Kaygı Geceye Ait Değildir

Gece karanlık yatak odasında yanan başucu lambası

Kaygının geceleri arttığını söyleyen çok kişi duydum; kimisi buna gece anksiyetesi diyor. Söyleyenlerin çoğu bunu bir tuhaflık gibi anlatır: gün boyunca iyiydim, akşam yatağa uzanır uzanmaz başladı. Sanki karanlıkta bir şey harekete geçiyor, bir düğme çevriliyor. Oysa geceye ait olan şey kaygının kendisi değil; gündüzün sağladığı bir şeyin gece elden gitmesidir.

Bu ayrımı önemsiyorum, çünkü meseleyi nereye koyduğunuz ne yapacağınızı belirliyor. Kaygıyı geceye ait bir arıza sayarsanız çözüm de geceye ait olur: uyku düzeni, ekran kısıtı, nefes çalışması. Bunların hiçbiri yanlış değil, ama hepsi aynı varsayımı taşıyor: ortada susturulması gereken bir gürültü var. Bense çoğu zaman tersini görüyorum. Gece bir gürültü çıkarmaz; gündüzün gürültüsü kesildiği için başka bir şey duyulur hale gelir.

Gündüzün gördüğü iş

Gün boyunca yaptığımız işlerin bir kısmı, yapılması gerektiği için yapılır. Ama hepsi öyle değil. İşlerin önemli bir bölümü, bizi bir yere ait kılmak, bir yerde tutmak işini görür. Sabah kalkıp gidilecek bir yer, cevaplanacak bir mesaj, bitirilecek bir dosya olduğunda kişi kendisine dair bir soruyla baş başa kalmaz. Ne yaptığı bellidir; dolayısıyla kim olduğu da geçici olarak belli sayılır.

Bu düzenek işlediği sürece rahatlatıcıdır. Bir gün içinde onlarca kez, kim olduğumuzun cevabını yaptığımız işten ödünç alırız. Akşam bu ödünç geri istenir. Yapılacak iş bittiğinde, cevap verecek kimse kalmadığında, bakılacak ekran kapandığında, kişinin elinde yalnızca kendisi kalır. İşte o an, gündüz boyunca ertelenmiş olan şeyin geri dönmesi için uygun andır.

Bu yüzden yatağa uzandıktan sonra zihnin hızlanması bana bir bozukluk gibi görünmüyor. Daha çok, gün boyunca söz almaya fırsat bulamamış bir şeyin nihayet söz alması gibi görünüyor. Sorun, o şeyin ne söylediğini kimsenin dinlemiyor olması.

Korku ile kaygı aynı şey değil

Gece yaşananı adlandırmakta zorlanmanın bir nedeni, gündelik dilde korku ile kaygıyı aynı kefeye koymamız. Oysa aralarında, üzerinde durmaya değer bir fark var. Korkunun bir nesnesi vardır: köpekten, yükseklikten, sınavdan korkulur. Nesne belli olduğu için ne yapılacağı da bellidir; kaçarsınız, hazırlanırsınız, kaçınırsınız. Kaygıda ise parmakla gösterilebilecek böyle bir nesne yoktur. Neden huzursuz olduğunuzu söyleyemezsiniz; söyleyebildiğinizde de verdiğiniz cevap size yetmez.

Freud bu ayrımı önemsiyordu ve kaygıyı bir tehlike karşısında benin verdiği uyarı işareti olarak düşünmüştü. Buradaki kelime önemli: işaret. Kaygı, tehlikenin kendisi değil, bir şeyin yaklaşmakta olduğunun bildirimidir. Bu yüzden onu tümüyle ortadan kaldırmak, yangın alarmını sökmeye benzer; ses kesilir, yangın yerinde kalır.

Lacan bu işaret fikrini bir adım öteye taşır ve kaygı üzerine sık tekrarlanan bir yargıyı düzeltir. Bunu 1962-63 ders yılındaki Kaygı seminerinde kısa bir formülle söyler: kaygı nesnesiz değildir. Ancak bu nesne, hangisi olduğunu bildiğimiz ya da dünyada yerini gösterebileceğimiz bir nesne değildir. Lacan kaygıyı, öznenin Öteki’nin arzusuyla (buradaki Öteki, karşımızdaki tek bir kişiden çok dilin ve sözün yeridir) doğrudan karşılaştığı ve o arzuda kendisinin ne olduğunu bilemediği noktada beliren bir işaret olarak kurar. Kaygıyı yanıltmayan bir duygulanım diye nitelemesi de buradandır. Ben bunu şöyle anlıyorum: kişi neyin karşısında olduğunu çoğu zaman adlandıramaz, ama bir şeyin karşısında olduğu konusunda kaygı onu yanıltmaz.

Kaygının gösterilebilir bir sebebe bağlanamaması, onu katlanılmaz kılan şeydir. Bir sebep bulunabilse insan rahatlar. Bu yüzden kaygılı bir zihin durmadan sebep üretir: yarınki toplantı, ödenmemiş fatura, geçen hafta yapılan konuşma. Bu sebepler çoğu zaman gerçektir; ama kaygının ağırlığını taşıyacak kadar büyük değildirler. Kişi de bunu bilir. Sebebi bulup rahatlamadığında kendine kızar, mantıksız olduğunu düşünür. Oysa mantıksız olan kaygı değil, onu karşılayacak bir sebebin dünyada bulunabileceği varsayımıdır.

Düşünmekle uğraşmak arasındaki fark

Gece zihinden geçenler genellikle düşünce kılığındadır. Yarın şu olursa ne yaparım, dün şunu söylememeliydim, bu iş böyle giderse ne olacak. Bunlar cümle biçimindedir, mantıklı görünürler, hatta sorumluluk sahibi bir insanın yapması gerekeni yapıyormuş hissi verirler. Ama saatler geçer ve hiçbir sonuca varılmaz. Aynı üç ihtimal on kez baştan kurulur.

Bir mesele üzerine düşünmek ilerler; bir yere varır ya da varamadığı yerde durur. Geceleri olan şey ilerlemez. Bunun nedeni kişinin yeterince iyi düşünememesi değil. Neden şu: o cümlelerin asıl işi bir soruyu çözmek değil, başka bir şeyin yerini tutmaktır. Zihin bir konuyla meşgul olduğu sürece, meşgul olmadığı şeyle karşılaşmaz. Uykusuzluğun kendisi bile bu işi görebilir; sabaha kadar uykuya odaklanmış bir zihin, uykudan başka hiçbir şeyle ilgilenmek zorunda kalmaz.

Psikanalitik çalışmada sık karşılaştığım şey, kişinin gece ne düşündüğünü uzun uzun anlatabilmesi, ama o düşünceler kesildiğinde ne kalacağını hiç bilmemesidir. Asıl mesele çoğu zaman oradadır.

Gece bir saat dilimi değil, bir durum

Gece kaygısı dendiğinde akla saat gelir, ama tarif ettiğim şeyin saatle ilgisi az. Aynı hali vardiyalı çalışan biri sabah yedide yatağa girdiğinde de yaşar. Otobüste uzun bir yolculukta, hastane koridorunda beklerken, tatilin üçüncü gününde de yaşanabilir. Ortak olan karanlık değil, kişiyi bir işe bağlayan çağrının kesilmesi.

Bunu fark etmek işe yarar, çünkü sorunu uykuya sabitlemekten çıkarır. Kimi zaman insanlar bana uyku sorunuyla gelir; birkaç görüşme sonra anlaşılır ki uyku, kişinin yalnız kaldığı tek zaman dilimi olduğu için sahneye çıkmıştır. Uyku düzelirse sıkıntı başka bir yere taşınır. Pazar günlerine, izin günlerine, emekliliğe.

Boşluğun kendisinden korkulmuyor. Boşlukta duyulacak olan şeyden korkuluyor. Ve çoğu insan, o şeyin ne olduğunu bilmediği için değil, tam da bildiği ve adını koymak istemediği için oradan kaçıyor.

Uyumaya çalışmanın çelişkisi

Uyku istemeyle gelmez. Uyumaya karar veremezsiniz; ancak uyumanıza engel olmayı bırakabilirsiniz. Uyku, tam da bırakmakla, kendinizi yönetmeyi askıya almakla olur. Bu yüzden uyumaya çalışmak baştan çelişkilidir: çabalayan biri bırakmıyordur.

Gece kaygısı yaşayan çok kişi bu çelişkinin içine ikinci bir kat ekler. Yalnızca uyuyamamakla kalmaz, uyuyamadığı için kendine kızar; yarın nasıl kalkacağını hesaplar; kalan saatleri sayar. Böylece uyanık kalmanın maliyeti büyür, büyüdükçe uyumak daha acil bir görev haline gelir, acil bir görev haline geldikçe de daha imkânsızlaşır. Bu döngüde kişinin başına gelen şey artık ilk sıkıntı değildir; sıkıntıya verdiği tepkidir.

Bu noktada verilen öğütlerin çoğu işe yaramaz, çünkü hepsi yeni bir görev biçimindedir. Nefesini say, ekrana bakma, kalk odadan çık. Uyumak için yapılacak bir liste, uyumayı yine bir başarı meselesine çevirir. Oysa asıl gereken, o gece başarılması gereken bir şey olmadığını fark etmektir.

Bir işaret olarak kaygı

Kaygıyı bir arıza olarak değil, bir işaret olarak görmeyi yeğliyorum. İşaret olması, onu hoş kılmaz; ama bir şeye işaret ettiğini kabul etmek, onu susturmaktan farklı bir yol açar.

Neye işaret ettiği kişiden kişiye değişir ve baştan bilinemez. Kimi zaman uzun süredir ertelenmiş bir karara işaret eder. Kimi zaman gündüz sürdürülen hayatın kişinin kendi hayatı gibi hissedilmemesine. Kimi zaman adı konmamış bir kayba; hâlâ yasının tutulmadığı bir şeye. Kimi zaman da kişinin kendisinden beklediği şeyle yapabildiği şey arasındaki mesafeye. Bunları buradan söyleyemem; ancak konuşulurken ortaya çıkarlar.

Bu yüzden gece kaygısını genel bir mekanizmaya bağlayan açıklamalara mesafeliyim. Böyle bir açıklama duyduğunuzda rahatlarsınız; çünkü size başınıza gelenin herkesin başına geldiğini söyler. Ama tam da bu rahatlama, meselenin sizin meseleniz olduğunu bir kez daha örter. Kaygının size özel olan yanı, açıklamanın içinde kaybolan yandır.

Konuşulduğunda değişen şey

Gece kaygısıyla gelen biriyle çalışırken ilk yaptığım şey uykuyu düzeltmeye çalışmak olmuyor. Genellikle şunu soruyorum: bu hal ne zaman başladı. Cevap çoğu kez bir tarih değil, bir olaydır. Bir işten ayrılma, bir ilişkinin bitişi, bir ölüm, bazen de görünürde iyi bir şey; bir terfi, bir evlilik, bir doğum. İyi şeylerin de kaygı doğurması insanı şaşırtır, oysa her değişim bir şeyin bırakılmasını gerektirir ve bırakılanın yası tutulmamışsa geceye kalır.

Sonra genellikle şu ortaya çıkar: kişi gündüzünü, kendisine sorulmasını istemediği bir soruyu duymayacak şekilde kurmuştur. Soru her insanda başkadır. Bu hayatı ben mi seçtim. Beni burada tutan şey sevgi mi, alışkanlık mı. Kime yaranmaya çalışıyorum. Babamın istediği kişi olmayı bıraksam ne kalır. Bu sorular gündüz sorulmaz çünkü gündüzün kendisi onlara verilmiş bir cevaptır: meşgulüm, demek ki bir yere aitim.

Bu soruların bir yerde konuşuluyor olması, kaygının ilk gece kesilmesini sağlamaz. Ama zamanla bir şey değişir: kişi gecenin kendisinden korkmayı bırakır. Çünkü orada beliren şey artık adı konmamış bir tehdit değil, üzerinde çalışılan bir meseledir. Kaygı bütünüyle ortadan kalkmayabilir; taşıdığı yük değişir.

Olağan uykusuzluk ve üzerinde çalışılacak mesele

Zaman zaman uykusuz kalmak hayatın olağan bir parçası. Bir sınav, bir taşınma, bir hastalık haberi uykuyu böler; bölmesi de beklenir. Bunun için bir şey yapmak gerekmez.

Ama bu hal geçip gitmiyorsa, geceyi beklemek gündüzü de gölgeliyorsa, ya da kişi yalnız kalmamak için gecenin sonuna kadar kendini oyalayacak bir şey arıyorsa, orada üzerinde konuşulacak bir şey var demektir. Böyle durumlarda uykuyu düzeltmeye çalışmak yerine, uykunun neyi mümkün kılmadığını konuşmayı daha verimli buluyorum.

Bir de şunu eklemek gerekiyor: uyku sorunlarının bir bölümü ruhsal değildir. Uyku apnesi, tiroit sorunları, bazı ilaçların yan etkileri ve huzursuz bacak sendromu gerçek ve yaygın nedenlerdir. Uzun süren bir uykusuzlukta önce bunların elenmesi doğru olur. Bedensel bir neden bulunmadığında, geriye kalan soru zaten baştaki sorudur: gece sessizleştiğinde duyulmaya başlayan şey nedir.

Kaygının ne söylediğini anlamak, onu susturmaktan uzun sürer. Ama susturulan şey geri gelir; anlaşılan şey yerini değiştirir.

Benzer Gönderiler