Ertelemenin Bilinçdışı Kökenleri

Sözlükte "psychoanalysis. Psikoanalisi" yazısı — psikanaliz ve psikoloji kavramları

Bilinçdışını anlattığımız yazıda onu, bize ait olduğu halde söz geçiremediğimiz, bilmediğimiz halde bizi yöneten bir bölge olarak tarif etmiştik; bu yazıda aynı bölgenin gündelik hayattaki belki en tanıdık görünümüne, ertelemeye bakacağız. Konu tanıdıktır çünkü istisnası yok gibidir: yarına bırakılan vergi beyannamesi, aylardır bir türlü gidilemeyen diş randevusu, son gecesine sıkıştırılan sunum, yıllardır yazılamayan tez. Ve hepsinin üzerinde, bir bayrak gibi, aynı cümle dalgalanır: yarın başlayacağım.

Önce kavramı yerine oturtalım. Erteleme (procrastination), yapmaya niyetlendiğimiz ve geciktirmenin bize zarar vereceğini bildiğimiz bir işi, buna rağmen gönüllü olarak sonraya bırakmaktır. Tanımın can alıcı noktası şurasıdır: erteleyen kişi ne yapması gerektiğini bilir ve çoğu zaman yapmayı gerçekten ister. Bilgi yerli yerindedir; niyet yerli yerindedir. Aksayan şey başka bir yerdedir; Freud’un deyişiyle başka bir sahnededir.

Tam da bu yüzden iki soruyu birbirinden ayırmak gerekir. Birincisi ertelemenin nasıl işlediği sorusudur; bunu ölçen, sayan, karşılaştıran geniş bir araştırma literatürü vardır. İkincisi ise ertelemenin ne işe yaradığı sorusudur; bu da psikanalizin sorusudur. Önce ilkine bakalım.

İçindekiler

Erteleme Bir Zaman Yönetimi Sorunu mu?

Araştırma literatürünün bu soruya verdiği yanıt hayli nettir ve hayırdır. Steel’in 691 korelasyonu bir araya getiren meta-analizi, ertelemenin en güçlü yordayıcılarının takvim becerileri değil, görevin itici bulunması, dürtüsellik ve kişinin kendi yapabilirliğine duyduğu inancın, yani öz-yeterliğin düşüklüğü olduğunu gösterir [1]. Sirois ve Pychyl’in formülasyonu daha da keskindir: erteleme bir zaman yönetimi sorunu değil, bir duygu düzenleme sorunudur; özne, görevin uyandırdığı sıkıntıdan kurtulmak için, deyim yerindeyse, gelecekteki kendisinden borç alır; bugünün rahatlaması yarının kendisine fatura edilir [2]. Tice ve Baumeister’ın boylamsal çalışması bu borcun faiziyle ödendiğini gösterir: erteleyen öğrenciler dönemin başında daha az stres bildirmişlerdir; dönemin sonunda ise daha fazla stres, daha fazla hastalık belirtisi ve daha düşük notlarla karşılaşmışlardır [3]. On dört ile doksan beş yaş arası iki bin beş yüzü aşkın kişiyle yapılan Almanya temsili çalışmasında da erteleme en çok genç kuşakta görülmüş, en güçlü bağlantısını stresle kurmuş, yaşam doyumuyla ters yönde ilişkilenmiştir [4].

Duygu düzenleme yanıtı doğrudur; ama bir adım eksik kalır. Hangi duygudan kaçılmaktadır? Ve neden herkes her görevi değil de, her insan kendi görevini erteler? İstatistik ortalama hakkında konuşur; oysa kliniğin karşılaştığı şey ortalama değil, tekil insandır. Aynı kişi işyerindeki yükümlülüklerini saati saatine yerine getirir de yalnızca tezini, yalnızca o telefonu, yalnızca o başvuruyu erteler. Bu seçicilik, ki ertelemenin en az konuşulan yanı budur, bizi istatistiğin bıraktığı yerden psikanalizin sorusuna taşır: erteleme, öznenin hayatında ne işe yarar?

Freud’un Divanında Erteleme: Sıçan Adam Vakası

Freud bu soruyu yüz yıldan fazla bir zaman önce, bugün Sıçan Adam adıyla bilinen vakada ele almıştı. Divanına gelen genç hukukçunun yakınmalarından biri tanıdıktır: eğitimini tamamlayamamaktadır. Freud hastalığın başlıca sonucunun “inatçı bir çalışamama” olduğunu, bunun da eğitimin bitirilmesini yıllarca ertelettiğini yazar; ama hemen ardından beklenmedik bir hamle yapar: “Hastalığın sonucu gibi görünen şey, gerçekte hastalanmanın nedeni ya da motifidir” [5]. Çalışamamak sonuç değil, çözümdü. Neyin çözümü? Genç adam, gönlünün bağlı olduğu kadın ile ailesinin önüne koyduğu parlak evlilik arasında karar verememekteydi; sınavlarını geçse karar anı gelecekti. Bitirmemek, kararı süresiz askıda tutmanın tek yoluydu. Semptom acı veriyordu; gelgelelim daha büyük bir acıdan, seçmenin ve seçtiğinden vazgeçmenin acısından koruyordu.

Freud aynı metinde obsesyonel yapının iki hususiyetine dikkat çeker. Birincisi kuşkuya duyulan ihtiyaçtır: belirsizlik yaratmak, nevrozun özneyi karardan ve gerçeklikten uzak tutma yöntemlerinden biridir; Freud kimi hastaların bu yüzden saatlerden bile hoşlanmadığını not eder, çünkü saat hiç değilse günün vaktini kesinleştirir [5]. İkincisi, aynı nesneye yönelmiş eşit güçte sevgi ve nefretin, yani ambivalansın yarattığı tablodur: bu eşitlik iradenin kısmi felcine yol açar; karar verememe önce sevgi alanında belirir, sonra yer değiştirerek öznenin bütün davranış alanına yayılır [5]. Erteleme sözcüğü de metinde birebir geçer: eylemdeki erteleme çok geçmeden düşüncede oyalanmaya devredilir; hazırlık edimleri nihai kararın yerini alır, düşünmek eylemin yerine geçer [5]. Bunun bugünkü karşılığını hepimiz biliriz: çalışmaya başlamadan önce biraz daha kaynak toplamak, bir video daha izlemek, masayı bir kez daha düzenlemek.

Freud’un obsesyonel özneler için düştüğü bir not daha vardır ve belki en sarsıcısı budur: bu kişiler özellikle aşk konularında karar veremezler, her kararı ertelemeye çabalarlar ve çatışmanın çözümünü, eski Alman mahkemelerinde davaların taraflardan birinin ölümüyle düşmesi gibi, bir ölümden beklerler [5]. Karar verilmez; kararın koşulları kendiliğinden ortadan kalksın diye beklenir. Sert bir okumadır bu. Ama “emekli olunca yazacağım” cümlesinin, “çocuklar büyüsün de” diye başlayan planların içinde aynı bekleme yapısının yankısını duymak güç değildir.

Bitirmemenin Bilinçdışı Faydası: Ketlenme, Suçluluk, Mükemmeliyetçilik

Freud 1926 tarihli metninde ketlenmeyi (inhibition) semptomdan ayırır ve şöyle tanımlar: ketlenme, bir ben işlevinin kısıtlanmasının ifadesidir [6]. İş ketlenmesine dair tarifi ise bugün herhangi bir erteleme anketinin maddeleri gibi okunur: kişi işten aldığı hazzın azaldığını hisseder ya da işi eskisi kadar iyi yapamaz olur; kendini zorlarsa yorgunluk, sersemlik gibi tepkiler belirir; obsesyonel yapıda araya giren ertelemeler ve tekrarlar yüzünden dikkat sürekli dağılır, zaman kaybedilir [6]. Bu satırların yüz yıl önce yazıldığına inanmak güçtür.

Aynı metinde Freud bir adım daha atar: mesleki etkinliklerdeki kimi ketlenmeler kendini cezalandırmaya hizmet eder; çünkü bu etkinlikler başarı ve kazanç getirecektir, ve bunlar sert üstbenliğin yasakladığı şeylerdir [6]. Cümle ilk okuyuşta tuhaf gelebilir. İnsan kendi başarısını neden yasaklasın? Freud’un yanıtı, suçluluğun bilinçdışı olabileceğidir: kişi kendini suçlu hissetmez, hasta hisseder [7]. Başarmak kiminle yarışmaktır, kimi geçmektir, kimin yerini almaktır? Bunlar öznenin kendi tarihine gömülü sorulardır; yanıtları bilinçte değil, semptomda dile gelir. Bitirmemek bu açıdan çifte iş görür: hem örtük biçimde yasaklanmış doyumu engeller, hem de sürekli ve düşük yoğunluklu bir ceza sağlar. Freud’un bu bağlamda erteleme sözcüğünü anmadığını eklemek dürüstlük borcudur; ama tarif ettiği düzeneğin kronik ertelemeyle örtüşmesi rastlantı sayılamaz.

Buraya bir de mükemmeliyetçiliği eklemek gerekir. Bitmemiş iş yargılanamaz; “mükemmel olabilirdi”liğini sonsuza dek korur. Bitmiş iş ise ortadadır, bütün eksikleriyle. Mükemmeliyetçi öznenin ertelemesi bu yüzden basit bir kaçınma değil, bir koruma işlemidir; korunan da işin kendisi değil, kendilik değeridir. Ampirik literatür bu bağı doğrular: mükemmeliyetçiliğin özellikle endişe boyutunun (hata yapma korkusu, başkalarının beklentileri, kendinden kuşku) ertelemeyle tutarlı biçimde ilişkilendiğini gösteren bir meta-analiz mevcuttur [8]. Türkçe klinik literatürde de akademik ertelemenin kendilik değeri ve büyüklenmeci kendilik üzerinden okunduğu bir vaka çalışması yayımlanmıştır [9].

Lacan’ın Sorusu: Erteleyen Özne Kimin Saatinde Yaşar?

Batı edebiyatının en ünlü erteleyicisi bir Danimarka prensidir. Hamlet babasının intikamını almakla görevlendirilmiştir; görevin doğruluğundan emindir, gücü ve fırsatı vardır; ve oyun boyunca ertelemekten başka bir şey yapmaz. Lacan, Hamlet üzerine derslerinde bu ertelemeyi bir karakter zaafı olarak değil, bir yapı olarak okur: Hamlet, hikâye boyunca, sonuna dek, sürekli Öteki’nin saatinde asılı kalır [10]. Dua etmekte olan Claudius’un karşısına kılıcıyla dikildiği o sahnede durur ve öldürmez; çünkü vakit değildir, Öteki’nin saati değildir. Okulda kalsa anne babasının saatindedir; İngiltere’ye gitse üvey babasının saatinde; ve nihayet Ophelia’nın saati gelir, intiharının saati [10]. Kendi saati yoktur Hamlet’in.

Lacan aynı derslerde nevrozun iki büyük biçimini, arzuyla kurdukları ilişki üzerinden ayırır: histeri doyurulmamış bir arzunun, obsesyon ise imkânsız bir arzunun işleviyle belirlenir [10]. İmkânsız arzunun ertelemeyle bağı şöyle kurulabilir: karar ânı, öznenin kendi arzusuyla yüz yüze geleceği andır; arzu imkânsız kılınmışsa o yüzleşmenin de sonsuza dek geri itilmesi gerekir. Yarın tam da bunun için biçilmiş kaftandır; çünkü yarın, takvimde hiçbir zaman bulunmayan tek gündür. Bir yarın daha, bir yarın daha, bir yarın daha; ve hiçbiri gelmez, çünkü geldiği anda adı bugün olur.

O halde Lacancı soru şudur: ertelenen işin arkasında hangi karar, kararın arkasında hangi arzu, arzunun önünde kimin izni durmaktadır? Erteleyen özne bekler; ama beklediği çoğu zaman bir tarih değil, Öteki’nden gelecek bir izindir. Ve insanın kendi arzusuna giden yolda Öteki’nden izin beklemesi, hayatı askıda yaşamak değil de nedir?

Neden “Sadece Başla” Yetmez?

Kendine yardım raflarının ertelemeye yanıtı bellidir: küçük adımlarla başla, görevi parçala, bahaneleri kes. Bu öneriler işe yarasaydı çoktan yaramıştı. Yararsız olduklarından değil; yapının yanlış katına seslendiklerinden. Freud tekniğe dair metinlerinin en önemlilerinden birinde, hastanın bastırdığını hatırlamak yerine eyleme döktüğünü yazar: onu anı olarak değil eylem olarak yeniden üretir; tekrarladığını bilmeden tekrarlar [11]. Erteleme de çoğu zaman böyle bir tekrardır. Her seferinde yeni bir karar gibi yaşanır: bugün olmadı, yarın kesin. Oysa sahne hep aynıdır; değişen yalnızca dekordur.

İçgörü de tek başına yetmez; Freud’un derinlemesine çalışma (Durcharbeiten) dediği şey, direncin tanınmasının ötesinde, onun üzerinde zamanla ve emekle çalışılmasıdır [11]. Üstelik direncin bir türü, üstbenlikten geleni, başarıya yönelik her hamleye karşı koyar; Freud buna iyileşmenin kendisini de dahil eder [6]. “Neden kendi iyiliğimize olanı yapamıyoruz” sorusunun kuramsal yanıtı buradadır: çünkü içimizde, bizim iyiliğimizden başka hesapları olan bir merci daha vardır.

Psikanalitik çalışmada erteleme bir düşman gibi ele alınmaz; teknik öneri listesiyle de karşılanmaz. Sorulan soru şudur: bu erteleme neyi koruyor, hangi kararı askıda tutuyor, kimin saatini bekliyor? Yanıt kişiden kişiye değişir; tam da bu yüzden hazır reçetesi yoktur. Kronikleşmiş, iş ve eğitim hayatını, sağlığı, ilişkileri daraltmaya başlamış bir ertelemeyle boğuşuyorsanız, bu sorular üzerine bir psikoterapi sürecinde birlikte düşünmek mümkündür; böyle bir sürecin nasıl başladığını merak edenler için ilk görüşmeyi anlattığım bir yazı var. Uzun sözün kısası: erteleme bir karakter kusuru değil, bir mesajdır; ve mesajlar, ertelenebilseler de, sonsuza dek susturulamazlar.

Sıkça Sorulan Sorular

Erteleme bir hastalık mıdır?

Hayır; erteleme tanı sınıflandırmalarında bir hastalık olarak yer almaz. Ama kronikleştiğinde stres, depresif belirtiler, kaygı ve düşük yaşam doyumuyla ilişkili olduğu geniş örneklemli çalışmalarda gösterilmiştir. Önemli olan etiket değil, ertelemenin kişinin hayatında tuttuğu yerdir: hangi alanları daraltıyor, neyi imkânsızlaştırıyor.

Erteleme ile tembellik arasındaki fark nedir?

Tembellikte yapma isteğinin kendisi yoktur ve kişi bundan pek de rahatsız değildir. Ertelemede ise istek vardır, niyet vardır ve yapamamak sıkıntı verir; erteleyen kişi çoğu zaman ertelediği işi düşünmekten yorulur. Aradaki fark çatışmadır: erteleme, isteyen ile engelleyen arasındaki görünmez bir mücadelenin dışarıdan görünen yüzüdür.

Erteleme ne zaman profesyonel destek gerektirir?

Erteleme tek tük işlere değil hayatın ana hatlarına yerleştiğinde düşünmeye değer: eğitim bitirilemiyorsa, kariyer adımları yıllardır atılamıyorsa, sağlık kontrolleri sürekli geri itiliyorsa ve kişi bu döngüyü kendi başına kıramadığını fark ediyorsa. Belirleyici olan, ertelemenin yarattığı daralmanın kişinin kendi çabasına yanıt vermemesidir.

Psikanalitik psikoterapi ertelemeye nasıl yaklaşır?

Teknik bir program ya da öneri listesi sunmaz; ertelemenin o kişinin hayatında ne işe yaradığını anlamaya çalışır. Hangi karar askıda tutuluyor, hangi arzudan kaçınılıyor, bitirmek neyle eşdeğer hale gelmiş? Bunlar ancak konuşarak, kişinin kendi sözü içinde açılabilen sorulardır. Erteleme burada bastırılacak bir kusur değil, dinlenecek bir mesaj olarak ele alınır.

Kaynakça

  1. Steel, P. (2007). The nature of procrastination: A meta-analytic and theoretical review of quintessential self-regulatory failure. Psychological Bulletin, 133(1), 65-94. doi.org/10.1037/0033-2909.133.1.65
  2. Sirois, F. M. & Pychyl, T. A. (2013). Procrastination and the priority of short-term mood regulation: Consequences for future self. Social and Personality Psychology Compass, 7(2), 115-127. doi.org/10.1111/spc3.12011
  3. Tice, D. M. & Baumeister, R. F. (1997). Longitudinal study of procrastination, performance, stress, and health: The costs and benefits of dawdling. Psychological Science, 8(6), 454-458. doi.org/10.1111/j.1467-9280.1997.tb00460.x
  4. Beutel, M. E., Klein, E. M., Aufenanger, S. ve ark. (2016). Procrastination, distress and life satisfaction across the age range: A German representative community study. PLOS ONE, 11(2), e0148054. doi.org/10.1371/journal.pone.0148054
  5. Freud, S. (1909). Bir Saplantı Nevrozu Olgusu Üzerine Notlar (“Sıçan Adam”). Türkçesi: Olgu Öyküleri 2 içinde, çev. A. Eğrilmez, Payel Yayınları, 1996. [İng.: Standard Edition, C. X, s. 151-249]
  6. Freud, S. (1926). Ketlenme, Semptom ve Kaygı. Türkçesi: Tutukluk, Semptom ve Kaygı, çev. C. Öner, Oda Yayınları. [İng.: Standard Edition, C. XX, s. 75-176]
  7. Freud, S. (1923). Ben ve İd. Türkçesi: Haz İlkesinin Ötesinde / Ben ve İd içinde, çev. A. N. Babaoğlu, Metis Yayınları, 2001. [İng.: Standard Edition, C. XIX, s. 1-66]
  8. Sirois, F. M., Molnar, D. S. & Hirsch, J. K. (2017). A meta-analytic and conceptual update on the associations between procrastination and multidimensional perfectionism. European Journal of Personality, 31(2), 137-159. doi.org/10.1002/per.2098
  9. Türkarslan, K. K. & Canel-Çınarbaş, D. (2021). Akademik erteleme sorunlarının psikanalitik kendilik psikolojisi açısından incelenmesi: Bir vaka çalışması. Klinik Psikoloji Dergisi, 5(1), 52-65. doi.org/10.5455/kpd.26024438m000030
  10. Lacan, J. (1959/1977). Desire and the Interpretation of Desire in Hamlet (haz. J.-A. Miller, çev. J. Hulbert). Yale French Studies, 55/56, 11-52. doi.org/10.2307/2930434
  11. Freud, S. (1914). Hatırlama, Tekrarlama ve Derinlemesine Çalışma. [İng.: Remembering, Repeating and Working-Through, Standard Edition, C. XII, s. 145-156]

Okuma önerileri: Bruce Fink, A Clinical Introduction to Lacanian Psychoanalysis (Harvard University Press, 1997); Alain Abelhauser, Sonsuz Şüphe: 40 Derste Obsesyonel, çev. Ö. Öğütcen & C. Korulsan (Axis Yayınları, 2025).

Similar Posts