Siste bir yol (Sinthujan Thangavelu / Unsplash)
Bu soru bana genellikle şu biçimde geliyor: yaşadığım şey normal bir yas mı, yoksa depresyona mı girdim. Sorunun altında bir kaygı var; kişi kendi acısının meşru olup olmadığını bilmek istiyor. Ne kadar süre üzülmeye hakkı olduğunu, hangi noktadan sonra artık bir sorun sayılacağını soruyor.
Bu soruya bir süre ya da bir belirti sayısıyla cevap vermek istemiyorum. Vermeye kalksam da işe yaramazdı, çünkü ayrım orada değil. Yas ile depresyonu birbirinden ayıran şey acının şiddeti ya da uzunluğu değil; kaybın nereye düştüğü.
Freud’un yaptığı ayrım
Freud, 1917 tarihli Yas ve Melankoli yazısında bu iki hali yan yana koyar ve aralarındaki farkı tek bir cümleye sığdırır: yasta dünya yoksullaşır ve boşalır, melankolide yoksullaşan ve boşalan kişinin kendisidir.
Bu cümle üzerinde durmaya değer. Yas tutan biri için hayat tatsızlaşır; sokaklar, evler, alışkanlıklar anlamını yitirir. Ama kişi kendisi hakkındaki kanaatini korur. Acı çekiyordur, oysa kendini değersiz bulmuyordur. Melankolide olan bu değildir. Orada boşalan dış dünya değil, kişinin kendisidir. Kendini yetersiz, suçlu, bir yük olarak görmeye başlar. Bunları söylerken de abartmıyordur; gerçekten öyle olduğuna inanıyordur.
Bugün depresyon dediğimiz halin tamamı Freud’un melankolisi değil elbette; tanı kategorileri o günden bu yana defalarca yeniden çizildi. Ama bu ayrım, kategorilerden bağımsız olarak, hâlâ ayırt edici bir soru veriyor elimize: acı nereye yerleşti? Kaybedilen şeye mi, yoksa kaybeden kişiye mi?
Kimi kaybettiğini bilmek, neyi kaybettiğini bilmek değildir
Freud’un aynı yazıda yaptığı ikinci bir ayrım daha var ve bence asıl işleyen o. Yas tutan kişi kimi kaybettiğini bilir. Melankolik de çoğu zaman kimi kaybettiğini bilir, ama o kişide neyi kaybettiğini bilmez.
Bu ilk bakışta bilmece gibi durabilir, oysa gündelik bir şeyi anlatıyor. Bir insan öldüğünde yalnızca o insan gitmez. Onunla birlikte, kişinin kendisine dair taşıdığı bir şey de gider. Birinin gözünde belli biri olmak, birinin beklentisiyle tanımlanmak, birine karşı borçlu ya da haklı olmak; bunların hepsi o ilişkinin içinde tutuluyordu. O ilişki bittiğinde kişi yalnızca bir yakınını değil, kendine ait bir zemini de kaybeder.
Yas, çoğu zaman bu ikinci kaybın fark edilmesiyle ilerler. Kişi ağladığı şeyin yalnızca ölen kişi olmadığını, kendisinin de bir parçasını gömmekte olduğunu görmeye başlar. Bunu görmek acıyı azaltmaz; ama acıyı anlaşılır kılar. Anlaşılmayan acı yerinde kalır ve çürür.
Suçlama nereye gidiyor
Kayıptan sonra beliren kendini suçlama hali dikkat çekicidir. Kişi kendisine yönelttiği ithamları sıralar: yeterince ilgilenmedim, o gün gitmeliydim, son konuşmamızda söylediğim şey yanlıştı.
Freud’un bu noktada söylediği şey rahatsız edicidir ve tam da bu yüzden değerlidir: bu suçlamaları dinlediğinizde, çoğunun aslında kaybedilen kişiye ait olduğunu fark edersiniz. Kişi kendisini, öteki için hazırladığı sözlerle suçlamaktadır. Öfke sahibini bulamadığı için sahibini değiştirmiştir.
Bu neden olur? Çünkü ölmüş birine kızmak neredeyse imkânsızdır. Kızgınlığın kendisi bir suç gibi görünür. Beni bıraktın, hazırlıksız gittin, bu yükü bana bıraktın demek, sevginin diliyle bağdaşmaz. Böylece öfke yer değiştirir ve kişinin kendisine döner. Klinikte bu öfkenin adının konabildiği yerde çoğu zaman bir gevşeme olur; suçluluk, muhatabını bulduğunda hafifler.
Yasın bir süresi var mı
Yasa süre biçen her ölçüt bana kuşkulu geliyor. İnsanlar birbirini aynı ölçüde sevmiyor, aynı biçimde bağlanmıyor, aynı şeyleri kaybetmiyor. Kırk yıllık bir evliliğin ardından gelen boşlukla, hiç konuşulamamış bir babanın ölümünün ardından gelen boşluk aynı takvimle ölçülemez.
Yine de zamanla ilgili söylenebilecek bir şey var, ama süreyle değil yönle ilgili. Yas ilerleyen bir süreçtir. Acı azalmasa bile biçim değiştirir; kişi kaybettiğiyle konuşmanın yeni bir yolunu bulur, hatırlamak dayanılır hale gelir, hayat yeniden bir şeyler talep etmeye başlar ve kişi bu talebe zaman zaman cevap verebilir. Donmuş olan yas ilerlemez. Aylar geçer, hiçbir şey yer değiştirmez; kişi kaybın olduğu andaki haliyle durur.
Bir de tersi vardır ve daha az konuşulur: hiç yas tutulmaması. Kişi cenazeden sonra hemen işine döner, kimseye dert anlatmaz, güçlü kalır. Herkes ona hayran olur. Aylar ya da yıllar sonra, ilgisiz görünen bir olayın ardından bir çöküş gelir. Tutulmamış yas ortadan kalkmaz; ödemesi ertelenmiş bir borç gibi bekler.
Yas bir hastalık değildir
Bunu vurgulamak istiyorum, çünkü son yıllarda yasın giderek daha çok tedavi edilmesi gereken bir durum gibi konuşulduğunu görüyorum. Sevdiğini kaybeden birinin uzun süre acı çekmesi bir bozukluk değildir. Ağlamak, uyuyamamak, iştahın kesilmesi, bir süre kimseyi görmek istememek yasın kendisidir.
Bir insanın acısını hızla normalleştirmeye çalışmak, çoğu zaman acıyı çeken kişi için değil, çevresindekilerin rahatı için yapılır. Yas tutan biri etrafındakileri huzursuz eder; onun bir an önce eski haline dönmesi herkesi rahatlatır. Bu baskı iyi niyetle kurulur ve tam da bu yüzden fark edilmesi zordur.
Ne zaman yardım almak gerekir
Buna rağmen bazı durumlar var ki orada beklemek doğru olmaz. Kişi kendi hayatına son vermeyi düşünüyorsa, gündelik işlerini uzun süredir sürdüremiyorsa, alkol ya da ilaç kullanımı artmışsa, ya da kaybın üzerinden uzun zaman geçtiği halde hiçbir şey yerinden kımıldamamışsa, orada bir yere başvurmak gerekir.
Kendine zarar verme düşüncesi varsa bu acil bir durumdur ve beklemeye gelmez. Böyle bir halde en yakın acil servise başvurmak ya da 112’yi aramak gerekir.
Bunların dışında, bir yerde konuşmak isteyip istemediğiniz sizin kararınız. Yas tutmak için terapiye ihtiyaç yoktur; insanlar binlerce yıldır birbirlerini gömüyor ve yaslarını çoğunlukla kendi çevrelerinde tutuyorlar. Ama bazı kayıplar konuşulacak bir yer bulamaz. Söylenemeyecek şeyler taşıyan bir yas, kimseye anlatılamayan bir öfke ya da adı konmamış bir suçluluk varsa, bunun için ayrılmış bir yer işe yarar.
Yasın amacı unutmak değildir. Kaybedilen kişiyle kurulan bağın biçim değiştirmesi, kişinin onu içinde taşıyabilecek bir yer bulmasıdır. Bu olduğunda acı geçmez; ağırlığı taşınabilir hale gelir.
