Fotoğraf: Bennie Bates / Unsplash
Bazı insanlar için “hayır” demek neredeyse imkânsızdır. Yapamayacakları işi üstlenir, istemedikleri davete gider, kendi ihtiyaçlarını sürekli erteler ve sonunda yorgun, kırgın ve görünmez hissederler. Dışarıdan bu çoğu zaman bir erdem gibi görünür: uyumlu, fedakâr, iyi insan. İçeriden ise farklı yaşanır; kişi giderek kendi isteklerini bilemez hale gelir, çünkü onları hep başkasının isteğinin gerisine koymuştur.
Popüler tavsiye bu noktada bellidir: özgüvenini geliştir, sınır koymayı öğren, hayır demeyi pratik et. Bu öneriler yanlış değildir; ama çoğu zaman yetersiz kalır. Çünkü hayır diyememe bir teknik eksikliği değildir; daha derin bir yapının, kişinin sevgiyle ve onaylanmayla kurduğu ilişkinin yüzeye vuran halidir.
Kendini Susturmanın Bedeli
Araştırma bu örüntünün gerçek bir bedeli olduğunu gösterir. Jack ve Dill’in çalışması, kişinin ilişkiyi korumak adına kendi ihtiyaçlarını ve düşüncelerini sürekli susturmasının, yani kendini susturmanın, depresif belirtilerle ilişkili olduğunu ortaya koyar [1]. Benzer biçimde Helgeson ve Fritz’in tanımladığı aşırı yönelimli ilgi, yani başkalarının ihtiyaçlarına kendi pahasına aşırı odaklanma örüntüsü, hem ruhsal hem bedensel sıkıntıyla bağlantılıdır [2]. Yani sürekli “evet” demek, kişiyi yalnızca yormaz; zamanla onun ruhsal dengesini de aşındırır.
Bu bulgular önemlidir çünkü hayır diyememeyi bir karakter tatlılığı olmaktan çıkarıp ciddiye alınması gereken bir örüntü olarak gösterir. Ama hâlâ açıklamazlar: kişi neden kendi ihtiyacını başkasınınkinin bu kadar gerisine koyar?
Koşullu Sevgi ve Onaylanma İhtiyacı
Psikanalitik bakış burada devreye girer. Çoğu zaman hayır diyememenin kökeninde, sevginin koşullu olarak yaşandığı bir öykü vardır: kişi, ancak uyumlu, yardımsever, beklentileri karşılayan biri olduğunda sevileceğini, kabul göreceğini öğrenmiştir. Bu öğrenme genellikle erken yaşantılara dayanır. Bağlanma araştırmaları, başkalarının onayına aşırı bağımlı, terk edilme kaygısı yüksek bir ilişki örüntüsünün erken dönem deneyimlerle biçimlendiğini gösterir [3]. “Hayır dersem beni bırakır, kızar, sevmez” korkusu, çoğu zaman bu erken öğrenmenin yetişkinlikteki yankısıdır.
Winnicott bu durumu sahte benlik kavramıyla anlatır: çocuk, çevresinin beklentilerine uyum sağlamak için gerçek duygu ve ihtiyaçlarını bir kenara koyup uysal bir cephe geliştirebilir; bu cephe onu korur ama aynı zamanda gerçek benliğini görünmez kılar [4]. Sürekli “evet” diyen kişi çoğu zaman bu sahte benliğin içinden konuşur; başkalarını memnun eden o uyumlu yüz, gerçek isteklerin üzerine çekilmiş bir örtüdür.
Lacan’ın çerçevesi burada önemli bir ayrım ekler: talep ile arzu aynı şey değildir. Lacan’a göre her talep, aynı zamanda bir sevgi talebidir; bir şey isterken aslında karşımızdakinin bizi kabul etmesini, sevmesini de isteriz [6]. Hayır diyemeyen kişi çoğu zaman bu iki düzeyi birbirine karıştırır: karşısındakinin bir isteğini geri çevirmenin, onun sevgisini de yitirmek olacağını sezer. Bu yüzden mesele yalnızca bir ricayı reddedememek değildir; sevilmek için karşısındakinin istediği kişi olmaya çalışmaktır. Kişi giderek “benden ne bekleniyor” sorusunun etrafında kurar kendini ve kendi isteğini bu sorunun gerisinde tutar. Bu, daha önce tekrarlayan örüntüler üzerine yazıda değindiğimiz bir temayla bağlanır: Lacan’a göre arzu daima Öteki’nin alanında, yani içine doğduğumuz simgesel düzende kurulur ve bu her özne için böyledir. Hayır diyemeyen kişide bu evrensel yapı, sevgi kaybı korkusu üzerinden özellikle görünür hale gelir. Freud’un üstbenlik kavramı da buraya eklenir: içselleştirilmiş bir beklentiler ve yasaklar mercii, kişiyi sürekli “yeterince iyi misin, yeterince veriyor musun” diye yargılar [5]. Hayır diyememe, bu iç sesi susturmanın bir yolu olabilir.
Sınır Koymak Bir Teknik Değil, Bir Konum Değişikliğidir
Bu yüzden “sadece hayır demeyi öğren” tavsiyesi çoğu zaman işe yaramaz. Kişi hayır demenin nasıl yapılacağını zaten bilir; yapamamasının nedeni bilgi değil, hayır dediğinde kaybedeceğini düşündüğü sevgi ve onaydır. Gerçek değişim, tekniği öğrenmekten çok, bu korkunun kökenini anlamaktan geçer: sevgi gerçekten koşullu mu, yoksa bu bir erken öğrenmenin bugüne taşınmış hali mi? Psikanalitik çalışma bu soruyu açar; kişi kendi isteğini başkasının isteğinden ayırt etmeye başladıkça, “hayır” demek bir mücadele olmaktan çıkıp doğal bir konuma dönüşür.
Bastırılan Öfke: “Evet” Diyen Yüzün Arkası
Sürekli “evet” demenin görünmeyen bir maliyeti daha vardır: biriken öfke. Kendi ihtiyaçlarını sürekli geri plana atan kişi, çoğu zaman bunu sessizce, kırgınlık olarak içine atar. “Ben herkes için buradayım da kimse benim için burada değil” duygusu zamanla birikir. Ama bu öfke açıkça dile getirilemediği için çoğu zaman dolaylı yollardan sızar: ertelemeyle, küsmeyle, ince sitemlerle ya da uzun bir sabrın ardından gelen orantısız bir patlamayla.
Bu, kişinin “kötü” olduğunu göstermez; bastırılan hiçbir duygunun yok olmadığını gösterir. Öfke de söze dökülemediğinde kaybolmaz, başka bir biçim alır. Hayır diyebilmek aslında bu öfkenin sağlıklı bir karşılığıdır: kişi kendi sınırını zamanında ve açıkça koyabildiğinde, içinde yıllarca biriken o sessiz kırgınlığa da ihtiyaç kalmaz. Psikanalitik çalışmada amaç bu öfkeyi bastırmak ya da körüklemek değil, nereden geldiğini ve neyi koruduğunu anlamaktır.
Ne Zaman Destek Almalı?
Ara sıra kıramamak, ara sıra fazladan yük almak olağandır. Şu durumlar üzerine konuşmaya değer: kişinin sürekli kendi ihtiyaçlarını erteleyip tükenmişlik, kırgınlık ya da görünmezlik hissetmesi; “hayır” demenin yoğun suçluluk ya da kaygı yaratması; ilişkilerin hep aynı dengesizlikte, kişinin sürekli veren tarafta kalmasıyla sürmesi; ve bu örüntünün kişinin kendi çabasıyla değişmemesi. Psikanalitik çalışmada amaç, kişiyi “daha sert” yapmak değil, kendi arzusuyla ve sınırlarıyla daha az korkulu bir ilişki kurmasına eşlik etmektir. Bireysel psikoterapinin çerçevesini ve ilk görüşmeyi ayrı sayfalarda anlattım.
Sık Sorulan Sorular
İnsanlara neden hayır diyemiyorum?
Hayır diyememe genellikle bir teknik eksikliği değil, kişinin sevgiyle ve onaylanmayla kurduğu ilişkinin bir yansımasıdır. Çoğu zaman kökeninde, ancak uyumlu ve beklentileri karşılayan biri olunca sevileceğine dair erken bir öğrenme vardır. “Hayır dersem kızar, bırakır, sevmez” korkusu bu öğrenmenin yetişkinlikteki yankısıdır.
Sürekli herkesi memnun etmek zararlı mı?
Araştırmalar, kişinin kendi ihtiyaçlarını ilişkiyi korumak adına sürekli susturmasının depresif belirtilerle, başkalarına kendi pahasına aşırı odaklanmanın ise hem ruhsal hem bedensel sıkıntıyla ilişkili olduğunu gösterir. Yani sürekli “evet” demek yalnızca yormaz, zamanla ruhsal dengeyi de aşındırır.
Sadece sınır koymayı öğrenmek yeter mi?
Çoğu zaman yetmez. Kişi hayır demenin nasıl yapılacağını zaten bilir; yapamamasının nedeni bilgi değil, hayır dediğinde kaybedeceğini düşündüğü sevgi ve onaydır. Kalıcı değişim, tekniği öğrenmekten çok bu korkunun kökenini anlamaktan ve kişinin kendi isteğini başkasınınkinden ayırt etmesinden geçer.
Hayır diyememe için psikoterapi nasıl yardımcı olur?
Psikanalitik çalışma kişiyi “daha sert” yapmayı hedeflemez. Sevginin gerçekten koşullu mu olduğunu, yoksa bunun erken bir öğrenmenin bugüne taşınmış hali mi olduğunu birlikte araştırır. Kişi kendi arzusunu başkasının isteğinden ayırt etmeye başladıkça, “hayır” demek bir mücadele olmaktan çıkıp daha doğal bir konuma dönüşür.
Kaynakça
- Jack, D. C. & Dill, D. (1992). The Silencing the Self Scale: Schemas of intimacy associated with depression in women. Psychology of Women Quarterly, 16(1), 97-106. doi.org/10.1111/j.1471-6402.1992.tb00242.x
- Helgeson, V. S. & Fritz, H. L. (1998). A theory of unmitigated communion. Personality and Social Psychology Review, 2(3), 173-183. doi.org/10.1207/s15327957pspr0203_2
- Bartholomew, K. & Horowitz, L. M. (1991). Attachment styles among young adults: A test of a four-category model. Journal of Personality and Social Psychology, 61(2), 226-244. doi.org/10.1037/0022-3514.61.2.226
- Winnicott, D. W. (1960). Ego distortion in terms of true and false self. The Maturational Processes and the Facilitating Environment içinde (1965). Hogarth Press. [Sahte benlik kavramı]
- Freud, S. (1923). Ben ve İd. Türkçesi: Haz İlkesinin Ötesinde / Ben ve İd, çev. A. N. Babaoğlu, Metis Yayınları. [Üstbenlik üzerine; İng.: SE, C. XIX]
- Lacan, J. (2006). Écrits: The First Complete Edition in English (çev. B. Fink). W. W. Norton. [Talep, arzu ve sevgi talebi ayrımı üzerine; özellikle “Fallusun Anlamı” ve “Tedavinin Yönü” yazıları]
Psikoterapi süreci hakkında:
Bireysel psikoterapi nasıl işler?
Neden hep aynı tip ilişkileri yaşıyoruz?
İlk görüşme nasıl geçer?
