Fotoğraf: Shane / Unsplash
Bazı kişiler aylarca bir bedensel şikayetle uğraşır: sürekli baş ağrısı, mide şikayetleri, yaygın kas ağrıları, baş dönmesi, boğazda düğüm hissi, açıklanamayan yorgunluk. Doktora giderler, tahliller yapılır, görüntülemeler çekilir; sonuç çoğu zaman aynıdır: organik bir bulgu yok. Bu, kişiyi sıklıkla iki yönlü bir sıkıntıda bırakır. Bir yandan ciddi bir hastalık olmaması iyi haberdir; öbür yandan “bir şeyim yok” denmesi, çekilen acının gerçek olmadığı anlamına gelmez ve kişi “o zaman bu ağrı nereden geliyor” sorusuyla yalnız kalır.
Baştan açık olmak gerekir: bu belirtilerin “uydurma” ya da “kafadan” olduğu anlamına gelmez. Acı gerçektir; yalnızca kaynağı, alışıldık tıbbi muayenenin baktığı yerde değildir. Psikanalitik bakışta beden ve ruh ayrı iki ülke değildir; söze dökülemeyen bir gerilim, çoğu zaman bedende bir dil bulur.
İçindekiler
- Açıklanamayan Belirtiler Ne Kadar Yaygın?
- Beden Neden Konuşur?
- Duygular Neden Söze Değil Bedene Düşer?
- Belirtiyi Bastırmak mı, Anlamak mı?
- Ne Zaman Destek Almalı?
- Sıkça Sorulan Sorular
- Kaynakça
Açıklanamayan Belirtiler Ne Kadar Yaygın?
Tıbbi olarak tam açıklanamayan bedensel belirtiler, birinci basamak sağlık hizmetinde karşılaşılan en sık durumlardan biridir. Henningsen ve arkadaşlarının derlemesi, bu tür işlevsel bedensel belirtilerin yaygın olduğunu, gerçek bir sıkıntı kaynağı oluşturduğunu ve yalnızca tıbbi testlerle çözülemediğini ortaya koyar [1]. Yani bu deneyim ne nadir ne de istisnaidir; muayenehaneye yolu çoğu zaman dolaylı düşer, çünkü kişi önce bedensel hekimlere başvurur.
Bedenin ruhsal sıkıntıyı ifade etme biçimi kültürel bağlamdan da etkilenir. Kirmayer ve Young’ın çalışması, ruhsal acının pek çok kültürde doğrudan duygusal değil, bedensel bir dille ifade edildiğini gösterir [2]. Duyguların doğrudan söze dökülmesinin güç olduğu bağlamlarda, sıkıntı bedende somutlaşır. Bu, Türkiye gibi toplumlarda da sık karşılaşılan bir örüntüdür: “içime attım” denen şey, çoğu zaman bir yere gitmez, bedende kalır.
Beden Neden Konuşur?
Psikanalizin kuruluşu bu soruyla yakından ilgilidir. Freud ve Breuer’in histeri üzerine erken çalışmaları, hiçbir organik nedeni bulunamayan bedensel belirtilerin, söze dökülememiş ve bastırılmış yaşantılarla bağlantılı olduğunu öne sürdü; bu belirtiler bastırılan duygunun bedensel bir ifadesi, Freud’un deyimiyle bir dönüşümüydü [3]. O dönemin bazı belirtileri bugün daha seyrek görülse de temel fikir geçerliliğini korur: söze gelemeyen, anlamı verilemeyen bir gerilim, başka bir dilde, bedenin dilinde konuşur.
Freud daha sonra kaygıyı bir sinyal olarak tanımladı: ben, içeriden ya da dışarıdan gelen bir tehlikeyi haber veren bir uyarı üretir [4]. Bedensel belirti çoğu zaman bu sinyalin söze dökülemeyince beden üzerinden verilen halidir. Gece anksiyetesi üzerine yazıda, kaygının dış uyaran çekildiğinde nasıl belirginleştiğini ele almıştık; psikosomatik belirti, aynı kaygının bedene yerleşmiş bir görünümü olarak okunabilir.
Psikanalist Joyce McDougall, bedeni bir sahneye benzetir: söze dökülemeyen, henüz düşünülememiş olan, bedende sahnelenir [5]. Bu çerçevede bedensel belirti bir arıza değil, bir ifadedir; henüz kelimesi bulunamamış bir şeyin kendini gösterme biçimidir. Tedavinin yönü de buradan çıkar: belirtiyi yalnızca susturmak değil, onun neyi söylemeye çalıştığını birlikte anlamak.
Duygular Neden Söze Değil Bedene Düşer?
Bedenin neden bazı kişilerde daha çok konuştuğunu anlamak için bir ayrıntıya bakmak gerekir: duyguları fark etme ve adlandırma kapasitesi herkeste aynı değildir. Kimi insan öfkesini, üzüntüsünü, kaygısını sözcüklere kolayca döker; kimi ise ne hissettiğini tarif etmekte güçlük çeker ve duygularını yalnızca bedensel bir huzursuzluk olarak yaşar. Duyguların söze dökülmesinin güçleştiği yerde, gerilim bir çıkış yolu olarak bedeni seçer. Söze gelemeyen, bedene düşer.
Bu bir suçlama değil, çoğu zaman bir öğrenmenin sonucudur. Duyguların konuşulmadığı, “geç bunları, güçlü ol” denen bir ortamda büyüyen kişi, duygusunu adlandırmayı değil yutmayı öğrenir. Ama yutulan duygu yok olmaz; bir yere gider ve çoğu zaman gittiği yer bedendir. Psikanalitik çalışmanın yaptığı şey bu sürecin tersine çevrilmesine alan açmaktır: bedende sıkışmış olanın yavaş yavaş söze, dolayısıyla anlama ve üzerinde düşünülebilir bir şeye dönüşmesine. Belirti, kelimesini bulduğunda çoğu zaman ısrarını yitirir.
Belirtiyi Bastırmak mı, Anlamak mı?
Açıklanamayan bedensel belirtilerle yaşayan kişi çoğu zaman bir kısır döngüye girer: belirti kaygı yaratır, kaygı belirtiyi şiddetlendirir, kişi yeni tahliller arar ve “bir şeyim olduğu halde bulamıyorlar” korkusu büyür. Bu döngüde belirtinin anlamı hiç sorulmaz; yalnızca varlığı ya da yokluğu tartışılır. Psikanalitik çalışma bu noktada farklı bir soru sorar: bu belirti ne zaman, hangi bağlamda ortaya çıktı? Hayatın hangi döneminde, hangi söze dökülemeyen gerilimle birlikte belirdi?
Bu iki tutum, belirtiye yaklaşımda birbirinden ayrılır:
| Boyut | Bastırma ve güvence arayışı | Psikanalitik anlama |
|---|---|---|
| Sorulan soru | “Bir şeyim var mı?” | “Belirti neyi söylüyor?” |
| Hedef | Belirtiyi susturmak | Anlamını çözmek |
| Yöntem | Tekrarlayan tahlil ve güvence | Bağlamını araştırmak |
| Sonuç | Kısa rahatlama, döngü sürer | Anlam bulununca hafifler |
Bu, belirtiyi küçümsemek değildir; tam tersine onu ciddiye almanın, ona bir anlam tanımanın yoludur. Bedensel belirti, kişinin söze dökemediği bir şeyi taşıyan bir mesaj olarak ele alındığında, çoğu zaman gücünü yitirmeye başlar.
Burada bir tuzağa da değinmek gerekir. Sürekli yeni tahliller yaptırmak ve tekrar tekrar “bir şeyim yok” güvencesi almak, kısa süreli bir rahatlama sağlar ama döngüyü besler. Çünkü her yeni test, zihne “demek ki gerçekten ciddi bir şey olabilir” mesajını verir; güvencenin etkisi birkaç gün sürer, sonra kaygı geri döner ve kişi bir sonraki tetkike yönelir. Tıbbi değerlendirme bir kez hakkıyla yapıldıktan sonra, çözüm daha fazla testte değil, belirtinin neyi taşıdığını anlamakta aranır. Bu yönüyle açıklanamayan bedensel belirtiler, sürekli güvence arayışını besleyen kaygı döngüleriyle benzer bir mantıkla işler.
Ne Zaman Destek Almalı?
Öncelikli kural değişmez: yeni ortaya çıkan ya da ciddi bedensel belirtiler önce tıbbi olarak değerlendirilmelidir; bu yazı tıbbi değerlendirmenin yerini tutmaz. Tıbbi inceleme organik bir neden bulamadıysa ve belirti sürüyorsa, psikolojik destek düşünülebilir. Özellikle şu durumlarda: belirtiler stresli dönemlerle birlikte artıp azalıyorsa; tahliller tekrar tekrar temiz çıktığı halde kaygı sürüyorsa; kişi sürekli yeni doktor ve test arayışındaysa; ve belirti hayatı daraltmaya başladıysa.
Psikanalitik çalışmada bedensel belirti, yok sayılması ya da yalnızca bastırılması gereken bir şey değil, dinlenecek bir dil olarak ele alınır. Psikosomatik belirtilerle psikanalitik çalışmanın çerçevesini ve sürece başlamayı ayrı sayfalarda anlattım.
Sıkça Sorulan Sorular
Doktorlar bir şey bulamıyorsa ağrım neden geçmiyor?
Tıbbi inceleme organik bir neden bulamadığında, bu acının gerçek olmadığı anlamına gelmez; yalnızca kaynağının alışıldık muayenenin baktığı yerde olmadığını gösterir. Psikanalitik bakışta söze dökülemeyen bir gerilim çoğu zaman bedende bir dil bulur. Belirtinin anlamı anlaşıldığında, çoğu zaman gücü de azalır.
Psikosomatik ne demek?
Psikosomatik, ruhsal süreçlerle bedensel belirtiler arasındaki ilişkiyi anlatır. Belirtiler “kafadan” ya da “uydurma” değildir; gerçek bedensel deneyimlerdir. Söze dökülemeyen duygusal gerilimin bedende ifade bulması, psikosomatik belirtinin çekirdeğindeki düşüncedir.
Stres gerçekten bedeni hasta eder mi?
Sürekli ve söze dökülemeyen gerilim, bedende baş ağrısı, mide şikayetleri, kas ağrıları, yorgunluk gibi belirtiler olarak görünebilir. Bu belirtiler yaygındır ve gerçek bir sıkıntı kaynağıdır. Önemli olan belirtiyi yok saymak değil, hem tıbbi hem de ruhsal açıdan ciddiye almaktır.
Açıklanamayan bedensel belirtiler için psikoterapi işe yarar mı?
Tıbbi inceleme organik neden bulamadığında, psikanalitik çalışma belirtinin ne zaman, hangi bağlamda ortaya çıktığını ve neyi söylemeye çalıştığını araştırır. Belirti bastırılacak bir arıza olarak değil, taşıdığı anlam üzerinden ele alındığında çoğu zaman hafifler. Süreç, belirtinin kişinin tarihindeki yerini anlamayı hedefler.
Hangi bedensel belirtiler psikosomatik olabilir?
Baş ağrısı, mide ve bağırsak şikayetleri, yaygın kas ağrıları, sürekli yorgunluk, baş dönmesi ve boğazda düğüm hissi en sık görülenlerdir. Bu belirtiler gerçektir ve önce tıbbi olarak değerlendirilmelidir; organik bir neden bulunamadığında, süregelen belirti ruhsal bir gerilimin bedendeki ifadesi olarak ele alınabilir.
Kaynakça
- Henningsen, P., Zipfel, S. & Herzog, W. (2007). Management of functional somatic syndromes. The Lancet, 369(9565), 946-955. doi.org/10.1016/S0140-6736(07)60159-7
- Kirmayer, L. J. & Young, A. (1998). Culture and somatization: Clinical, epidemiological, and ethnographic perspectives. Psychosomatic Medicine, 60(4), 420-430. doi.org/10.1097/00006842-199807000-00006
- Freud, S. & Breuer, J. (1895). Histeri Üzerine Çalışmalar. Türkçesi: çev. E. Kapkın, Payel Yayınları. [İng.: Studies on Hysteria, Standard Edition, C. II]
- Freud, S. (1926). Ketlenme, Semptom ve Kaygı. Türkçesi: Tutukluk, Semptom ve Kaygı, çev. C. Öner, Oda Yayınları. [İng.: SE, C. XX, s. 75-176]
- McDougall, J. (1989). Theatres of the Body: A Psychoanalytic Approach to Psychosomatic Illness. W. W. Norton.
Psikoterapi süreci hakkında:
Psikosomatik belirtilerle çalışma
Anksiyete neden geceleri artar?
Psikoterapiye başlamak: kimler için, ne zaman?
