Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 1. Ders · 14 Kasım 1962

1. Ders: Gösterenler Ağında Kaygı

Bu yıl size kaygıdan söz edeceğim.

Çevremizde bana hiç de uzak olmayan biri, yine de geçen gün bu konuyu seçmiş olmama şaşırdığını sezdirdi; konu ona pek fazla imkân sunacakmış gibi görünmüyordu. Ona bunun tersini kanıtlamakta güçlük çekmeyeceğimi söylemeliyim. Bu konuda önümüze çıkan soru yığını içinde seçim yapmak, hem de sıkı biçimde seçmek zorunda kalacağım. Bu nedenle daha bugünden sizi bu yığının ortasına atmaya çalışacağım.

Ne var ki bu soru bana, bir türlü dinmeyen belli bir naifliğin izini taşıyor gibi geldi; çünkü böyle sormak, bunun bir seçim olduğuna inanmak olurdu: sanki her yıl, deyim yerindeyse bir zırvanın oyununu sürdürmeye elverişli görünen bir konuyu öylesine kapıyormuşum gibi. Hayır!

Göreceksiniz sanırım, kaygı tam da önceki söylemimde söz konusu olan her şeyin sizi beklediği buluşma noktasıdır; şimdiye dek yeterince birbirine bağlı görünmemiş olabilecek birtakım terimler de orada birbirini beklemektedir.

Kaygı zemininde daha sıkı düğümlendikçe her birinin yerini daha da iyi alacağını göreceksiniz. ‘Daha da iyi’ diyorum; çünkü kısa süre önce, Topluluğumuzun ‘taşra toplantıları’ denen buluşmalarından birinde fantazm üzerine söylenenler vesilesiyle, fantazm adı verilen bu son derece temel yapıya ilişkin bir şeyin zihninizde gerçekten yerini aldığını fark edebildim. Kaygının yerinin ondan uzak olmadığını göreceksiniz; çünkü sahiden de aynı yerdir.

Tahtaya (gerçi sonuçta pek de büyük bir tahta değil) başvuru noktaları olsun ya da belleğinizi tazelesin diye birkaç küçük gösteren yazdım; belki istediklerimin hepsini değil, ama sonuçta şemacılıkta da aşırıya kaçmamak gerekir. Bunun birazdan aydınlandığını göreceksiniz. Bunlar iki grup oluşturuyor: şu ve bu. Solda, tamamlayacağım şu dizi var: Que me veut-Il?; tasa, ciddiyet, ketlenme, belirti, beklenti, kaygı. Sağda ise, sizi uzun zamandır onunla uğraştırdığım için özür dilediğim şu grafik bulunuyor; yine de gözünüzde çağrıştırması gereken yapıyı hatırlatmam gerekiyor, çünkü sanırım başvuru değeri giderek daha etkili biçimde ortaya çıkacaktır. Üstelik onun (belki hiç aklınıza gelmemiş olan) poire d’angoisse, yani boğma armudu biçimini burada anmak da belki rastlantı değildir. Öte yandan, geçen yıl uzun uzadıya ele aldığım küçük topolojik yüzey, cross-cap, bazılarınızda embriyolojik germ tabakalarının, hatta korteks katmanlarının kıvrımlarını çağrıştırmış olabilir. Fakat grafiğe özgü yönlenmiş karşılıklı bağlantıların hem ikili hem dokunmuş düzenine rağmen hiç kimse bu vesileyle solar pleksustan söz etmedi. Elbette burada onun sırlarını açığa çıkardığımı iddia etmiyorum; yine de bu tuhaf benzerlik sanıldığı kadar zorlama olmayabilir ve kaygı üzerine bir söylemin başında anılmayı hak eder.

[Editör notu 1] Ekim 1962’de fantazm temasıyla düzenlenen “Taşra Günleri”. Bkz. Robert Pujols, “Approche théorique du fantasme”, La psychanalyse, no. 8, PUF, 1964, s. 11.

[Çeviri notu 2] Tahtadaki yazının kendisi Fransızca transkriptte yok; metin yalnızca “iki grup” dediğini kaydeder. Sol gruptaki diziyi Polity baskısı ve pasajın şekli veriyor, buradan geri kondu. Başındaki Que me veut-Il? (“O benden ne istiyor?”) Lacan’ın grafiğinin iki katı arasına yerleştirdiği sorudur; dokuzuncu pasajda İtalyanca Che vuoi? biçimiyle geri gelir.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 4
Sérieux ciddiyetSouci tasaAttente beklenti
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 4
Inhibition ketlenmeSymptôme belirtiAngoisse kaygıChe vuoi ? ne istiyorsun? (Lacan İtalyancasını korur)
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 4
énonciation sözcelemechaîne dissimulée gizlenmiş zincirénoncé sözcechaîne apparente görünür zincir

Kaygı (diyeceğim ki, bir ölçüde biraz önce söylemime başlarken aktardığım o söz, Topluluğumuzdan bir yakınımın sözü) kaygı, yani psikanalistler olarak sizi boğan şey değilmiş gibi görünüyor. Oysa sizi boğması gerektiğini söylemek pek de ileri gitmek olmazdı. Bu, deyim yerindeyse şeylerin mantığına; yani hastanızla kurduğunuz ilişkinin mantığına dahildir. Sonuçta, öznenin kaygıdan ne kadarını kaldırabileceğini sezmek sizi her an sınar. Bu nedenle, en azından teknik eğitimden geçmiş olanlarınızda, bunun (söylemek gerek) en az fark edilir biçimde işleri ayarlama tarzınıza sızmış olduğu varsayılmalıdır. Analistin (yeter ki buna zaten yatkın olsun, yani analist olmaya çok iyi yatkınlıkları bulunsun) pratiğe yeni giren analistin divandaki hastayla ilk ilişkilerinde biraz kaygı duyması, neyse ki, ihtimal dışı değildir. Burada kaygının iletilmesi sorununa da değinmek gerekir. Kendi içinizde öylesine iyi ayarlayıp tamponladığınız ve size yol gösteriyor görünen kaygı, hastanın kaygısıyla aynı mıdır? Neden olmasın? Bu soruyu şimdilik, belki çok uzun sürmemek üzere, açık bırakıyorum. Geçerli bir yanıt verebilmek için temel eklemlemelerimize dönmemiz ve önünüze koyacağım mesafeleri ve dolambaçları bir süre yürümemiz gerekecek olsa da, soruyu başlangıçta ortaya atmaya değer. Düzenli dinleyicilerim için bu yollar bütünüyle beklenmedik değildir.

Çünkü hatırlarsanız, Topluluğumuzun taşra çalışma günleri denen ve beni pek de tatmin etmeyen bir başka toplantı dizisi vesilesiyle, geçen yılki söylemimde bir tür içine-alma, parantez, öncelem içinde, kaygı ile Öteki’nin arzusu arasındaki asli ilişkiyi belirten bir formülü sizi uyarmak ve önceden ortaya atmak gerektiğini düşünmüştüm. Orada bulunmayanlar için, önünüze kısaca koyduğum fablı, meseli, eğlenceli imgeyi yeniden anlatayım. Üç Kardeşler Mağarası’ndaki büyücünün taşıdığı hayvan maskesini ben takmışım; karşımda da bu kez gerçek ve hikâye gereği dev boyutlarda bir hayvan, bir peygamberdevesi var. Hangi maskeyi taktığımı bilmediğim için, bu maskenin karşımdakini kimliğim konusunda yanıltmaya tam da elverişli olması ihtimalinde kendimi güvende hissetmemem için yeterli neden bulunduğunu kolayca tasarlayabilirsiniz. Bunun altı, eklediğim şeyle iyice çizilmişti: Böceğin göz küresinin o esrarengiz aynasında kendi imgemi göremiyordum.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 5
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 5

Bu metafor bugün de bütün değerini koruyor; tahtaya koyduğum gösterenlerin merkezinde, uzun zaman önce grafiğin iki katı arasındaki menteşe olarak yerleştirdiğim soruyu görmenizi haklı çıkaran da odur. Bu iki kat, öznenin gösterenle ilişkisini yapılandırır ve bana göre Freudcu öğretinin öznellik hakkında getirdiği şeyin anahtarını oluşturur: Che vuoi?, Que veux-tu?, ‘Ne istiyorsun?’ Anahtarın işleyişini, yuvaya girişini biraz daha ileri götürürseniz şu soruya varırsınız: Que me veut-Il?, ‘O benden ne istiyor?’ Fransızcadaki me’nin doğrudan mı dolaylı mı nesne olduğu belirsizliği burada korunur. Yalnızca ‘bana ne istiyor?’ değil; doğrudan Ben’i ilgilendiren askıda bir şeydir: ‘Beni nasıl istiyor?’ değil, ‘Ben’in bu yeri konusunda ne istiyor?’ Soru, iki kat arasında (d →S◊a ve i(a) → m) her birinde kendilerine özgü etkiyi belirleyen iki geri dönüş yolu arasında askıda kalır. Kurulması son derece önemli olan ve gireceğimiz her şeyin temelinde bulunacak mesafe, arzuyla ilişkiyi narsisistik özdeşleşmeye hem homolog hem de ondan ayrı kılar. Bu iki düzeyi böylesine sıkı bağlayan diyalektiğin oyununa kaygının işlevinin nasıl girdiğini göreceğiz. Kaygı bu diyalektiğin kendi başına itici gücü değildir; fakat ortaya çıktığı anlara göre burada yönümüzü bulmamızı sağlar.

Böylece, analistler olarak kaygıyla ilişkiniz üzerine sorduğum soru bir başkasını askıda bırakıyor: Kimi kolluyorsunuz? Kuşkusuz Öteki’ni, ama aynı ölçüde kendinizi de. Birbirinin üstünü örten bu iki kollama birbirine karıştırılmış bırakılmamalıdır. Burada, bu yılki söylemimin sonunda önünüze konacak hedeflerden birini bile buluyoruz. Şimdilik kaygı araştırmamızdan çıkaracağımız derslere ilişkin yöntemsel bir işaret vermekle yetineceğim. Kaygının hangi ayrıcalıklı noktalarda belirdiğini görmek, onun gerçek bir orografyasını, bir yükselti haritasını çıkarmamıza imkân verecek. Bu harita bizi doğrudan, söylemimize kılavuz olsun diye bu grafik biçiminde sunduğum yoğunlaştırılmış yapısal denemenin terim terim ilişkilerinden başka bir şey olmayan alana götürecek. Demek ki kaygı karşısında nasıl idare ettiğinizi biliyorsanız, bunu nasıl yaptığınıza bakmak ilerlememizi sağlayacaktır. Ben de kaygıyı bir biçimde idare etmeden onu ortaya çıkaramam. Belki burada bir tuzak vardır: Onu fazla çabuk idare etmemeliyim. Bununla birlikte amacımın, herhangi bir psikodrama oyunuyla, jeter sözcüğünün içindeki o “je” üzerine daha önce yaptığım söz oyunuyla sizi kaygının içine atmak olduğu da söylenemez.

[Çeviri notu 3] İki katmanlı bir güçlük. Birincisi: Fransızca jeter (atmak) fiilinin içinde je (ben) sözcüğü durur; Lacan “sizi kaygıya atmak” derken aynı anda “ben”in kaygıya atılmasını söylemiş olur. Türkçede bu ses birlikteliği yoktur, oyun yalnız adlandırılabiliyor. İkincisi: Fransızca je (konuşan özne) ile moi (ben, ego) ayrı sözcüklerdir; Türkçede ikisi de “ben”dir. Bu çalışmada Lacan tırnak içinde « je » yazdığında Türkçe de tırnaklı “Ben” yazar; tırnaksız “ben” moi’yı karşılar.

“Ben”i kaygıya açılan yola fırlatmanın, bir süredir varoluşçu denen felsefenin tutkusu olduğunu herkes bilir. Kierkegaard’dan Gabriel Marcel’e, Şestov’a, Berdyaev’e ve başkalarına uzanan başvurular eksik değildir. Bunların hepsi aynı yere sahip değildir ve aynı biçimde kullanılamaz. Yine de söylemimin başında şunu vurgulamak istiyorum: İlk adını andığım koruyucu azizinden sonra sıraladığım isimlere doğru tartışmasız bir gerileme gösteren bu felsefeyi, diyeceğim ki, kendisinin tanımadığı bir aceleyle damgalanmış görüyorum; yine diyeceğim ki, aynı dönemde düşünce hareketinin kendini içine kapattığı bir başvuru (tarih başvurusu) karşısındaki bir dağılmayla damgalanmış. Varoluşçu düşünce, bu başvuru karşısındaki bir dağılmadan (sözcüğün etimolojik anlamıyla) doğmuş ve onun tarafından hızlandırılmıştır. Düşünce atı (diyeceğim ki, Küçük Hans’ın fobisindeki nesneyi ödünç alırsak) bir süre kendini tarih arabasını çeken at sanan o düşünce atı birden şahlanır, azgınlaşır, sonra yere devrilip Küçük Hans’ın çok sevdiği korku imgelerinden biri olan büyük Krawallmachen’a, patırtı çıkarmaya kendini bırakır. Ben buna, sözcüğün olumsuz anlamıyla, dağılmanın acelesi diyorum. Tam da bu nedenle, herkes gibi biraz önce varoluşçuluk adıyla ayırdığım düşünce çizgisinde bizi en çok ilgilendiren şey bu değildir.

En son gelen ve hem de en büyüklerinden biri olan Mösyö Sartre’ın, bu atı yalnızca yeniden ayağa kaldırmaya değil, yeniden söz konusu tarih arabasını çeken koşumların arasına sokmaya açıkça uğraştığı da kaydedilebilir. Mösyö Sartre’ın ciddiyet işleviyle bu kadar meşgul olması ve onu bu denli sorgulaması tam da bundandır. Diziye katmadığım bir başkası daha var. Tablonun bu zeminine yalnızca girişte dokunarak yaklaştığıma göre şunu söyleyeceğim: Bizi izleyen filozoflar, geldiğimiz bu noktada, ‘Analistler kaygıdan yaptığımız şeye denk düşebilecekler mi?’ diye sorabilirler. Bir de Heidegger vardır.

Biraz önce jeter, ‘atmak’, sözcüğüyle yaptığım cinasta en çok ona, onun kökensel fırlatılmışlığına (déréliction originelle) yaklaşmıştım. Adını açıkça koyalım: Heidegger’in kesintiye uğramış söyleminde bizi varolanın Varlığına ilişkin şimdiki ve esrarengiz sorgusuna götüren yol olan ölüme-doğru-varlık, sanırım gerçekte kaygıdan geçmez. Heidegger’in sorusunun başvurusu yaşantısaldır. Ona bir ad vermiştir; bu başvuru temeldir ve herkesle, ‘insan’la, gündelik insan hayatının bütünlüğüyle ilgilidir: tasa (Sorge). Elbette bu başvuru, tıpkı tasanın kendisi gibi, bize hiçbir şekilde yabancı olamaz.

[Çeviri notu 4] Fransızca déréliction, Heidegger’in Geworfenheit kavramının 1963’te dolaşımdaki Fransızca karşılığıdır: Dasein’ın kendisini seçmediği bir dünyanın içinde daima çoktan bulması, oraya “fırlatılmış” olması. Türkçe felsefe dilinde genellikle “fırlatılmışlık” ya da “atılmışlık” denir; metinde Lacan’ın hemen ardından Heidegger’i adıyla anması da bu yüzdendir. Sözcüğün Fransızcadaki gündelik anlamı ise “terk edilmişlik”tir ve Lacan bu ikinci anlamı da çalıştırır.

Burada iki tanığa, Sartre ile Heidegger’e başvurduğuma göre üçüncüsünü de çağırmaktan çekinmeyeceğim. Burada bulunanları (ki onlar da onun ne diyeceğini gözlemlemektedir) temsil etmeye lâyık gördüğüm bu üçüncü tanık benim. Son saatlerde aldığım bazı haberlerden hareketle, beklenti diyeceğim şeyden söz ediyorum. Fakat bu kez yalnızca bizimkinden söz etmiyorum; bu beklenti tanıklıklarını gerçekten aldım. Dün akşam, buradaki söylemime başlamadan önce beklediğimi aranızdan birine söylediğim bir çalışma tam da böyle elime ulaştı. Bu metnin bir nüshasını alıp alamayacağımı, hatta bana yönelttiği bir soru konusunda beni yönlendirip yönlendiremeyeceğini sormuştum. Henüz inceleme fırsatım olmasa da, zamanında getirilmiş olması beklentimi karşıladı; tıpkı sonuçta benim de sizinkini karşılamak üzere buraya zamanında gelmiş olmam gibi. Bu, kendi başına kaygı doğuracak nitelikte bir eylem midir? İlgili kişiye sormadan, öyle olduğunu sanmıyorum. Kendi adıma ise şunu söyleyebilirim: Üzerime belli bir ağırlık bindirmeye yetse bile bu beklenti, deneyimime dayanarak konuşursam, kendi başına kaygı doğuran bir boyut değildir.

[Editör notu 2] Fransızca transkriptte horographie (güneş saati yapma sanatı) yazılıdır; bağlam “relief”ten söz ettiği için ve Polity baskısı da orography okuduğu için metinde orografya (yükselti haritası) esas alınmıştır.

[Editör notu 3] Désarroi (metinde: dağılma): 1475’ten önce “düzensizlik”, 1558’den önce mecazen “sarsıntı, belirsizlik”. Desarreier/desreer, yani “yoldan çıkarmak, şaşırtmak, düzensizliğe sokmak” fiilinden türemiştir (T.L.F.).

[Editör notu 4] Jean-Paul Sartre, L’être et le néant, Gallimard, Folio, 1976.

[Editör notu 5] Martin Heidegger, Être et temps, Gallimard, 1986; Emmanuel Martineau çevirisi, ticari dolaşım dışı.

[Editör notu 6] André Green, Sur la pensée sauvage.

Hatta şunu diyeceğim: tam tersine. Size burada en yakınımızdan, dolayısıyla sorunlu gelebilecek bu son başvuruyu özellikle yaptım; çünkü baştan beri benim olan soruyla sizi nasıl karşı karşıya getirmek istediğimi göstermek istiyorum: Kaygı hakkında konuşabilmek için onu ne hemen bir dolaba kapatacak ne de belirsiz bırakacak biçimde hangi mesafede tutmalıyız? Eh, Allah’ım: doğru olan mesafede. Yani bizi hiçbir durumda kimseye fazla yaklaştırmayan; son örneklerle çağrıştırdığım tanıdık mesafede: Yazısını son anda getiren muhatabımla aramdaki mesafe ve burada kaygı üzerine söylemimle bir risk almak zorunda olan kendimle aramdaki mesafe.

Bu kaygıyı koltuğumuzun altına almaya çalışacağız. Bunun için daha patavatsız olmuş olmayacağız. İnanın, bizi en yakınımızdakilerden ayıran o opak mesafede bırakacak. Öyleyse bu tasa, bu ciddiyet ve bu beklenti arasında kaygının çevresini çizmek, onu kıstırmak istediğimi mi düşüneceksiniz? Buna inanmayın. Kaygı ortada aranmaz.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 7
Sérieux ciddiyetSouci tasaAttente beklenti

Bu üç terimin ortasına, dışa açılan oklarla küçük bir daire çizdiysem, size şunu söylemek içindir: Kaygıyı orada ararsanız, bir zamanlar orada bulunmuş olsa bile kuşun uçup gittiğini hemen görürsünüz. Kaygı ortada aranmaz. Ketlenme, Belirti ve Kaygı: Freud’un kaygı konusunda eklemlediği son söz, analistin belleğinde bu başlık, bu parola altında tutulur ve iz bırakır.

Bugün bu metne girmeyeceğim. Çünkü, baştan beri gördüğünüz üzere, güvenlik ağı olmadan ilerlemekte kararlıyım; ayrıca Freudcu söylemin ağı hiçbir konuda bize kaygıda olduğu kadar sahte bir güven duygusu vermez. Metne girdiğimizde kaygı bakımından görülmesi gereken şeyi, yani hiçbir güvenlik ağının bulunmadığını açıkça göreceksiniz. Kaygı söz konusu olduğunda, ağın her bir ilmeği (deyim yerindeyse) ancak kaygının içinde bulunduğu boşluğu bıraktığı ölçüde anlam taşır. Ketlenme, Belirti ve Kaygı söyleminde (neyse ki) kaygı dışında her şeyden söz edilir. Bu, kaygı hakkında konuşulamayacağı anlamına mı gelir? Güvenlik ağı olmadan ilerlemek ip cambazını çağrıştırır. Benim tek ipim başlığın kendisidir: Ketlenme, Belirti ve Kaygı. Bu üç terimin aynı düzeyde durmadığı (deyim yerindeyse) anlayışa çarpar. Heterojen bir dizi oluşturdukları için onları üç basamaklı satıra yazdım. Bir dizi olarak işlemeleri ve anlaşılmaları için, burada koyduğum gibi boşlukların doldurulmasını gerektiren bir köşegen üzerinde görülmeleri gerekir. Şimdi göze çarpan şeyi, yani bu üç terimin yapılarının farklılığını uzun uzun göstermeyeceğim: Onları yerleştirmek istiyorsak, bağlamlarını ya da çevrelerini kesinlikle aynı terimler oluşturmaz.

Böylece ketlenme, sözcüğün en geniş anlamıyla hareket boyutunda yer alır. Metne girmeyeceğim; ama Freud’un bu terimi ortaya koyduğu anda yer değiştirmeden söz etmekten başka bir şey yapamadığını görecek kadarını hatırlıyorsunuz. Hareket, yer değiştirmeyle ilgili olmasa bile her işlevde en azından metaforik olarak vardır. Ketlenmede söz konusu olan, hareketin durdurulmasıdır. Peki ketlenme sözcüğü yalnızca bir durmayı mı düşündürür? Kolayca “frenleme” diye de itiraz edebilirsiniz. Neden olmasın? Bunu kabul ederim. O hâlde, bize çok tanıdık gelen bu kavramın içerdiği boyutları ayırmamıza imkân verecek bir matris kurmak gerekir. Yatay eksene güçlük, dikey eksene ise hareket kavramını koymamamız için hiçbir neden görmüyorum.

[Editör notu 7] S. Freud, Inhibition, symptôme et angoisse, Paris, PUF, 2005.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 7
Difficulté güçlükMouvement hareketInhibition ketlenmeSymptôme belirtiAngoisse kaygı

Bu, daha açık görmemizi sağlayacak; çünkü aynı zamanda ayaklarımızı yeniden yere, bilgince sözcüğün, hazır kavrayışın, hatta insanların yetindiği kavramın örtemediği zemine bastıracak. Neden ‘engellenme’ (empêchement) sözcüğünü kullanmayalım? Söz konusu olan tam da budur. Öznelerimiz, bize ketlenmelerinden söz ederken ve biz bilimsel kongrelerde ondan söz ederken ketlenmiştir; oysa her gün engellenirler. Engellenmiş olmak bir belirtidir. Ketlenmiş olmak ise müzeye kaldırılmış bir belirtidir. Peki “engellenmiş olmak” ne demek, ona bakalım; şunu iyi bilin, bu, etimoloji tarafında hiçbir batıl inanç taşımaz; işime yaradığında ondan yararlanırım. Impedicare, tuzağa düşmek demektir ve son derece değerli bir kavrayış sunar. Bir boyut ile onun işleyişine karışan bir şey arasındaki ilişkiyi içerir. Bizi ilgilendiren durumda bu şey, bir başvuru terimi olan işlevi ya da zorlaşan hareketi değil, bizzat özneyi engeller. İşte bu bizi aradığımıza, kaygı adı altında olup bitene yaklaştırır.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 8
Difficulté güçlük (yatay eksen)Mouvement hareket (dikey eksen)Symptôme belirtiSujet özneInhibition ketlenmeEmpêchement engellenmeEmbarras mahcubiyetEmotion duygu-hareketiEmoi kargaşaAngoisse kaygı

Buraya “Engellenme”yi koyarsam, gördüğünüz gibi belirti sütununda olurum. Söz konusu tuzağın narsisistik yakalanma olduğunu hemen söyleyeyim. Buradan hareketle buna çok daha fazlasını bağlayacağız. Ancak nesneye yatırılabilecek şey bakımından narsisistik yakalanmanın getirdiği kesin sınırı, buna karşılık fallusun otoerotik olarak yatırılmış kalmasını geçen kez nasıl birbirine bağladığımı hatırlarsanız, artık temel düzeyin ötesindesinizdir. Aynasal imgede bundan doğan yarılma, öteki düzlemde, simgesel düzlemde kastrasyon denen gösterensel eklemlemeye özgül desteğini ve malzemesini sağlar. Ortaya çıkan engellenme şu çevrime bağlıdır: Özne jouissance’a, yani kendisinden en uzakta olana doğru ilerlediği hareketin ta kendisiyle, hemen yanı başındaki bu mahrem yarılmayla karşılaşır, neyin yüzünden? Yol üzerinde kendi imgesine, aynasal imgeye yakalanmış olmaktan.

Tuzak budur. Burada hâlâ belirti düzeyindeyiz. Biraz daha ileri gidelim. Ketlenme sözcüğünün anlamını incelemeyi sürdürürsek üçüncü sütuna hangi terimi koyacağız? Ketlenme ve engellenmeden sonra, sizi yaşantının dibine, sorunun gülünç ciddiyetine götürmek için önerdiğim üçüncü terim güzel bir sözcüktür: mahcubiyet (embarras). Bugün etimoloji beni fazlasıyla tatmin ettiği, rüzgâr açıkça benden yana estiği için bu terim bizim için daha da değerli olacak. Mahcubiyet, tam anlamıyla çubukla donatılmış özne, yani $’dır; çünkü imbaricare doğrudan doğruya çubuğun (barre) kendisine gönderme yapar. Burada mahcubiyet yaşantısının en dolaysız imgesini buluruz. Kendinizle ne yapacağınızı bilemediğinizde arkasına sığınacak bir şey ararsınız. Söz konusu olan tam da çubuk deneyimidir. Bu çubuk pekâlâ birden fazla biçim de alabilir: doğru bilgilendirildiysem, çeşitli lehçelerde bulunan tuhaf göndermeler var. Fakat lehçelere başvurmamız gerekmez. Aramızda İspanyol yok, değil mi? Yazık; çünkü İspanyolcada mahcup kişi anlamındaki embarazada’nın hamile kadını belirttiği söylendi bana. Bu da çubuğun kendi yerindeki, son derece anlamlı bir başka biçimidir. Güçlük boyutu için gerekenler bunlar; bu boyut, mahcubiyet denen o hafif kaygı biçimine varır.

Öteki boyutta, hareket boyutunda, belirtiye doğru inerken hangi terimlerin çizildiğini göreceğiz?

Önce duygu-hareketi (émotion) gelir. Şimdiye kadar işime yarayan etimolojiye güvenmeyi sürdürdüğüm için beni bağışlayın. Émotion etimolojik olarak harekete gönderme yapar; ancak burada Goldstein’ın ‘çizgiden dışarı atılma’ anlamını öne çıkararak sözcüğe küçük bir itki vereceğiz: Hareket dağılır; felaketsel denen tepki ortaya çıkar. Bunu nereye koyacağımızı göstermem yararlıydı; çünkü sonuçta bazıları bize kaygının tam da bu, felaketsel bir tepki olduğunu söyledi. Elbette ilişkisiz değildir; fakat kaygıyla ilişkili olmayan ne vardır ki? Asıl mesele kaygının kendisinin nerede bulunduğunu bilmektir. Aynı felaketsel tepki başvurusunun hiç tereddüt edilmeden histerik nöbetleri, başka durumlarda da öfkeyi belirtmek için kullanılması, bunun kaygıyı ayırt etmeye ve yerini göstermeye yetmediğini yeterince kanıtlar.

[Editör notu 8] Kurt Goldstein, La structure de l’organisme, Paris, Gallimard, 1983.

Şimdi bir sonraki adımı atalım. Kaygıya hâlâ aynı saygılı mesafedeyiz; ondan iki çentik uzaktayız. Hareket boyutunda kaygı düzeyine daha kesin biçimde karşılık gelen bir şey var mıdır? Uzun zamandır sizin için bir incelik gibi sakladığım bir adla anacağım. Belki geçerken değindim; ama yalnızca özellikle kavrayıcı kulaklar bunu tutmuş olabilir. Bu sözcük kargaşadır (émoi). Etimoloji burada olağanüstü biçimde işime yarıyor; gerçekten hoş. Önce bana sunduğu her şeyi anlattıktan sonra bundan biraz daha yararlanmakta tereddüt etmeyeceğim. Bloch ve von Wartburg’un sözlüğündeki maddeye özellikle bakmanızı öneriyorum; şimdi söyleyeceklerim bakımından gereksiz görünse de aktaracaklarım doğrudan metinden alıntıdır. Nerede bulursam oradan alırım; bu birilerini rahatsız etse de etmese de. Bu yazarlar, ‘dil duygusu’nun émoi sözcüğünü émouvoir’ya, duygulandırmaya yaklaştırdığını söylüyorlar. Fakat yanılmayın: Bunun onunla ilgisi yoktur. Etimolojik olarak ve sözcükleri kullanmayı bilen herkes için émoi’nın émotion’la ilgisi yoktur. Her hâlükârda (hızlı geçeceğim) şunu öğrenin: Esmayer terimi, ondan önce esmais ve tam anlamıyla esmoi biçimleri… Bilmek isterseniz esmais on üçüncü yüzyılda belgelenmiştir; ama yazarların deyişiyle söylersem, bunlar ancak on altıncı yüzyılda zafer kazanmıştır. Esmayer, sarsmak, korkutmak ve ayrıca sarsılmak anlamlarını taşır; çeşitli lehçelerde hâlâ yaygındır ve bizi halk Latincesindeki exmagare’ye, yani gücünü, kudretini yitirtmeye götürür. Bu biçim, yeniden kurulduğunda magan olan Batı Cermen köküne bağlıdır; aslında yeniden kurmaya gerek yoktur, çünkü Yüksek Almancada ve Gotçada aynı biçimde vardır. Biraz Almanca bilen mögen’e, İngilizcede ise may’e bakabilir. İtalyancada smagare gerçekten var mıdır? Pek sayılmaz. Bloch ile von Wartburg’a göre cesaretini yitirmek anlamına gelir; demek ki kuşku sürüyor. Aramızda Portekizli olmadığına göre onların esmagar için öne sürdüğü ‘ezmek’ anlamını şimdilik kabul etmeye itiraz etmeyeceğim; ilerisi için bunu çok ilginç buluyorum. Provençal varyasyonları size bağışlayacağım.

Her ne olursa olsun, Triebregung’un kabul görmüş biçimde émoi pulsionnel diye çevrilmesi kesinlikle yanlıştır; tam da émotion ile émoi arasındaki bütün mesafe yüzünden. Kargaşa (émoi) sarsıntıdır, gücün düşüşüdür. Regung ise uyarılma, düzensizliğe, hatta émeute’e, ayaklanmaya çağrıdır. Bu etimolojik araştırmadan da güç alarak size şunu söyleyeyim: Bloch ile von Wartburg’un émoi’nın zaferi dediği dönemle aşağı yukarı aynı zamana kadar émeute sözcüğü tam da émotion anlamını taşıyordu ve ancak on yedinci yüzyıldan itibaren kamusal kolektif eylem anlamını aldı. Burada anılan dilsel nüansların, hatta dilsel sürümlerin bizi, hareket ekseninde ketlenmenin ne anlama geldiği yönünde üçüncü yeri émoi ile tanımlamaya götürdüğünü hissetmiş olmalısınız; tıpkı güçlük ekseninde karşılık gelen başvuruyu mahcubiyet olarak ayırdığımız gibi. Kargaşa, hareket boyutunda en derin “sarsılma”dır. Mahcubiyet ise güçlüğün en yüksek düzeyine erişmeyi içerir. Bu, kaygıya ulaştığımız anlamına mı gelir? Küçük tablomuzdaki kutular böyle bir iddiada bulunmadığımızı göstermek içindir. Hareket ekseninde dikey iki kutuyu émotion ve émoi ile, güçlük ekseninde yatay iki kutuyu engellenme ve mahcubiyetle doldurduk. X ile işaretli kutu ve yanındaki kutu hâlâ boştur. Bunlar nasıl doldurulacak? Kaygının ele alınması bakımından çok önemli olan bu soruyu bir süreliğine size bilmece olarak bırakıyorum.

[Editör notu 9] Oscar Bloch ve Walther von Wartburg, Dictionnaire étymologique de la langue française, Paris, PUF, 2004.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 9
Difficulté güçlükMouvement hareketSujet özneInhibition ketlenmeEmpêchement engellenmeEmbarras mahcubiyetSymptôme belirtiÉmotion duygu-hareketiÉmoi kargaşaAngoisse kaygı

Freudcu ketlenme, belirti ve kaygı üçlüsüne göre düzenlenmiş bu küçük girişten sonra, doktrinel biçimde konuşmak için zemin temizlendi. Bu çağrışımlar aracılığıyla kaygıyı yaşantının kendi düzeyine geri getirdikten sonra, şimdi onu kavramsal bir çerçeveye yerleştirmeye çalışalım. Kaygı nedir? Onun bir émotion olduğu fikrini dışladık. Kaygıyı tanıtmak için bir duygulanım (affect) olduğunu söyleyeceğim. Söylemimdeki yakınlık ve uzaklaşma hareketlerini izleyenler, çoğu kez görünüşlere aldanarak, duygulanımlarla başka şeylere olduğumdan daha az ilgilendiğimi sanıyor olabilir. Bu saçmadır. Zaman zaman duygulanımın ne olmadığını söylemeye çalıştım. Duygulanım, Varlığın dolaysızca verilmesi değildir; öznenin ham hâli de değildir. Hiçbir bakımdan protopatik¹⁰ değildir. Duygulanım üzerine ara sıra yaptığım açıklamaların bütünü bundan ibarettir. Tam da bu nedenle, geleneksel anlamda bile, öznenin ne olduğuyla yakın bir yapısal ilişkisi vardır. Gelecek sefer bunu silinmez biçimde eklemlemeyi umuyorum. Öte yandan duygulanım hakkında söylediğim şey, onun bastırılmadığıdır. Freud da benim gibi söyler: Duygulanım bağlarından çözülür, sürüklenir; yer değiştirmiş, çılgınlaşmış, tersine dönmüş ya da metabolize olmuş hâlde bulunabilir, fakat bastırılmaz.

Bastırılan, duygulanımı demirleyen gösterenlerdir. Duygulanım ile gösteren arasındaki ilişki, duygulanımlar kuramına ayrılmış bütün bir yılı gerektirirdi. Bunu nasıl anladığıma daha önce işaret ettim; öfke konusunda yaptım. Size, öfkenin küçük mandallar küçük deliklere oturmadığında öznelerde meydana gelen şey olduğunu söylemiştim. Bu ne demektir? Öteki düzeyinde, gösteren düzeyinde (yani her zaman az çok inanç ve iyi niyet düzeyinde) oyun kurallarına göre oynanmadığında öfke alevlenir. Bugün sizi meşgul edecek bir şeyle bırakmak için basit bir soru soracağım: Aristoteles¹¹ tutkuları en iyi nerede ele alır? Aranızdan bazılarının bunu bildiğini sanıyorum: Retorik’in ikinci kitabında. Tutkular üzerine en iyi şey, retoriğin ağına, şebekesine yakalanmıştır. Bu rastlantı değildir: ağ işte budur. İlk dilsel yön işaretlerini vermeye çalışırken size ağdan söz etmemin nedeni budur. Kaygı hakkında söyleyeceklerimin önüne kapsamlı bir duygulanımlar kuramı koyan dogmatik yolu seçmedim.

Neden? Çünkü burada psikolog değiliz; psikanalistiz. Size, psişe denen gerçekdışı gerçeklik üzerine bir söylem olan psiko-loji geliştirmiyorum. Bir adı hak eden bir praksis üzerine söylem geliştiriyorum: erotoloji. Söz konusu olan arzudur. Bu söylemin duygulanımlar kuramı bakımından içerdiği sonuçların (genel değil, evrensel sonuçların) tümünü ortaya çıkarmaya bizi çağırabilecek duygulanım ise kaygıdır. Tutunmamız gereken yer kaygının keskin kenarıdır; gelecek sefer sizi daha ileri götürebilmeyi umduğum yer de bu kenardır.

[Editör notu 10] Protopatik lezyon: Ardından gelen bütün lezyonları üreten lezyon (Littré).

[Editör notu 11] Aristoteles, Rhétorique, Paris, Belles Lettres, cilt 2, 2003.

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.

Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.