İstenmeyen ve Rahatsız Edici Düşünceler: Obsesyon mu, Ben mi?

Yağmur damlalarıyla kaplı cam

Aklımıza, istemediğimiz halde, rahatsız edici bir düşüncenin gelmesi yaygın bir deneyimdir. Sevdiğimiz birine zarar verme imgesi, yüksek bir yerde “atlasam” düşüncesi, dinî ya da cinsel içerikli istenmeyen sahneler, bir hata yaptığımıza dair sönmeyen kuşku. Bu düşünceleri yaşayan kişi çoğu zaman onları kimseye anlatamaz; çünkü “böyle bir şey düşünüyorsam, demek ki bir yanım gerçekten böyle” korkusu eşlik eder. Bu yazının çıkış noktası tam da bu korkudur.

Önce en çok rahatlatan bilgiyle başlamak gerekir: istenmeyen, rahatsız edici düşünceler neredeyse evrenseldir. Bunları yaşamak kişinin karakteri hakkında bir şey söylemez. Sorun düşüncenin kendisinde değil, kişinin o düşünceye yüklediği anlamda ve onunla kurduğu ilişkidedir. Bu ayrım hem güncel klinik literatürün hem de psikanalizin ortak vurgusudur.

İçindekiler

İstenmeyen Düşünceler Ne Kadar Yaygın?

Rachman ve de Silva’nın klasik çalışması, klinik olmayan, yani herhangi bir tanısı olmayan insanların büyük bölümünün de tıpkı obsesyonel kişilerinkine benzer istenmeyen düşünceler yaşadığını göstermiştir; aradaki fark içerikte değil, düşüncenin sıklığında, yoğunluğunda ve kişiyi ne kadar rahatsız ettiğindedir [1]. Sonraki uluslararası çalışmalar bu bulguyu farklı kültürlerde doğrulamıştır; Türkiye örnekleminin de yer aldığı araştırmalar, istenmeyen müdahaleci düşüncelerin kültürel bağlamdan bağımsız biçimde yaygın olduğunu ortaya koyar [2]. Yani “böyle düşünen tek kişi benim” duygusu, deneyimin kendisi kadar yaygın bir yanılsamadır.

Peki bu düşünceler kimi insanda neden bir takıntıya dönüşür? Salkovskis’in yaygın kabul gören bilişsel modeline göre belirleyici olan düşüncenin varlığı değil, ona verilen değerlendirmedir: kişi “böyle düşünmek tehlikelidir, sorumluluğum vardır, bunu durdurmalıyım” diye yorumladığında, düşünceyi bastırma çabası başlar [3]. Ve bastırma çabası, daha önce geçmişi unutamamak üzerine yazıda ele aldığımız beyaz ayı etkisi gibi, düşünceyi silmek yerine onu zihnin merkezinde tutar. Düşünceyle savaşmak, onu büyütür.

Takıntı Bir Mesajdır

Klinik araştırma bu döngünün nasıl işlediğini açıklar; psikanaliz ise bir adım daha sorar: neden bu kişide, bu içerik? Freud, bugün Sıçan Adam adıyla bilinen vakada obsesyonel yapının çekirdeğini tarif etmişti: kuşku, kararsızlık ve aynı nesneye yönelen karşıt duyguların, yani sevgi ile nefretin bir arada bulunması [4]. Obsesyonel düşünce, çoğu zaman, dile getirilemeyen bu karşıtlığın kılık değiştirmiş halidir. En sevdiğimiz kişiye dair zarar verme düşüncesinin neden tam da en sevdiğimiz kişiye yöneldiği, bu çerçevede rastlantı değildir.

Freud, ketlenme ve semptom üzerine metninde, obsesyonel belirtilerin bir yandan acı verirken bir yandan da bir işlev gördüğünü belirtir; semptom, çözülememiş bir iç çatışmayı bir arada tutan bir uzlaşmadır [5]. Bu yüzden takıntılı bir düşünceyi yalnızca bastırmaya çalışmak, mesajı taşıyan ama içeriğini bilmediğimiz bir zarfı yırtmaya benzer. Psikanalitik çalışmanın yönü tersinedir: düşünce susturulmaz, anlaşılmaya çalışılır. Bu düşünce neyi koruyor, hangi çatışmayı dile getiriyor, kişinin tarihinde nereye bağlanıyor?

Lacan, obsesyonel yapıyı imkânsız kılınmış bir arzunun işleyişi olarak okur. Obsesyonel öznenin en belirgin özelliği kuşkudur; her şeyden, en çok da kendi isteğinden kuşku duyar. Bu kuşku bir zayıflık değil, bir işlevdir: kişi, kendi arzusuyla yüzleşmeyi ve bir karara varmayı sonsuza dek erteleyebilmek için kuşkuyu ve takıntıyı bir tür kalkan olarak kullanır. Karar verilmediği sürece kaybedilen bir şey de yoktur; takıntının ürettiği bitmek bilmez “ya öyleyse, ya böyleyse” döngüsü, tam da bu yüzleşmeyi geciktiren bir oyalanmadır. Bu nedenle takıntılı düşüncelerle erteleme arasında sık bir bağ vardır; aynı yapının iki yüzü olarak okunabilirler. Ertelemenin bilinçdışı kökenleri üzerine yazıda bu bağı ayrıca ele almıştık.

Takıntı ile Gerçek Niyet Aynı Şey Değildir

Klinikte en sık ihtiyaç duyulan ayrım şudur: istenmeyen bir düşünceyi yaşamak ile o düşünceyi istemek aynı şey değildir. Tam tersine, bu düşünceler kişiyi en çok değer verdiği şey üzerinden vurur; iyi bir ebeveyn olmaktan korkan kişiye çocuğuna zarar verme düşüncesi gelir, inançlı kişiye küfür düşüncesi gelir. Araştırmacıların deyimiyle, bu düşünceler tam da önemsediğimiz için bizi korkutur [2]. Korkunun şiddeti, aslında değerin şiddetidir. Bu düşünceler kişiye arzuladığı bir şey gibi değil, kendine yabancı ve itici bir şey gibi gelir; onları bu kadar dehşet verici kılan da budur.

Bu ayrım önemlidir çünkü takıntının kişiyi en çok yaraladığı yer, kendi karakterine dair vardığı yanlış sonuçtur. Oysa rahatsızlık duymanın kendisi, kişinin o düşünceyle özdeşleşmediğinin kanıtıdır. Obsesyonel düşünce kişiye “bana ait değil, beni rahatsız ediyor” diye yaşanır; kişi onunla özdeşleşmez, ona direnir. Tam da bu çatışma, yani düşünce ile ona karşı çıkan ben arasındaki gerilim, deneyimin merkezindedir ve onu, kişinin kendine yabancı bulmadığı sıradan düşüncelerden ayırır.

Kompulsiyonlar: Geçici Rahatlama Neden Kalıcı Olmaz?

Takıntılı düşünceler çoğu zaman yalnız gelmez; yanlarında onları etkisizleştirmeye çalışan davranışları da getirir. Kişi kapıyı tekrar tekrar kontrol eder, ellerini yeniden yıkar, içinden bir cümleyi belli bir biçimde tekrarlar ya da bir yakınından “bir şey olmaz, değil mi” diye güvence ister. Bu davranışlara kompulsiyon denir ve mantığı basittir: düşünce dayanılmaz bir kaygı yaratır, kompulsiyon o kaygıyı geçici olarak düşürür. Sorun da tam buradadır.

Kompulsiyonun sağladığı rahatlama gerçektir ama kısa ömürlüdür ve bedeli ağırdır. Her kontrol, her güvence arayışı zihne şu mesajı verir: demek ki tehlike gerçekti, yoksa bu önlemi almazdım. Böylece kompulsiyon, yatıştırmaya çalıştığı kaygıyı uzun vadede besler ve döngü kendini sağlamlaştırır. Kişi giderek daha çok kontrol etmek, daha çok güvence almak zorunda kalır; rahatlama eşiği sürekli yükselir. Bu yüzden takıntıyla baş etmenin yolu daha iyi bir güvence bulmaktan geçmez, çünkü hiçbir güvence yeterli olmaz. Güvence arayışının kendisi, döngünün yakıtıdır. Psikanalitik çalışma bu noktada güvence vermeye değil, kişinin neden bu kadar büyük bir kesinliğe ihtiyaç duyduğunu anlamaya yönelir.

Ne Zaman Destek Almalı?

Ara sıra gelip geçen istenmeyen düşünceler insanlık halidir. Şu durumlar değerlendirmeyi gerektirir: düşüncelerin günde saatlerce zihni işgal etmesi; onları bastırmak ya da nötrlemek için tekrarlayan zihinsel ya da davranışsal ritüellerin (kontrol etme, sayma, dua etme, güvence arama) gelişmesi; kaçınmaların hayatı daraltmaya başlaması; ve kişinin bu döngüyü kendi çabasıyla kıramaması. Obsesif-kompulsif bozukluk, güncel klinik literatürde hem psikolojik hem kimi durumda tıbbi değerlendirme gerektiren bir tablo olarak ele alınır [6]; bu yazı tıbbi ya da klinik değerlendirmenin yerini tutmaz.

Psikanalitik çalışmada takıntılı düşünce bir düşman gibi ele alınmaz; bastırılması gereken bir kusur olarak değil, anlaşılmayı bekleyen bir mesaj olarak dinlenir. Takıntılarla psikanalitik çalışmanın çerçevesini ve sürece başlamanın koşullarını ayrı sayfalarda anlattım.

Sıkça Sorulan Sorular

Kafama gelen kötü düşünceler beni kötü biri mi yapar?

Hayır. İstenmeyen, rahatsız edici düşünceler neredeyse herkeste görülür ve kişinin karakteri hakkında bir şey söylemez. Tam tersine, bu düşünceler çoğu zaman kişinin en çok değer verdiği şey üzerinden gelir ve onu korkutur; rahatsızlık duymanın kendisi, kişinin o düşünceyle özdeşleşmediğinin işaretidir.

İntrüzif (müdahaleci) düşünce nedir?

İntrüzif düşünce, kişinin iradesi dışında zihnine gelen, istenmeyen ve çoğu zaman rahatsız edici düşünce, imge ya da dürtüdür. Araştırmalar bu düşüncelerin tanısı olmayan insanlarda da yaygın olduğunu gösterir. Takıntıya dönüşmesini belirleyen, düşüncenin kendisi değil, kişinin ona yüklediği anlam ve onu bastırma çabasıdır.

Kötü düşünceleri bastırmaya çalışmak neden işe yaramaz?

Bir düşünceyi zihinden uzaklaştırma çabası, o düşünceyi izlemeyi gerektirir; izlenen düşünce ise daha sık belirir. Bu yüzden bastırma, takıntı döngüsünün çözümü değil, onu besleyen parçasıdır. Düşünce, bastırıldığında değil, anlamı ve kaynağı anlaşıldığında gücünü yitirir.

Takıntılı düşünceler için psikoterapi nasıl yardımcı olur?

Psikanalitik çalışma düşünceyi susturmayı değil, anlamayı hedefler. Takıntılı düşünce hangi iç çatışmayı taşıyor, neyi koruyor, kişinin tarihinde nereye bağlanıyor; bunlar birlikte araştırılır. Düşünce bastırılacak bir kusur olarak değil, dinlenecek bir mesaj olarak ele alınır.

Kaynakça

  1. Rachman, S. & de Silva, P. (1978). Abnormal and normal obsessions. Behaviour Research and Therapy, 16(4), 233-248. doi.org/10.1016/0005-7967(78)90022-0
  2. Clark, D. A. & İnözü, M. (2014). Unwanted intrusive thoughts: Cultural, contextual, covariational, and characterological determinants of diversity. Journal of Obsessive-Compulsive and Related Disorders, 3(2), 195-204. doi.org/10.1016/j.jocrd.2014.02.002
  3. Salkovskis, P. M. (1985). Obsessional-compulsive problems: A cognitive-behavioural analysis. Behaviour Research and Therapy, 23(5), 571-583. doi.org/10.1016/0005-7967(85)90105-6
  4. Freud, S. (1909). Bir Saplantı Nevrozu Olgusu Üzerine Notlar (“Sıçan Adam”). Türkçesi: Olgu Öyküleri 2, çev. A. Eğrilmez, Payel. [İng.: Standard Edition, C. X, s. 151-249]
  5. Freud, S. (1926). Ketlenme, Semptom ve Kaygı. Türkçesi: Tutukluk, Semptom ve Kaygı, çev. C. Öner, Oda Yayınları. [İng.: SE, C. XX, s. 75-176]
  6. Stein, D. J., Costa, D. L. C., Lochner, C. ve ark. (2019). Obsessive-compulsive disorder. Nature Reviews Disease Primers, 5, 52. doi.org/10.1038/s41572-019-0102-3

Okuma önerisi: Alain Abelhauser, Sonsuz Şüphe: 40 Derste Obsesyonel, çev. Ö. Öğütcen & C. Korulsan (Axis Yayınları).

Similar Posts