Kalabalıktan Sonra Ne Oluyor

Bu soruyu soran kişi çoğu zaman bir cevabı ötekine yeğliyor. İçedönüklük çıkarsa rahatlayacak, çünkü o bir huy; öyleyim, olur biter. Sosyal kaygı çıkarsa bir sorun var demektir ve düzeltilmesi gerekecektir.

Sorunun içindeki bu varsayımı işaretlemek istiyorum, çünkü asıl mesele orada. İkisinin de bir sorun olması gerekmiyor; ikisi de bir sorunun içinde durabiliyor. Ayrım kişinin nasıl davrandığında değil, davranırken içinde ne olup bittiğinde.

İçedönüklük bir eksiklik değil

Bir insanın kalabalıkta yorulması, uzun bir toplantıdan sonra tek başına kalmak istemesi, birkaç kişiyle derin konuşmayı otuz kişiyle yüzeysel konuşmaya yeğlemesi bir kusur değil. Yalnızca enerjisinin nereden geldiğiyle ilgili bir mesele.

İçedönük biri kalabalıktan ayrıldığında rahatlar ve mesele orada kapanır. Eve döner, kimseye ne düşündüğünü sormaz, konuşmaları kafasında yeniden kurmaz. Yorulmuştur, dinlenir. Ertesi gün o akşamı hatırlamaz bile.

Bunun neden bir sorun gibi konuşulduğunu anlamak zor değil. Yaşadığımız çevre dışadönüklüğü ödüllendiriyor. Girişken çocuk sevilir, sessiz çocuk için endişelenilir. İş görüşmelerinde takım oyuncusu olmak istenir. Böyle bir ortamda sessiz kalmayı seven biri, bir süre sonra kendinde bir eksiklik aramaya başlar. Aradığı eksiklik çoğu zaman yoktur; ama arama işinin kendisi yorucudur.

Sosyal kaygıda olup biten

Sosyal kaygıda yorgunluk değil, tehdit var. Kişi kalabalıkta enerji kaybetmiyor; değerlendiriliyor olmaktan korkuyor.

Bu korkunun içeriği çoğu zaman şudur: bir şey yapacağım ve utanç verici olacak. Sesim titreyecek, kızaracağım, elim titrerken görülecek, saçmalayacağım, susup kalacağım. Dikkat edilmesi gereken nokta şu ki korkulan şey genellikle olayın kendisi değil, o olayın başkalarının gözünde ne anlama geleceğidir.

Bu yüzden sosyal kaygı yaşayan biri kalabalıktan ayrıldıktan sonra rahatlamaz. Asıl mesai o zaman başlar ve çoğu zaman kaygının arttığı gece saatlerine kadar sürer. Konuşmalar baştan kurulur, söylenen cümleler tartılır, bir bakış hatırlanır ve yorumlanır. Kişi orada olmadığı bir mahkemede kendini savunur.

Aynı davranış, başka bir iç

Bu ikisi dışarıdan aynı görünebilir. İki kişi de davete gitmez. İki kişi de toplantıda susar. İki kişi de kalabalıktan erken ayrılır.

Fark, gitmeme kararının nasıl alındığında. İçedönük biri gitmek istemediği için gitmez; kararını verir ve gününü başka türlü geçirir. Sosyal kaygısı olan biri gitmek ister ama gidemez. Kararı vermez, kaçınır. Sonrasında da rahatlamaz; gitmediği için kendini eleştirir, kaçırdıklarını düşünür, gelecek sefer için endişelenir.

Bu yüzden soruyu şöyle sormayı daha yararlı buluyorum: kalabalıktan sonra ne oluyor. Cevap dinlenmekse başka bir şeyden söz ediyoruz, hesaplaşmaksa başka.

Bakılıyor olmak

Sosyal kaygıda dikkatimi çeken şey, kişinin kendisini sürekli bir bakışın altında görmesi. Odaya girdiğinde kendini dışarıdan izler; nasıl yürüdüğünü, elini nereye koyduğunu, yüzünün ne ifade ettiğini fark eder. Bu izleme öyle yoğun olabilir ki kişi konuşulanı duymaz hale gelir.

İşin tuhaf yanı, bu bakışın gerçekte kimseye ait olmaması. Odadakiler genellikle kendi meseleleriyle meşguldür. Kişinin altında ezildiği bakış, orada bulunan insanlardan gelmiyor; kişi onu yanında getiriyor.

Bu, hayali bir korku olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, taşınan bakış gerçek insanlarınkinden çok daha sert olabilir; çünkü aftan ve tesadüften yoksundur. Gerçek bir insan dalgın olabilir, ilgisiz olabilir, sizi sevebilir. Taşınan bakış hiçbir zaman dalgın değildir.

Bu bakışın kime ait olduğu kişiden kişiye değişir ve baştan söylenemez. Çalışılırken, çoğu zaman bir yerden geldiği anlaşılır. Bunu genel bir kurala bağlamak istemiyorum; çünkü genel kural, tam da bu kişinin meselesinin ne olduğunu görmeyi engelliyor.

Utangaç çocuk etiketi

Ailelerin çocukları hakkında kurduğu cümleler uzun ömürlü oluyor. Bizimki utangaçtır, o zaten sessizdir, kalabalığı sevmez.

Bu cümleler tarif etmekle kalmaz; bir yer açar ve çocuk oraya yerleşir. Misafir geldiğinde konuşmaması beklenir, konuşmadığında da doğrulanmış olur. Yıllar sonra yetişkin biri bana sessiz olduğunu söylerken, çoğu zaman bir tarifi değil, kendisi hakkında bir başkasının verdiği kararı aktarıyor oluyor.

Bu, kimsenin gerçekten içedönük olmadığı anlamına gelmiyor elbette. Ama bir insanın kendisi hakkındaki en kesin cümlelerinin nereden geldiğini sormak, çoğu zaman verimli oluyor.

Huy ile mesele arasındaki çizgi

Kalabalıkta rahat olmamak tek başına bir mesele değil. Ölçü, bunun hayatı ne kadar daralttığı.

İstediği işe başvurmayan, sevdiği kişiye yaklaşamayan, derste söz almadığı için notu düşen, davetlere gitmediği için giderek yalnızlaşan biri için bu artık bir huy meselesi değil. Kaçınmak o anı kurtarır ama kaygının işaret ettiği şeyi yerinde bırakır: kişinin neyden kaçtığı ve yanında taşıdığı bakışın nereden geldiği konuşulmadıkça, aynı sahne her yeni durumda yeniden kurulur.

Buna karşılık, kalabalığı sevmediği halde hayatını kurabilmiş, istediği ilişkileri kurabilen, sessizliğinden rahatsız olmayan biri için düzeltilecek bir şey yok. Böyle birine daha girişken olmayı öğretmek, olmadığı biri olmasını istemektir ve bunu isteyen genellikle kendisi değildir.

Bu ayrımı bir testle yapmıyorum. Konuşarak yapıyorum, çünkü psikanalitik çalışmanın aracı konuşmanın kendisi; ayrım çoğu zaman ilk birkaç görüşmede belirginleşiyor. Soru şu değil: hangi kategoriye giriyorum. Soru şu: bu hal beni nereden alıkoyuyor.

Benzer Gönderiler