Bir yakınını kaybeden hemen herkes, bir noktada suçluluk duyuyor. Bunu söyleyen kişi genellikle utanarak söylüyor, sanki kendine ait bir kusuru itiraf ediyormuş gibi. Oysa bu duygunun bu kadar yaygın olması, onun bir kusur değil, kaybın yapısına ait bir şey olduğunu düşündürüyor.
Dikkat çeken şu: suçluluk, gerçekten bir kusur işlenip işlenmediğinden büyük ölçüde bağımsız. Yıllarca bakan da suçluluk duyuyor, uzakta olan da. Son gün başında olan da, yetişemeyen de. Demek ki bu duygunun kaynağı yapılanlar değil, başka bir yerde.
Aldığı biçimler
Yakınmalar birkaç kalıpta toplanıyor. Bir kısmı yapılanlara dair: o gün tartışmasaydık, o sözü söylemeseydim. Bir kısmı yapılmayanlara: daha sık arasaydım, o hafta gitseydim, doktora götürmekte geç kaldım.
Bir de üçüncü bir grup var ve en zor söylenen o: hissedilenlere dair suçluluk. Yeterince üzülmemiş olmak. Cenazede ağlayamamak. Bir hafta sonra kendini gülerken bulmak. Bunlar dile getirildiğinde kişi genellikle sesini alçaltıyor.
Rahatlamanın suçluluğu
Uzun bir hastalıktan sonra gelen ölümlerde sık karşılaştığım bir şey var: kişi rahatladığını fark ediyor ve bu rahatlama onu dehşete düşürüyor.
Bunu söylemek çok zor, çünkü kulağa canavarca geliyor. Sevdiğim insan öldü ve ben rahatladım. Oysa rahatlayan şey, ölüme değil, bitmek bilmeyen bir sürece verilen tepkidir. Aylarca süren hastane, bakım, uykusuzluk, her telefonda irkilme, sürekli beklemek. Bunlar bittiğinde beden rahatlar; bu, ölenin gitmesine sevinmek değildir.
Bunun söylenebileceği bir yer olması çoğu zaman büyük fark yaratıyor. Söylenemediğinde kişi rahatladığını kendinden de saklamaya çalışıyor, sakladıkça suçluluk büyüyor ve yas bir yerde takılıyor.
Suçluluk ile çaresizlik arasında
Bu meselenin en can alıcı yeri bence burası. Suçluluk acı verir, ama bir şeyi de sağlar: bir failin varlığını.
Eğer bir şeyi ben yanlış yaptıysam, o şey yapılabilir bir şeydi demektir. Doğru yapılsaydı sonuç değişebilirdi. Bu düşünce ne kadar acı verirse versin, alternatifinden katlanılırdır. Alternatifi şudur: hiçbir şey yapılamazdı, kimsenin elinde değildi, sevdiğim insan hiçbir sebep olmadan gitti ve bu benim ya da bir başkasının kudretinin tümüyle dışındaydı.
İnsan zihni bu ikinciye zor dayanıyor. Rastlantıya inanmak, kendini suçlamaktan daha korkutucu. Bu yüzden suçluluk çoğu zaman bir hata itirafı değil; dünyanın öngörülemezliğine karşı kurulmuş bir savunmadır. Kişi kendini suçlayarak, evrenin keyfî olmadığını kendine kanıtlar.
Bunu fark etmek suçluluğu ortadan kaldırmıyor. Ama neyi koruduğunu görmek, onu daha az mutlak kılıyor.
Kimseyi saf biçimde sevmeyiz
Yakın ilişkilerin hiçbiri tek renkli değil. En sevdiğimiz insanlara zaman zaman kızarız, onlardan sıkılırız, yokluklarını hayal ederiz. Bunlar sevginin karşıtı değil, sevginin bileşenleri. İlişki sürerken bu iki yan birbirini dengeler; bugün kızarız, yarın barışırız.
Ölüm bu dengeyi dondurur. Artık barışılacak bir yarın yoktur. Geriye kalan olumsuz duygular telafi edilemez hale gelir ve tam da bu yüzden dayanılmaz olur. Kişi, ölen kişiye duyduğu kızgınlığı hatırladığında kendini affedilmez bulur.
Oysa o kızgınlık ilişkinin sıradan bir parçasıydı. Sorun kızgınlığın varlığı değil, ölümün onu bir hükme dönüştürmesi. Ölen kişiye kızmış olmak, onu az sevmiş olmak anlamına gelmiyor. Yas ile depresyon arasındaki fark üzerine yazdığımda da değinmiştim: bu öfke söze gelemediğinde yerini kişinin kendine yönelttiği bir suçlamaya bırakabiliyor.
Son konuşma
Yasın etrafında en çok dönülen yer genellikle son karşılaşma oluyor. Ne dedim, ne demedim, telefonu nasıl kapattım.
Bunun böyle olması anlaşılır. Son konuşma, elimizde kalan tek noktadır ve bütün ilişkiyi temsil eder hale gelir. Ama bir ilişki son beş dakikasından ibaret değildir. Yıllar süren bir bağın hükmü, o bağın en dikkatsiz anında verilmez.
Klinikte yararlı bulduğum bir soru şu: o son konuşmayı, ölmeyeceğini bilseydiniz nasıl hatırlardınız. Cevap genellikle “hiç hatırlamazdım” oluyor. Sıradan bir konuşmayı ağırlaştıran şey içeriği değil, sonrasında olan.
Takılıp kalan suçluluk
Suçluluğun bir süre eşlik etmesi olağan. Zamanla yumuşar; kişi kendini affetmeye değil, olanı olduğu gibi görmeye başlar.
Takılıp kaldığını gösteren birkaç işaret var. Aynı sahne aylardır aynı biçimde tekrarlanıyorsa. Kişi kendini cezalandıracak biçimde yaşamaya başlamışsa; sevdiği şeylerden vazgeçiyor, kendine iyi gelecek şeyleri hak etmediğini düşünüyorsa. Ya da kaybın üzerinden uzun zaman geçtiği halde hiçbir şey yerinden kımıldamamışsa.
Burada söylemem gereken bir şey daha var. Suçluluk bazen kişinin kendi hayatına son verme düşüncesine bağlanabiliyor. Böyle bir düşünce varsa randevu beklemeyin. 112’yi arayın ya da en yakın acil servise başvurun.
Bunun dışında, suçluluğun konuşulacak bir yer bulması çoğu zaman yeterli oluyor. Çünkü bu duygunun en ağır yanı içeriği değil, yalnız taşınıyor olması. Çevredekiler genellikle iyi niyetle “senin suçun değildi” der ve konuyu kapatır. Bu cümle doğru olabilir ama işe yaramaz, çünkü kişi zaten bunu biliyordur. Bilmesi yetmiyordur.
Yararlı olan, suçluluğu çürütmeye çalışmak değil; neyi koruduğunu birlikte anlamak.
