Çocukluk Travmasının Yetişkinlikteki İzleri: Duygusal İhmal ve Tekrarlayan Örüntüler

Ağaca asılı boş tahta salıncak

Yetişkinlikte yaşanan kimi zorlukların kökeni, çoğu zaman çok daha geriye uzanır. Sürekli aynı tür ilişkilere düşmek, yakınlıktan kaçınmak ya da tam tersine terk edilme korkusuyla yapışmak, kendini sürekli değersiz hissetmek, öfkeyi yönetememek; bunlar bazen bugünün koşullarıyla tam açıklanamaz. Psikanalitik bakışta bu örüntülerin bir kısmı, erken yaşantıların, özellikle de söze hiç dökülememiş olanların izini taşır.

Önce bir nüans gerekir. Çocukluk travması denince akla yalnızca açık şiddet ya da istismar gelir; oysa iz bırakan deneyimler çoğu zaman daha sessizdir. Duygusal ihmal, yani çocuğun duygularının görülmediği, karşılanmadığı, adının konmadığı bir ortamda büyümek de derin izler bırakabilir. Bu yazı bir suçlu aramak için değil, bu izlerin nasıl işlediğini ve değişebilir olup olmadığını anlamak için.

Erken Yaşantılar Bedende ve Ruhta İz Bırakır

Bu alandaki en geniş çalışmalardan biri, olumsuz çocukluk yaşantılarını inceleyen büyük ölçekli araştırmadır. Felitti ve arkadaşlarının çalışması, çocuklukta yaşanan istismar, ihmal ve aile içi işlev bozukluklarının yetişkinlikteki ruhsal ve bedensel sağlık sorunlarıyla anlamlı biçimde ilişkili olduğunu ortaya koydu; üstelik bu yaşantılar ne kadar çoksa, etkisi de o kadar belirgindi [1]. Dünya Sağlık Örgütü verilerine dayanan geniş çaplı bir çalışma da çocukluk olumsuzluklarının yetişkin ruhsal bozukluklarının önemli bir bölümüyle ilişkili olduğunu doğruladı [2]. Yani erken yaşantılar, geride kalan ve unutulan olaylar değil, bugüne taşınan izlerdir.

Bu izlerin en görünür olduğu alanlardan biri ilişkilerdir. Bağlanma kuramı, erken bakım ilişkilerinde oluşan örüntülerin yetişkin ilişkilerine taşındığını gösterir [3]; güvenli, kaygılı ya da kaçıngan bir bağlanma örüntüsü, kişinin yakınlıkla, güvenle ve terk edilme korkusuyla kurduğu ilişkiyi biçimlendirir [4]. Çocuklukta duyguları görülmemiş bir kişi, yetişkinlikte de kendi duygularını ya bilemeyebilir ya da onların bir yük olduğunu düşünebilir.

Duygusal ihmalin izini fark etmek bazen güçtür, çünkü çoğu zaman olan bir şey değil, olmayan bir şeydir. Açık bir kötülük yoktur; sadece bir çocuğun ağladığında yatıştırılmaması, korktuğunda yanında durulmaması, sevindiğinde paylaşacak birini bulamaması vardır. Maddi ihtiyaçları karşılanmış ama duygusal varlığı görülmemiş bir çocuk, yetişkinlikte çoğu zaman “benim şikayet etme hakkım yok, her şeyim vardı” der. Oysa eksik olan, sahip olunan şeyler değil, görülmüş olma duygusudur.

Geçmiş Olduğu Gibi Kalmaz, Yeniden Yazılır

Psikanalizin bu noktadaki katkısı umut vericidir. Freud, geç dönem metinlerinden birinde, analistin geçmişi olduğu gibi kazıp çıkaran bir arkeolog olmadığını belirtir; geçmiş bulunmaz, yeniden inşa edilir [5]. Bir yaşantının anlamı, yaşandığı anda mühürlenmez; sonraki deneyimlerle, geriye dönük olarak kurulur. Psikanalizin sonradanlık dediği bu olgu, geçmişi unutamamak üzerine yazıda da ele aldığımız gibi, geçmişin sabit bir yük değil, yeniden okunabilir bir metin olduğunu gösterir.

Bununla birlikte, işlenmemiş erken yaşantılar çoğu zaman sessizce tekrar eder. Freud, hatırlanamayan şeyin hatırlanmak yerine eyleme döküldüğünü, yani tekrar edildiğini yazar [6]. Çocukluğun çözülmemiş bir meselesi, yetişkinlikte aynı tür ilişkilerin, aynı çıkmazların tekrarında kendini gösterebilir; tekrarlayan örüntüler üzerine yazıda bu mekanizmayı ayrıca ele almıştık. Tekrar, geçmişin hâlâ söze dökülmeyi beklediğinin işaretidir.

Travma Kuşaktan Kuşağa Geçer mi?

Sık sorulan bir soru şudur: yaşadıklarımı çocuğuma da geçirir miyim? Bu kaygı yersiz değildir, ama kaderci biçimde anlaşılmamalıdır. Erken yaşantıların izi çoğu zaman doğrudan değil, ebeveynlik biçimi üzerinden aktarılır. Bağlanma araştırmaları, bir kişinin kendi erken ilişkilerinde oluşan örüntüyü farkında olmadan çocuğuyla kurduğu ilişkiye taşıyabildiğini gösterir [4]. Duygusal olarak ulaşılamayan bir ebeveynle büyüyen kişi, kendi çocuğunun duygularına yakın durmakta zorlanabilir; çünkü kimse ona bu yakınlığı göstermemiştir.

Ama buradaki haber aslında umut vericidir. Aktarılan şey değiştirilemez bir miras değil, bir örüntüdür; ve örüntü, fark edildiğinde değişebilir. Kendi geçmişini anlayan, söze döken bir kişi çoğu zaman o örüntüyü çocuğuna olduğu gibi devretmek zorunda kalmaz. Zinciri kırmak, geçmişi silmekle değil, onu görünür kılmakla başlar. Bu yüzden kişinin kendi çocukluğuyla yüzleşmesi yalnızca kendisi için değil, kendinden sonrası için de bir çalışmadır.

İz Taşımak, Mahkûm Olmak Değildir

Burada önemli bir ayrım vardır: çocukluğun izini taşımak, o izlere mahkûm olmak anlamına gelmez. Erken yaşantılar kişiyi biçimlendirir ama tümüyle belirlemez. Psikanalitik çalışmanın yöneldiği yer tam burasıdır: geçmişi değiştirmek mümkün değildir, ama kişinin geçmişiyle kurduğu ilişki değişebilir. Söze dökülememiş olan söze döküldükçe, tekrar eden örüntü anlaşıldıkça, geçmiş bugünü yönetmekten yavaş yavaş çekilir. Amaç çocukluğu suçlamak ya da bir mağduriyet öyküsüne yerleşmek değil; o yaşantıların bugünkü hayattaki yerini anlamak ve onlarla başka bir ilişki kurmaktır.

Ne Zaman Destek Almalı?

Şu durumlar üzerine konuşmaya değer: ilişkilerde sürekli aynı örüntünün tekrar etmesi ve bunun kişinin kendi çabasıyla kırılamaması; süreğen değersizlik, boşluk ya da güvensizlik hissi; çocukluğa dair anıların ya da duyguların bugünü daraltması; ve duyguları tanımakta, ifade etmekte sürekli güçlük. Travmatik yaşantıların bedensel ve ruhsal etkileri belirginse, hem psikolojik hem gerektiğinde tıbbi değerlendirme yerinde olur; bu yazı değerlendirmenin yerini tutmaz. Psikanalitik çalışmada erken yaşantılar suçlanacak bir geçmiş olarak değil, anlaşılacak bir tarih olarak ele alınır. Travma ile psikanalitik çalışmanın ve kayıp ve yas süreçlerinin çerçevesini ayrı sayfalarda anlattım.

Sık Sorulan Sorular

Çocukluk travması yetişkinlikte nasıl etkiler?

Erken yaşantılar, özellikle söze dökülememiş olanlar, yetişkinlikte ilişki örüntülerinde, duygu düzenlemede ve kendilik değerinde iz bırakabilir. Geniş ölçekli araştırmalar, çocukluktaki olumsuz yaşantıların yetişkinlikteki ruhsal ve bedensel sağlıkla ilişkili olduğunu gösterir. Bu izler bilinçli anılar olarak değil, çoğu zaman tekrarlayan örüntüler olarak görünür.

Duygusal ihmal travma sayılır mı?

İz bırakan deneyimler her zaman açık şiddet ya da istismar değildir. Çocuğun duygularının görülmediği, karşılanmadığı, adının konmadığı bir ortamda büyümek de, yani duygusal ihmal de, derin izler bırakabilir. Önemli olan olayın “ne kadar büyük” olduğu değil, çocuğun onu nasıl yaşadığı ve söze dökülüp dökülemediğidir.

Çocukluğun etkilerinden kurtulmak mümkün mü?

Çocukluğun izini taşımak, o izlere mahkûm olmak anlamına gelmez. Geçmişi değiştirmek mümkün değildir, ama kişinin geçmişiyle kurduğu ilişki değişebilir. Söze dökülememiş olan söze döküldükçe ve tekrar eden örüntü anlaşıldıkça, geçmiş bugünü yönetmekten yavaş yavaş çekilir.

Çocukluk travması için psikoterapi nasıl çalışır?

Psikanalitik çalışma geçmişi suçlamayı ya da bir mağduriyet öyküsüne yerleşmeyi değil, erken yaşantıların bugünkü hayattaki yerini anlamayı hedefler. Tekrar eden örüntünün hangi çözülmemiş meseleyi taşıdığı birlikte araştırılır. Amaç, geçmişi silmek değil, onunla başka bir ilişki kurabilmektir.

Kaynakça

  1. Felitti, V. J., Anda, R. F., Nordenberg, D. ve ark. (1998). Relationship of childhood abuse and household dysfunction to many of the leading causes of death in adults: The Adverse Childhood Experiences (ACE) Study. American Journal of Preventive Medicine, 14(4), 245-258. doi.org/10.1016/S0749-3797(98)00017-8
  2. Kessler, R. C., McLaughlin, K. A., Green, J. G. ve ark. (2010). Childhood adversities and adult psychopathology in the WHO World Mental Health Surveys. British Journal of Psychiatry, 197(5), 378-385. doi.org/10.1192/bjp.bp.110.080499
  3. Hazan, C. & Shaver, P. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511-524. doi.org/10.1037/0022-3514.52.3.511
  4. Bartholomew, K. & Horowitz, L. M. (1991). Attachment styles among young adults: A test of a four-category model. Journal of Personality and Social Psychology, 61(2), 226-244. doi.org/10.1037/0022-3514.61.2.226
  5. Freud, S. (1937). Analizde İnşalar. [İng.: Constructions in Analysis, Standard Edition, C. XXIII, s. 255-270]
  6. Freud, S. (1914). Hatırlama, Tekrarlama ve Derinlemesine Çalışma. [İng.: Remembering, Repeating and Working-Through, Standard Edition, C. XII, s. 145-156]

Similar Posts