Sevilen Birini Kaybettikten Sonra Suçluluk Hissetmek Neden Olur?

Yasın içindeki suçluluk, çoğu zaman gerçekte yapılmış bir kötülükten değil, kaybın geri döndürülemezliği karşısında zihnin kontrol arayışından doğar.

Sevdiğiniz birini kaybettikten sonra zihninizin sürekli son konuşmanıza dönmesi, hastalığı sırasında yaptıklarınızı ve yapamadıklarınızı incelemesi, “Daha erken fark edebilir miydim?”, “O gün yanında olsaydım sonuç değişir miydi?”, “Neden daha sık aramadım?”, “Son söylediğim cümle neden böyleydi?” veya “Ben yaşamaya devam ederken onun artık burada olmaması adil mi?” gibi sorular üretmesi yas sürecinde oldukça sık karşılaşılan bir deneyimdir. İnsan, geri dönüşü olmayan bir kayıpla karşılaştığında yalnızca sevdiği kişiyi özlemez; geçmişte yaptığı seçimleri, ilişkinin eksik kalan taraflarını, dile getiremediği sevgiyi, açıkça konuşamadığı öfkeyi ve artık telafi edemeyeceğini düşündüğü anları da yeniden değerlendirmeye başlar. Bu nedenle yas sonrasında hissedilen suçluluk her zaman gerçekten yanlış bir şey yaptığınızı göstermez; çoğu zaman zihnin kaybı anlamlandırmaya, belirsizlikle baş etmeye ve yaşanan olay üzerinde geriye dönük bir kontrol kurmaya çalıştığını gösterir.

Psikolog Adem Öztürk yaklaşımında yas suçluluğu, kişiye hemen “Suçlu değilsiniz, kendinizi kötü hissetmeyin” denilerek kapatılması gereken anlamsız bir düşünce olarak ele alınmaz; çünkü bu tür bir teselli iyi niyetli olsa da kişinin iç dünyasında tekrar eden soruların hangi ilişkiye, hangi pişmanlığa, hangi öfkeye, hangi sorumluluk duygusuna ve hangi kayıp korkusuna bağlandığını açıklamaz. Suçluluk bazen gerçekten yapılmış bir davranışın vicdani değerlendirmesini içerirken, bazen insanın hiçbir zaman sahip olmadığı bir gücü geçmişte varmış gibi düşünmesinden, bazen sevilen kişiye karşı hissedilmiş kızgınlığı kabul etmekte zorlanmasından, bazen de yaşamaya devam etmenin kaybedilen kişiye sadakatsizlik gibi hissedilmesinden kaynaklanabilir. Kayıp sonrasında yaşanan yoğun duyguların psikoterapide nasıl ele alındığını kayıp ve yas terapisi sayfasında daha ayrıntılı biçimde inceleyebilirsiniz.

İLGİNİ ÇEKEBİLİR =>  Psikosomatik Ağrının Bedenin Ruhsal Sıkıntıyı Dile Getirme Yolu

Yas sırasında suçluluk hissetmek tek başına ruhsal bir bozukluk anlamına gelmez. Suçluluk, üzüntü, özlem, öfke, rahatlama, uyuşma, şaşkınlık ve zaman zaman olumlu duygular yaşayabilme gibi pek çok tepki yasın içinde bir arada bulunabilir. Bununla birlikte suçluluk zaman içinde daha gerçekçi bir değerlendirmeye dönüşmüyor, kişi kendisini sürekli cezalandırıyor, yaşamla bağ kurmayı ölen kişiye ihanet sayıyor, günlük işlevlerini sürdüremiyor veya kendine zarar verme düşünceleri geliştiriyorsa, yasın yanında depresyon, travma sonrası belirtiler ya da uzamış yas açısından profesyonel değerlendirme gerekebilir. Yas ile depresyonun hangi noktalarda birbirinden ayrıldığını yas ve depresyon arasındaki farklar başlıklı içerikte okuyabilirsiniz.

BU YAZIDA NELER VAR?

Yas Suçluluğu Nedir?

Yas suçluluğu, sevilen birinin ölümünden sonra kişinin kendisini yaptığı, yapmadığı, söylediği, söylemediği, düşündüğü veya hissettiği şeyler nedeniyle sorumlu tutmasıdır. Kişi ölümün tıbbi, doğal veya dışsal nedenlerini biliyor olsa bile duygusal olarak “Başka türlü davransaydım bu sonuç gerçekleşmeyebilirdi” düşüncesinden kurtulamayabilir. Bu suçluluk bazen ölümden önceki davranışlarla ilgilidir; kişinin yeterince zaman ayırmadığını, hastalık belirtilerini erken fark etmediğini, son tartışmada ağır konuştuğunu veya bakım sorumluluğunu daha iyi yerine getirebileceğini düşünmesi gibi. Bazen ölüm anına odaklanır; kişinin son anda yanında bulunamaması, telefonu duymaması, hastaneye daha erken gitmemesi veya vedalaşamaması suçluluğun merkezine yerleşebilir. Bazen de ölümden sonraki yaşamla ilgilidir; yeniden gülmek, seyahate çıkmak, yeni bir ilişki kurmak, ölen kişinin eşyalarını kaldırmak veya yalnızca bir gün boyunca onu düşünmemek bile kişiye sadakatsizlik gibi görünebilir.

Suçluluk duygusunun bu kadar güçlü olmasının nedenlerinden biri, yasın insanı geri döndürülemeyen bir gerçekle karşı karşıya bırakmasıdır. Günlük yaşamda bir hata yaptığımızda özür dileme, davranışı değiştirme, zararı onarma veya yeniden konuşma imkânımız bulunabilir; ölümden sonra ise ilişkiyi dış dünyada aynı biçimde sürdürme ve somut bir telafi gerçekleştirme imkânı ortadan kalkar. Zihin bu kapanmış kapının önünde tekrar tekrar aynı soruları sorar, çünkü sorunun cevabını bulursa geçmişi değiştirebileceğini değilse bile kaybın anlamsızlığını azaltabileceğini hisseder. Bu nedenle suçluluk bazen kişinin kendisini cezalandırdığı bir duygu olmasının yanında, kaybedilen kişiyle zihinsel bağı sürdürdüğü bir yol haline de gelebilir.

Geçmiş sahnelerin neden yeniden ve yeniden zihne geldiğini anlamaya çalışırken, hatırlamanın yalnızca hafızanın mekanik bir işlevi olmadığını dikkate almak gerekir; zihin özellikle tamamlanmamış, anlamlandırılamamış ve duygusal yoğunluğu yüksek deneyimleri tekrar tekrar işleme eğilimindedir.

Yas sırasında geçmiş anılara, söylenmemiş sözlere ve keşke düşüncelerine dönmeyi temsil eden eski fotoğraflar
Yas suçluluğu çoğu zaman tek bir olayı değil, ilişkinin tamamını geçmişin fotoğrafları üzerinden yeniden değerlendirme çabasını içerir.

Sevilen Birini Kaybettikten Sonra Suçluluk Neden Ortaya Çıkar?

1. Geriye Dönük Bilgelik Yanılgısı

Bir olay gerçekleştikten sonra sonucu biliyoruz ve geçmişteki işaretler bugünden bakıldığında çok daha açık görünmeye başlıyor; oysa olay yaşanırken aynı bilgiye, aynı zamana ve aynı duygusal mesafeye sahip değildik. Psikolojide geriye dönük bilgelik olarak adlandırılan bu eğilim, kişinin “Aslında bunu önceden görmem gerekirdi” diye düşünmesine neden olabilir. Örneğin sonradan ciddi bir hastalık olduğu anlaşılan yorgunluk, hastalık ortaya çıkmadan önce iş yoğunluğu, yaş, uykusuzluk veya başka pek çok olağan nedenle açıklanmış olabilir. Ölümden sonra ise bütün geçmiş belirtiler tek bir sonuca bağlanır ve kişi bugünkü bilgisiyle geçmişteki kendisini yargılar.

Bu noktada sorulması gereken soru yalnızca “Bugün bildiklerimle ne yapardım?” değildir; daha adil soru, “O gün sahip olduğum bilgi, zaman, güç, maddi imkân ve ruhsal kapasiteyle ne yapabilirdim?” sorusudur. Kişi geçmişteki kendisine bugünkü bilgeliği vermeden değerlendirme yaptığında, insani sınırlılıklarını ahlaki bir kusur gibi görebilir. Böylece pişmanlık, gerçekçi bir öğrenme alanı olmaktan çıkarak bitmeyen bir kendini yargılama sürecine dönüşür.

2. Kontrol Yanılsaması ve Belirsizliğe Tahammül Güçlüğü

Ölüm, insanın her şeyi kontrol edemediğini en açık biçimde gösteren deneyimlerden biridir. Hastalıklar ilerleyebilir, kazalar gerçekleşebilir, tıbbi müdahaleler her zaman istenen sonucu vermeyebilir ve insanlar bütün sevgilerine rağmen birbirlerini ölümden koruyamayabilirler. Bu gerçek oldukça sarsıcıdır; çünkü sevdiğimiz kişilerin başına gelen her şeyi kontrol edemediğimizi kabul etmek, dünyanın belirsiz ve kırılgan olduğunu da kabul etmeyi gerektirir. Suçluluk bu noktada paradoksal biçimde daha katlanılabilir bir açıklama sunabilir: “Benim hatamdı” düşüncesi çok acı vericidir, fakat aynı zamanda olayın tamamen kontrol dışı olmadığını düşündürür.

Başka bir ifadeyle kişi, “Ben farklı davransaydım her şeyi değiştirebilirdim” diye düşündüğünde kendisini ağır biçimde suçlar, ancak aynı düşünce ona olay üzerinde geriye dönük bir güç de verir. Oysa gerçek bazen çok daha çaresiz hissettirir: elinizden geleni yapmış olabilirsiniz ve yine de kayıp gerçekleşmiş olabilir. Yas suçluluğuyla çalışmak bu nedenle yalnızca kişinin suçsuz olduğuna ikna edilmesini değil, insanın sınırlılığını, ölümün kontrol edilemezliğini ve her sevginin kurtarmaya yetmeyebileceğini kabul etmeyi de içerir.

3. Karşı Olgusal Düşünceler ve Bitmeyen “Keşke”ler

Kayıp sonrasında zihin, gerçekleşen olayın alternatif senaryolarını üretir: “O gün hastaneye götürseydim”, “Başka bir doktor bulsaydım”, “Telefonu açsaydım”, “Onunla tartışmasaydım”, “Tatile gitmesine izin vermeseydim” veya “Daha uzun süre yanında kalsaydım” gibi düşünceler, yaşanan sonucun başka bir ihtimalle karşılaştırılmasıdır. Bu düşünme biçimi insanın deneyimlerinden ders çıkarmasına yardımcı olabilir; ancak ölümden sonra alternatif senaryo doğrulanamayacağı için zihin kesin bir cevaba ulaşamaz ve aynı soruya yeniden döner.

Hayatta kalan suçluluğunu bilişsel açıdan inceleyen Survivor Guilt: A Cognitive Approach çalışması, travmatik kayıplardan sonra kişilerin sorumluluklarını abartabildiğini, geriye dönük bilgiyle geçmiş kararları yargılayabildiğini ve kontrol edemeyecekleri sonuçlar için kendilerini suçlayabildiğini açıklar. Bu düşüncelerin varlığı kişinin mantıksız veya zayıf olduğunu göstermez; zihin, ağır bir olayı anlaşılır bir neden sonuç zincirine yerleştirmeye çalışmaktadır. Sorun, ihtimallerin zamanla mutlak gerçekler gibi kabul edilmesidir.

4. İlişkideki Tamamlanmamış Konular

Hiçbir yakın ilişki yalnızca sevgi, anlayış ve uyumdan oluşmaz; sevilen kişiye karşı zaman zaman öfke, kırgınlık, uzaklaşma isteği, yorgunluk ve hayal kırıklığı hissedilebilir. Ölüm bu karmaşık ilişkiyi bir anda sonlandırdığında, kişinin zihni çoğunlukla olumsuz anlara takılır ve bütün ilişkiyi son tartışma ya da söylenmiş ağır bir cümle üzerinden değerlendirebilir. Kişi, kaybettiği insanı sevmiş olmasının ona kızamayacağı anlamına geldiğini düşünüyorsa, geçmişte yaşadığı öfkeyi ölümle bağlantılı bir suç gibi algılayabilir.

Örneğin uzun süredir hasta olan bir yakınına bakım veren kişi, zaman zaman yorulmuş, yalnız kalmak istemiş veya bakım sorumluluğunun bitmesini düşünmüş olabilir. Ölümün ardından bu düşünceler “Ben onun ölmesini istedim” biçiminde yorumlanabilir. Oysa “Bu yük artık bitsin” düşüncesi her zaman “Bu insan ölsün” anlamına gelmez; çoğu zaman kişinin çok yorulduğunu, çaresiz kaldığını ve sürdüremediği bir sorumluluktan dinlenmeye ihtiyaç duyduğunu gösterir. Sevgi ile öfkenin, bağlılık ile uzaklaşma ihtiyacının aynı ilişkide bulunabilmesi insan ruhunun doğal karmaşıklığıdır.

5. Son Konuşmaya veya Son Karşılaşmaya Aşırı Anlam Yüklemek

Ölümden sonra ilişkinin son anı, bütün ilişkinin özetiymiş gibi algılanabilir. Son konuşmada tartışılmışsa kişi yıllarca süren sevgi ve bakım ilişkisini bir cümlenin gölgesinde bırakabilir; telefona cevap verememişse önceki yüzlerce temas görünmez hale gelebilir; hastanede son anda yanında bulunamamışsa hastalık boyunca verdiği bütün emek değersizmiş gibi hissedilebilir. Zihin final sahnesine büyük bir sembolik anlam verir, çünkü artık ardından yeni bir konuşma gelmeyecektir.

Oysa bir ilişkinin değeri son beş dakikaya, son mesaja veya son güne indirgenemez. İnsan ilişkileri yıllar boyunca tekrarlanan bakım, yakınlık, çatışma, onarım, paylaşım ve birlikte yaşanmış sıradan anlardan oluşur. Son anın acısı gerçektir, fakat o an ilişkinin bütün hakikatini tek başına temsil etmez. Yas çalışmasının önemli parçalarından biri, zihnin daraldığı bu son sahneden ilişkinin bütününe yeniden bakabilmektir.

6. Rahatlama Hissetmekten Suçluluk Duymak

Özellikle uzun ve ağır bir hastalık, yoğun bakım süreci, demans, sürekli ağrı veya yıllarca süren bakım sorumluluğunun ardından ölümle birlikte üzüntünün yanında rahatlama da ortaya çıkabilir. Kişi sevdiğinin artık acı çekmediğini düşünebilir, gece boyunca tetikte olma hali sona erebilir, bakım yükü azalabilir veya belirsizlik bitebilir. Bu rahatlama çoğu zaman büyük bir suçluluk doğurur, çünkü kişi “Rahatladıysam demek ki onu yeterince sevmiyordum” sonucuna ulaşabilir.

Oysa rahatlama sevginin yokluğunu değil, yaşanan sürecin ne kadar yorucu olduğunu gösterebilir. Bakım veren aile üyeleri üzerine yapılan araştırmalarda kayıp sonrasında üzüntü, suçluluk ve utancın yanında rahatlama duygusunun da görülebildiği bildirilmektedir. Birbirine zıt görünen duyguların aynı anda bulunması çelişki değil, yasın karmaşık doğasıdır. Sevdiğiniz kişinin ölümüne üzülürken onun acısının sona ermesine veya kendi bakım yükünüzün azalmasına rahatlamak mümkündür.

7. Hayatta Kalmaya ve Yaşamaya Devam Etmeye Dair Suçluluk

Aynı kazadan, afetten, saldırıdan veya hastalıktan biri kurtulurken bir başkasının ölmesi, hayatta kalan kişide “Neden o değil de ben?” sorusunu ortaya çıkarabilir. Bu deneyim hayatta kalan suçluluğu olarak adlandırılır ve tek başına ayrı bir tanı olmamakla birlikte travma sonrası stres, depresyon, kaygı ve uzamış yas belirtilerine eşlik edebilir. Kişi, hayatta kalmasını hak etmediğini düşünebilir, gelecekte mutlu olmayı reddedebilir veya kendi yaşamındaki başarıları kaybedilen kişiye yapılmış bir haksızlık gibi değerlendirebilir.

Bu suçluluğun yalnızca ortak bir felaketten sağ kurtulma durumunda görülmesi gerekmez. Kardeşini genç yaşta kaybeden biri yaş aldıkça, çocuk sahibi oldukça veya kardeşinin ulaşamadığı hayat aşamalarına ilerledikçe suçluluk hissedebilir. Eşini kaybeden biri yeniden ilişki kurduğunda, bir anne çocuğunu kaybettikten sonra diğer çocuklarıyla güldüğünde veya bir arkadaş grubunda biri öldükten sonra kalanlar yaşamlarına devam ettiğinde benzer bir duygu ortaya çıkabilir. Yaşamaya devam etmek, kaybedileni geride bırakmak veya onun hayatını değersizleştirmek değildir; çoğu zaman kurulan bağın kişinin içinde başka bir biçimde yaşamaya devam etmesidir.

8. Toplumsal ve Ailevi Beklentiler

Yas yalnızca bireysel duygularla yaşanmaz; aile, kültür, inanç, toplumsal roller ve çevrenin beklentileri suçluluğun biçimini etkileyebilir. “İyi bir evlat daha fazla ilgilenirdi”, “Gerçekten seven biri son ana kadar yanında kalırdı”, “Anne çocuğunu korumalıydı” veya “Ailenin güçlü kişisi dağılmamalı” gibi açık ya da örtük beklentiler, insanın gerçek kapasitesini aşan sorumluluklar yükleyebilir. Kişi yalnızca kendi vicdanıyla değil, içinde taşıdığı aile sesleri ve toplumsal yargılarla da mücadele eder.

Bazen çevrenin doğrudan suçlayıcı sözleri de yasın işlenmesini zorlaştırabilir. Hastalık sürecinde alınan kararlar, cenaze uygulamaları, miras meseleleri veya son dönemde kimin ne kadar ilgilendiği aile içinde tartışmaya dönüşebilir. Bu durumda suçluluk yalnızca içsel bir duygu değil, ilişkiler içinde sürekli yeniden üretilen bir baskı haline gelebilir. Kişinin gerçek sorumluluğuyla başkalarının ona yüklediği sorumluluğu ayırması, yas sürecinde önemli bir çalışmadır.

Suçluluk ile Pişmanlık Arasındaki Fark Nedir?

Suçluluk ve pişmanlık günlük dilde birbirinin yerine kullanılsa da duygusal etkileri farklı olabilir. Pişmanlık çoğunlukla belirli bir davranışa yönelir ve “Keşke bunu farklı yapsaydım” der; suçluluk ise zaman zaman kişinin bütün benliğine yayılarak “Ben kötü bir insanım” sonucuna dönüşebilir. Pişmanlık, geçmişteki davranışı değerlendirmeye ve gelecekte başka bir tutum geliştirmeye alan açabilirken, yaygın suçluluk kişiyi cezalandırmaya, yaşamdan geri çekilmeye ve sevgiye layık olmadığını düşünmeye götürebilir.

Değerlendirilen Alan Pişmanlıkta Daha Sık Görülen Yıkıcı Suçlulukta Daha Sık Görülen
Temel iç cümle “Bu davranışı farklı yapmayı isterdim.” “Ben kötü, değersiz veya affedilemez biriyim.”
Odak Belirli bir karar, söz veya davranış. Kişinin bütün karakteri ve yaşam hakkı.
Gerçeklikle ilişki O günün koşulları ve sınırlılıkları değerlendirilebilir. Bugünkü bilgi geçmişe uygulanır ve sorumluluk abartılabilir.
Sonuç Öğrenme, anlamlandırma, özür veya sembolik onarım isteği doğabilir. Kendini cezalandırma, mutluluğu reddetme ve yaşamdan çekilme görülebilir.
Zaman içindeki değişim Acı kalsa bile daha dengeli bir değerlendirmeye dönüşebilir. Aynı yargı kanıtlar değişse bile katı biçimde devam edebilir.

Bir davranışta gerçekten ihmal, kırıcı bir tutum veya verilmiş yanlış bir karar bulunmuş olabilir; yas çalışmasının amacı yaşanan her şeyi otomatik olarak masumlaştırmak değildir. Ancak sorumluluk ile sınırsız kendini cezalandırma aynı şey değildir. İnsan geçmişteki davranışını dürüstçe değerlendirebilir, üzgün olabilir, özür dileme imkânı kalmadığı için sembolik bir onarım yolu arayabilir ve yine de hayatının geri kalanını cezaya dönüştürmek zorunda olmadığını kabul edebilir.

Gerçekçi Suçluluk ile Çarpıtılmış Suçluluk Nasıl Ayrılır?

Gerçekçi suçluluk, kişinin davranışıyla ortaya çıkan sonuç arasında makul bir bağ bulunduğunda ve kişi o sırada farklı davranabilecek bilgiye, güce ve imkâna sahip olduğunda gündeme gelebilir. Çarpıtılmış suçlulukta ise kişi kontrol edemeyeceği bir hastalık, kaza, doğal afet veya başka bir insanın kararı için kendisini sorumlu tutabilir; bugünkü bilgisiyle geçmişteki belirsizliği yok sayabilir veya insanüstü bir öngörüye sahip olması gerektiğini düşünebilir. Elbette bu ayrım her zaman kolay değildir ve bazı olaylarda gerçek sorumluluk ile abartılmış sorumluluk iç içe geçebilir.

Yas Suçluluğunu Değerlendirmeye Yardımcı Düşünme Diyagramı

Kendimi hangi somut davranış nedeniyle suçluyorum?

O gün bugünkü bilgilerime gerçekten sahip miydim?

Olayın sonucunu belirleyen başka insanlar, tıbbi koşullar veya kontrol dışı etkenler var mıydı?

Aynı koşullardaki sevdiğim bir insanı benim kadar ağır yargılar mıydım?

Suçluluk bana bir şeyi onarma fırsatı mı veriyor, yoksa yalnızca kendimi cezalandırmamı mı sağlıyor?

Kaybettiğim kişi yaşamımın geri kalanını cezayla geçirmemi ister miydi?

Bu sorular suçluluğu anında ortadan kaldırmayabilir, çünkü suçluluk yalnızca mantıksal bir hata değildir; sevgi, kayıp, öfke, çaresizlik ve bağlılıkla iç içe geçen derin bir duygudur. Yine de düşüncenin mutlak bir hüküm olmaktan çıkıp incelenebilir bir deneyime dönüşmesini sağlar. Kişi “Ben suçluyum” cümlesi yerine “Zihnim şu anda kendimi sorumlu tutan bir açıklama üretiyor” diyebildiğinde, acıyla arasına küçük fakat önemli bir düşünme mesafesi koyabilir.

Hayatta Kalan Suçluluğu Nedir?

Hayatta kalan suçluluğu, bir insanın kendisi yaşamaya devam ederken başka bir kişinin öldüğü, yaralandığı veya ağır bir kayıp yaşadığı durumlarda ortaya çıkan yoğun sorumluluk ve adaletsizlik hissidir. Kişi hayatta kalmak için yanlış bir şey yapmamış olsa bile kendi yaşamını haksız bir ayrıcalık gibi görebilir. Özellikle savaş, deprem, trafik kazası, iş kazası, saldırı, salgın, toplu felaket veya aynı hastalığı yaşayan kişilerden yalnızca bazılarının iyileştiği durumlarda bu duygu belirginleşebilir.

Hayatta kalan suçluluğu çoğu zaman şu düşüncelerle görünür hale gelir: “Benim yerime o yaşamalıydı”, “Onu kurtarmak için daha fazlasını yapmalıydım”, “Ben gülerken onun ailesi acı çekiyor”, “Bu hayatı hak etmiyorum” veya “Yaşarsam onu unutmuş olurum.” Bu düşünceler kişinin başarılarını küçültmesine, ilişkilerden uzaklaşmasına, riskli davranışlarda bulunmasına veya kendisini iyi hissettiren her şeyi bilinçli biçimde reddetmesine yol açabilir. Hayatta kalan suçluluğunun travma sonrası stres ve başka ruhsal belirtilerle ilişkisini inceleyen klinik çalışmalar, duygunun yoğun ve kalıcı hale geldiği durumlarda profesyonel desteğin önemini göstermektedir.

Hayatta kalmak bir suç değildir ve kişinin yaşamını sürdürmesi, kaybedilen kişinin değerini azaltmaz. Ölümden sonra kurulan bağın tek biçimi acı çekmek değildir; kişinin öğrendiklerini yaşatması, ilişki içinde aldığı sevgiyi başka insanlara aktarması, anıları koruması ve kendi yaşamına devam etmesi de bağın sürdürülebileceği yollardır. Yasın dönüşmesi unutmak değil, hatıranın kişinin bütün hayatını dondurmadan taşınabileceği yeni bir yer bulmasıdır.

Bakım Veren Yakınlarda Suçluluk Neden Yoğun Olabilir?

Uzun süre hasta bir yakına bakım veren kişiler, ölümden sonra çoğu zaman bakım sürecinin her ayrıntısını yeniden incelerler. İlaçların saatinde verilip verilmediği, hekime yeterince soru sorulup sorulmadığı, daha farklı bir tedavinin denenip denenemeyeceği, hastanın isteklerinin ne kadar yerine getirildiği ve son günlerde yeterince sabırlı davranılıp davranılmadığı tekrar tekrar düşünülür. Bakım veren kişi çoğu zaman aylarca veya yıllarca fiziksel, ekonomik ve duygusal olarak zorlanmış olduğu halde, ölümden sonra yalnızca eksik gördüğü anları hatırlar.

Bakım verenlerin taşıdığı sorumluluk, gerçekte bir insanın tek başına taşıyabileceğinden çok daha büyük olabilir. Kişi hekim, hemşire, psikolog, eş, çocuk ve sürekli güçlü kalması gereken biri rollerini aynı anda üstlenmeye çalışmış olabilir. Yorgunluk nedeniyle sabırsız davranmış, bazen yalnız kalmak istemiş veya bakımın ne zaman sona ereceğini düşünmüş olması sevgisiz olduğu anlamına gelmez. İnsan bedeni ve zihni sınırsız bakım veremez; tükenmek, uyumak, yorulmak, öfkelenmek ve yardım istemek bakım veren kişinin insan oluşunun parçalarıdır.

Bazı ölümler, kişi kısa süreliğine odadan ayrıldığında, uyuduğunda veya eve gittiğinde gerçekleşebilir. Yakınları daha sonra “Yanında kalmalıydım” diye düşünebilir. Oysa ölümün tam anını öngörmek her zaman mümkün değildir ve bazı hastaların yakınları odadan ayrıldığında öldüğüne ilişkin bakım deneyimleri de bildirilir. Son anda yanında bulunamamak, hastalık boyunca sunulan sevgiyi ve bakımı silmez. İlişki yalnızca ölüm anından ibaret değildir.

Psikanalitik Açıdan Yas, Öfke ve Suçluluk

Psikanalitik bakış, sevilen birine karşı yalnızca olumlu duygular beslemediğimizi, yakın ilişkilerin sevgi kadar öfke, hayal kırıklığı, bağımlılık, kıskançlık ve uzaklaşma isteği de içerdiğini kabul eder. Ölümden sonra kişi ölen kişiye yönelik kızgınlığını taşımakta zorlanabilir; “Beni neden yalnız bıraktı?”, “Neden sağlığına dikkat etmedi?”, “Neden yardım kabul etmedi?” veya “Bütün sorumluluğu bana bıraktı” gibi düşünceler ortaya çıkabilir. Ancak kaybedilen kişiye kızmanın ayıp veya sadakatsiz olduğunu düşünen kişi, öfkeyi kendisine yöneltebilir ve suçluluk bu kabul edilemeyen öfkenin üzerini örtebilir.

Psikolog Adem Öztürk tarafından benimsenen varoluşçu psikanalitik psikoterapi çerçevesinde suçluluk yalnızca yanlış bir düşünce olarak düzeltilmez; kişinin kaybettiği insanla kurduğu ilişkinin tamamı, bu ilişkide ifade edilemeyen duygular, ölümün kişiye hatırlattığı kendi faniliği ve yaşamaya devam etmenin taşıdığı sorumluluk birlikte düşünülür. Kişi kimi kaybettiğini biliyor olabilir, fakat o kişiyle birlikte kendisinde neyin kaybolduğunu henüz fark etmeyebilir; güven duygusu, aile içindeki rolü, çocuklukla kurduğu bağ, gelecek planı veya kendisini değerli hissettiği bir ilişki konumu da kaybolmuş olabilir.

Suçluluk kimi zaman kaybedilen kişiyle bağı koruyan görünmez bir ip haline gelir. Kişi kendisini affederse onu unutacağını, mutlu olursa sevgisinin sahte olduğunu veya hayatına devam ederse ilişkinin gerçekten sona ereceğini hissedebilir. Bu durumda suçluluk yalnızca acı veren bir duygu değildir; aynı zamanda ayrılığı inkâr etmeden bağı sürdürmeye çalışan ruhsal bir çözüm haline gelir. Terapi, bu bağı kesmek yerine suçluluğun dışında da sürdürülebilecek bir hatırlama ve sevgi biçimi geliştirmeye alan açar.

Yas, suçluluk, öfke ve tamamlanmamış duyguların bireysel psikoterapide konuşulmasını temsil eden görsel
Psikoterapide suçluluk hemen susturulmaz; hangi ilişkiyi, öfkeyi, pişmanlığı ve ayrılık korkusunu taşıdığı anlaşılmaya çalışılır.

Yas Suçluluğu Döngüsü Nasıl Sürer?

Sevilen kişinin kaybı ve geri döndürülemezlik hissi

Geçmişteki konuşmaların, kararların ve eksik anların tekrar tekrar hatırlanması

“Farklı davransaydım sonuç değişirdi” düşüncesi

Sorumluluğun abartılması ve kontrol dışı etkenlerin görünmez hale gelmesi

Kendini cezalandırma, olumlu duygulardan kaçınma ve yaşamdan geri çekilme

Yeni deneyimlerin ve daha dengeli değerlendirmelerin oluşamaması

Suçluluğun kaybedilen kişiyle bağı sürdürmenin tek yolu gibi hissedilmesi

Döngünün yeniden başlaması

Bu döngüde kişi suçluluğu bıraktığında kaybettiği insanı da bırakacağını düşünebilir; bu nedenle çevresindeki insanların “Artık kendini suçlamayı bırak” demesi beklenen rahatlamayı sağlamaz. Zihin, suçluluğu sevginin kanıtı ve ilişkinin devamı gibi kullanmaya başlamışsa, onu bir anda terk etmek ikinci bir kayıp gibi hissedilebilir. Dönüşüm, kaybedilen kişiyle bağı yalnızca acı ve ceza üzerinden değil, anı, değer, şefkat, minnettarlık ve yaşamaya devam etme üzerinden de sürdürebilmeyi öğrenmekle oluşur.

Temsili Bir Örnek, Anekdot ve Kişisel Deneyim Anlatısı

Aşağıdaki örnek herhangi bir danışanın birebir yaşam öyküsünü yansıtmaz; mahremiyeti korumak amacıyla yas süreçlerinde karşılaşılan ortak deneyimlerden oluşturulmuştur. Uzun süredir kalp rahatsızlığı bulunan babasını kaybeden bir kişinin, ölümden önceki akşam babasının telefonunu yoğun bir iş toplantısı nedeniyle açamadığını düşünelim. Babası o gece hastaneye kaldırılmış ve ertesi gün hayatını kaybetmiş olsun. Kişi ölümün tıbbi nedenini bilmesine, yıllardır babasının kontrolleriyle ilgilenmesine ve hastalık boyunca elinden gelen desteği vermesine rağmen zihninde yalnızca açılmayan telefon kalabilir. “Telefonu açsaydım hastaneye daha erken giderdi”, “Sesinden kötü olduğunu anlardım” ve “Son kez konuşma fırsatını kaçırdım” düşünceleri bütün ilişkinin önüne geçebilir.

Bu örnekte suçluluk ilk bakışta tek bir telefon görüşmesiyle ilgilidir; ancak süreç derinleştikçe kişinin babasıyla ilişkisindeki başka duygular da ortaya çıkabilir. Babasının sağlık önerilerini dinlememesine duyduğu öfke, yıllardır ailenin sorumluluğunu taşımanın yorgunluğu, son dönemde daha bağımsız bir yaşam kurmak istediği için hissettiği çatışma ve babasının ölümünün kendi yaşlanma korkusunu görünür hale getirmesi bu tek telefonun etrafında birleşmiş olabilir. Kişi bütün bu karmaşık duyguların yerine “Telefonu açmadığım için oldu” cümlesini koyduğunda, anlaşılması zor bir ilişkiyi tek bir nedene indirger.

Bu duyguyu yaşayan birinin birinci tekil şahısla oluşturulmuş temsili iç anlatısı şöyle olabilir: “Herkes bana elimden geleni yaptığımı söylüyor, fakat bunu duyduğumda rahatlamıyorum. Çünkü rahatlamak sanki onu daha az sevdiğimi gösterecek. O gece telefonu açmadığım anı tekrar tekrar düşünüyorum. Bazen aslında onun hastalığının ağır olduğunu ve bunu değiştiremeyeceğimi biliyorum, fakat bunu kabul etmek daha korkutucu geliyor; çünkü o zaman hiçbir gücüm olmadığını da kabul etmem gerekiyor. Kendimi suçladığım sürece, sanki geçmişte hâlâ değiştirebileceğim bir şey varmış gibi hissediyorum.”

Suçluluk bu noktada kilitli bir kapının anahtarını cebinde aramaya benzer; kişi anahtarı bulursa geçmişe dönebileceğini hisseder, fakat kapının artık dış dünyada açılmadığını kabul etmek zorundadır. Yasın görevi anahtarı daha uzun süre aramak değil, kapının arkasında kalan ilişkiyi zihinde ve duyguda başka bir biçimde taşımayı öğrenmektir. Bu, unutmak anlamına gelmez; sevginin yalnızca telafi edilemeyen son ana değil, ilişkinin bütününe ait olduğunu yeniden görebilmek anlamına gelir.

Yas Sonrası Suçlulukla Baş Etmek İçin Neler Yapılabilir?

Suçluluğu Hemen Susturmak Yerine Somutlaştırın

“Her şey benim hatamdı” gibi geniş bir yargı, incelenmesi zor ve cezalandırıcıdır. Bunun yerine kendinizi tam olarak hangi davranış nedeniyle suçladığınızı yazabilirsiniz: “Son hafta iki kez aramadım”, “Hastaneye gitmekte bir saat geciktim” veya “Son konuşmada kızgın konuştum” gibi somut ifadeler, bütün benliğinizi mahkûm etmek yerine belirli bir olayı değerlendirmeye imkân verir. Ardından o gün sahip olduğunuz bilgiyi, koşulları, imkânları ve kontrolünüz dışındaki faktörleri ayrı ayrı düşünmek daha dengeli bir değerlendirme sağlayabilir.

Bugünkü Bilginizi Geçmişteki Kendinize Yüklemeyin

Ölümden sonra işaretler bir araya gelir ve olayın sonucu kaçınılmazmış gibi görünür; fakat geçmişte aynı işaretlerin farklı açıklamaları bulunmuş olabilir. Kendinize “O gün ne biliyordum?” ve “O gün gerçekten neyi öngörebilirdim?” sorularını sormak, bugünkü sonuç bilgisini geçmişteki kendinizden ayırmanıza yardım eder. Geçmişte verdiğiniz kararın bugün yanlış görünmesi, o gün kötü niyetle veya umursamazlıkla verildiği anlamına gelmeyebilir.

Kendinize Bir Yakınınıza Davrandığınız Gibi Davranın

Aynı olay sevdiğiniz bir arkadaşınızın başına gelse ona ne söylerdiniz? Onu bütün sonuçtan sorumlu tutar mıydınız, yoksa elindeki bilgi ve koşulları da hesaba katar mıydınız? Yas suçluluğunda kişiler çoğu zaman kendilerine, başka hiçbir insana uygulamayacakları kadar sert bir ahlaki ölçü uygularlar. Öz şefkat yapılanları inkâr etmek veya sorumluluktan kaçmak değildir; insanın kendi sınırlılıklarını da gerçekliğin bir parçası olarak kabul etmesidir.

Söylenmemiş Sözler İçin Sembolik Bir Alan Oluşturun

Özür dilemek, teşekkür etmek, öfkenizi anlatmak veya vedalaşmak için dış dünyada yeni bir konuşma yapılamayabilir, ancak mektup yazmak, mezar başında konuşmak, anı defteri oluşturmak, kaybedilen kişinin önem verdiği bir değeri sürdürmek veya onun adına anlamlı bir davranışta bulunmak, tamamlanmamış duygulara sembolik bir ifade alanı sağlayabilir. Bu uygulamalar geçmişi değiştirmez, fakat söze dökülemeyen deneyimin yalnızca zihinsel tekrar halinde kalmasını azaltabilir.

Suçluluğu Sevginin Tek Kanıtı Haline Getirmeyin

Kaybettiğiniz kişiyi hatırlamanın, sevmenin ve bağınızı sürdürmenin tek yolu acı çekmek değildir. Onun size öğrettiği bir değeri yaşatmak, birlikte yaptığınız bir etkinliği sürdürmek, anılarını aile içinde paylaşmak, fotoğraflarına bakmak, adına yardım yapmak veya günlük yaşamınızda ondan taşıdığınız özellikleri fark etmek de ilişkinin devam eden biçimleri olabilir. Kendinizi cezalandırmaktan vazgeçmeniz, onu unutmanız anlamına gelmez.

Ritminize Saygı Gösterin

Yas düz bir çizgi halinde ilerlemez; suçluluk bazı günler daha hafifken yıldönümleri, doğum günleri, hastane görüntüleri, belirli kokular, müzikler veya aile buluşmalarıyla yeniden yoğunlaşabilir. Duygunun geri gelmesi başa döndüğünüz anlamına gelmez. Yasın dalgalar halinde hareket etmesi, kişinin kaybı farklı yaşam dönemlerinde yeniden anlamlandırmasının doğal bir sonucudur.

Suçluluğun Yaşamınızı Cezaya Çevirip Çevirmediğine Bakın

Kendinize iyi gelen her şeyi reddediyor, yeni ilişkiler kurmuyor, başarılarınızı küçültüyor, sağlık bakımınızı ihmal ediyor veya yaşamınızın geri kalanını ölen kişiye ödenen bir bedel gibi geçiriyorsanız, suçluluk artık geçmişi değerlendirmekten çok bugünü yok etmeye başlamış olabilir. Kaybedilen kişiyle bağ kurmak ile kendi yaşam hakkınızı reddetmek aynı şey değildir. Birebir ve güvenli bir çalışma alanının nasıl ilerlediğini bireysel psikoterapi sayfasında inceleyebilirsiniz.

Yas suçluluğunun zaman içinde anlamlandırılması ve yaşamla yeniden bağ kurulmasını temsil eden orman yolu
Yasın dönüşmesi, kaybedileni geride bırakmak değil, onunla kurulan bağı kişinin yaşamını dondurmadan taşıyabileceği yeni bir yol bulmaktır.

Ne Zaman Profesyonel Destek Alınmalı?

Yas sırasında suçluluk yaşamak tek başına psikoterapi zorunluluğu oluşturmaz; birçok kişi yakınlarının desteği, kültürel ve inançsal ritüeller, zaman ve kendi ruhsal kaynaklarıyla suçluluğunu daha dengeli bir biçimde değerlendirebilir. Ancak suçluluk haftalar ve aylar boyunca aynı katılıkta devam ediyor, kaybın bütün anılarını gölgeliyor, kişinin çalışmasını, uyumasını, beslenmesini ve ilişkilerini sürdürmesini engelliyor, yoğun travmatik görüntülerle birlikte ortaya çıkıyor veya kendini cezalandırma davranışlarına dönüşüyorsa profesyonel destek anlamlı olabilir.

Psikolog Adem Öztürk ile yürütülebilecek çalışmada amaç kişiyi hızlıca suçsuz olduğuna ikna etmek veya kaybı geride bırakmaya zorlamak değildir; kişinin kendisini neden bu kadar ağır yargıladığı, hangi duyguların suçluluğun altında kaldığı, kaybedilen kişiyle kurulan bağın nasıl devam ettiği ve yaşamaya başlamanın neden ihanet gibi hissedildiği güvenli bir ilişkide ele alınabilir. Psikoterapiye başlamak için kesin bir tanı almak ya da suçluluğun dayanılmaz hale gelmesini beklemek gerekmez.

Farklı şehirde yaşayan veya yüz yüze görüşmeye düzenli ulaşmakta zorlanan kişiler online psikoterapi seçeneğini değerlendirebilir. Görüşmede sizden yaşadığınız her şeyi sırayla anlatmanız, suçluluğun gerçekçi olup olmadığına önceden karar vermeniz veya kaybın anlamını tek başınıza çözmüş olmanız beklenmez; ilk buluşmanın nasıl ilerlediğini sık sorulan sorular sayfasında okuyabilir, uygun görüşme zamanı için iletişim ve randevu sayfasını kullanabilirsiniz.

Suçluluk yoğun değersizlik, yaşama hakkınız olmadığı düşüncesi, kendinize zarar verme isteği veya intihar planıyla birlikte görülüyorsa bunu yalnızca yasın olağan bir parçası olarak değerlendirmemek gerekir. Yakın risk bulunuyorsa yalnız kalmamak, güvendiğiniz bir kişiye durumu açıkça anlatmak ve en yakın acil sağlık kuruluşuna başvurmak önemlidir.

Yas, kayıp ve suçluluk duygularının psikoterapi görüşmesinde ele alınmasını temsil eden psikolog çalışma ortamı
Profesyonel destek, suçluluğu küçültmeden kişinin gerçek sorumluluğunu, insani sınırlılıklarını ve kaybedilen kişiyle kurduğu bağı birlikte düşünmesine yardımcı olabilir.

Sık Sorulan Sorular

1. Sevdiğim birini kaybettikten sonra suçluluk hissetmem normal mi?

Evet, suçluluk yas sırasında sık karşılaşılabilen duygulardan biridir. Kişi yaptığı ve yapmadığı şeyleri yeniden değerlendirebilir, son konuşmalara takılabilir veya farklı davransaydı ölümün engellenebileceğini düşünebilir. Bununla birlikte duygunun yaygın olması, her suçluluk düşüncesinin gerçeği yansıttığı anlamına gelmez. Sorumluluğun gerçekçi biçimde değerlendirilmesi gerekir.

2. Son anında yanında olmadığım için kendimi suçlamalı mıyım?

Bir insanın ölüm anını kesin biçimde öngörmek çoğu zaman mümkün değildir. Son anda yanında bulunamamak, hastalık veya yaşam boyunca verdiğiniz sevgiyi, ilgiyi ve bakımı ortadan kaldırmaz. Zihin son ana büyük anlam yükleyebilir, ancak ilişkiniz yalnızca o andan oluşmaz. Suçluluk kalıcı hale geliyorsa bu anın sizin için taşıdığı anlamın konuşulması yararlı olabilir.

3. Kayıptan sonra rahatlamak sevgisizlik midir?

Hayır. Uzun süren hastalık, bakım sorumluluğu, belirsizlik ve sevilen kişinin acı çektiğini görmek son derece yorucudur. Ölümün ardından hem yoğun üzüntü hem de acının veya bakım yükünün sona ermesine ilişkin rahatlama aynı anda yaşanabilir. Rahatlama sevginin yokluğunu değil, sürecin ne kadar ağır olduğunu gösterebilir.

4. Kendimi affedersem kaybettiğim kişiyi unutmuş olur muyum?

Kendinizi affetmek unutmak anlamına gelmez. Bağı yalnızca suçluluk ve ceza üzerinden sürdürmek zorunda değilsiniz. Anıları korumak, kişinin değerlerini yaşatmak, ondan öğrendiklerinizi hayatınıza taşımak ve sevgiyle hatırlamak da ilişkinin devam eden biçimleridir. Acının azalması sevginin azaldığını göstermez.

5. Yas suçluluğu psikoterapiyle azalabilir mi?

Psikoterapi suçluluğun gerçek sorumluluk, geriye dönük bilgi, kontrol yanılsaması, bastırılmış öfke, hayatta kalan suçluluğu veya tamamlanmamış ilişki meseleleriyle bağlantısını anlamaya yardımcı olabilir. Amaç kişiye hazır bir affetme cümlesi vermek değil, suçluluğun yaşam öyküsündeki anlamını çalışmak ve kişinin kaybedilen kişiyle bağını kendisini cezalandırmadan sürdürebilmesine alan açmaktır.

İnsanlar Bunları da Sordu

Ölen kişiye kızmak normal midir?

Evet. Yas yalnızca özlem ve üzüntüden oluşmaz; kişi kendisini yalnız bıraktığı, sağlık önerilerini dinlemediği, yardım kabul etmediği veya ardında ağır sorumluluklar bıraktığı için ölen kişiye kızabilir. Bu öfke sevgisizlik anlamına gelmez. Öfkenin kabul edilememesi bazen duygunun kişinin kendisine yönelerek suçluluğa dönüşmesine neden olabilir.

“Keşke” düşünceleri ne zaman azalır?

Yas için herkes adına geçerli kesin bir süre yoktur. “Keşke” düşünceleri kaybın ilk döneminde yoğun olabilir ve zamanla daha gerçekçi bir değerlendirmeye dönüşebilir. Düşünceler aylar boyunca aynı şiddette sürüyor, kişinin bütün gününü kaplıyor ve işlevlerini bozuyorsa profesyonel destek alınması yararlı olabilir.

Bir yakınımın ölümünü engelleyemediğim için suçlu muyum?

Bir ölümü engelleyememek ile ölümden sorumlu olmak aynı şey değildir. Hastalık, tıbbi sınırlılıklar, başka insanların kararları, kazalar ve öngörülemeyen koşullar çoğu zaman kişinin kontrolü dışındadır. Sorumluluk değerlendirilirken yalnızca sonuç değil, olay anındaki bilgi, niyet, yetki ve gerçek müdahale imkânı dikkate alınmalıdır.

İntihar sonucu kayıplarda suçluluk neden daha yoğun olabilir?

İntihar sonucu yaşanan kayıplarda yakınlar işaretleri fark edip etmediklerini, son konuşmalarını ve farklı davranırlarsa sonucu değiştirip değiştiremeyeceklerini yoğun biçimde sorgulayabilirler. Bununla birlikte bir insanın intihar davranışı tek bir konuşma, kişi veya olayla açıklanamayacak kadar karmaşıktır. Böyle bir kaybın ardından yoğun suçluluk, travmatik görüntüler ve kendine zarar verme düşünceleri bulunuyorsa uzman desteği özellikle önemlidir.

Ölen kişiye mektup yazmak faydalı olabilir mi?

Mektup yazmak, söylenmemiş sözlere, özre, öfkeye, minnettarlığa ve vedaya sembolik bir ifade alanı sağlayabilir. Herkeste aynı etkiyi oluşturmaz ve yoğun duyguları harekete geçirebilir; kişi kendisini hazır hissettiğinde kendi başına veya psikoterapi sürecinde kullanabilir. Mektubun amacı geçmişi değiştirmek değil, içeride tekrar eden duygulara dil kazandırmaktır.

Suçluluk Her Zaman Gerçek Sorumluluğun Kanıtı Değildir

Sevilen birini kaybettikten sonra suçluluk hissetmek, insanın ölümün geri döndürülemezliği ve kendi sınırlılığıyla karşılaşmasının en zor biçimlerinden biridir. Zihin kaybı anlamlandırmak için geçmişi yeniden kurar, alternatif senaryolar üretir, son konuşmaya büyük anlam yükler ve bugünkü bilgiyi geçmişteki kişinin elindeymiş gibi kullanabilir. Kimi zaman gerçekten pişman olunan bir davranış vardır, kimi zaman ise kişi hastalığı, kazayı, başka bir insanın kararını veya ölümün kendisini kontrol edebileceğine inanarak taşıyamayacağı kadar büyük bir sorumluluk üstlenir.

Suçluluğun azalması, kaybedilen insanın unutulması veya ilişkinin değersizleşmesi anlamına gelmez. Yasın dönüşmesi, kişinin artık üzülmemesi değil, üzüntü, sevgi, öfke, pişmanlık ve güzel anıları aynı ilişkinin parçaları olarak taşıyabilmesidir. İnsan geçmişteki kendisini bugünkü bilgisiyle yargılamadan sorumluluğunu değerlendirebilir, gerçekten pişman olduğu şeyler için sembolik bir onarım geliştirebilir ve kontrol edemediği sonuçların bütün yükünü taşımaktan vazgeçebilir.

Psikolog Adem Öztürk yaklaşımında yas çalışmasının amacı kişiye “Artık üzülme” veya “Kendini affet” biçiminde hazır bir sonuç vermek değildir; suçluluğun hangi sevgiyi, öfkeyi, çaresizliği, sadakati ve ayrılık korkusunu taşıdığını birlikte düşünmektir. Bazen kişinin kendisini cezalandırmayı bırakması, kaybettiği insanı bırakması değil, o insanla kurduğu bağı daha gerçek, daha bütünlüklü ve yaşamı tamamen durdurmayan bir yerde taşımaya başlamasıdır.

Psikolog Adem Öztürk ile yürütülen psikoterapi sürecinde kaybedilen kişiyi unutmanız veya suçluluğunuzu bir anda ortadan kaldırmanız beklenmez; söz konusu olan, geri döndürülemeyen geçmişin bugünkü yaşamınızı bütünüyle yönetmediği, sevginin ceza dışında da taşınabildiği ve yaşamaya devam etmenin kaybedilene ihanet olarak görülmediği yeni bir içsel konumun zaman içinde oluşabilmesidir.

Similar Posts