Sabah kaygısının kendine özgü bir yanı var: henüz hiçbir şey olmamıştır. Gün başlamamış, kimseyle konuşulmamış, kötü bir haber alınmamıştır. Kişi gözünü açar ve göğsünde bir ağırlıkla karşılaşır. Ortada bir sebep yoktur, dolayısıyla itiraz edilecek bir şey de yoktur.
Bu, insanı kendi halinden şüphelendiren bir durum. Bir şey olsaydı üzülürdüm, diye düşünülür; hiçbir şey yokken bu ne. Sorunun bu biçimde sorulması bile bir varsayım taşıyor: sıkıntının bir olaya bağlı olması gerektiği varsayımı. Oysa uyanma anında olan şey bir olayın sonucu değil.
Uyanma anı bir aralıktır
Uykudan çıkmak bir anda olmuyor. Arada birkaç saniye, bazen birkaç dakika var; kişinin uyanık olduğu ama henüz kendisi olmadığı bir aralık. Nerede olduğunu, hangi gün olduğunu, neyin sırada beklediğini hatırlamadan önceki o boşluk.
Gün içinde kim olduğumuz bize sürekli hatırlatılır. Yapılacak işler, gelen mesajlar, karşılaştığımız insanlar bizi durmadan bir yere yerleştirir. Uyanma anında bu düzenek henüz çalışmıyordur. Kişi kendisini bir anlığına, hiçbir rolün taşımadığı halde bulur.
Bazı insanlar için bu aralık boş ve rahattır. Bazıları içinse dolu. Bir gecede unutulmuş olan şey, hatırlanmadan önce hissedilir. Ne olduğunu bilmeden, ağırlığını bilirsiniz.
Kortizol açıklamasının sınırı
Sabah kaygısı arandığında en çok karşılaşılan açıklama kortizolle ilgili. Uyanıştan sonraki ilk yarım saatte kortizol düzeyinin yükseldiği doğru; bu ölçülmüş ve bilinen bir şey. Bedeni güne hazırlayan bir yükseliş.
Bu bilgi işe yarar, ama sandığımızdan azını söyler. Kortizol herkeste yükseliyor. Aynı yükseliş bir kişide uyanıklık olarak hissedilirken, bir başkasında dehşet olarak hissediliyor. Demek ki açıklanması gereken şey yükselişin kendisi değil, o yükselişin neye bağlandığı.
Bedende bir hareketlenme oluyor ve kişi bu hareketlenmeyi bir şeyin işareti olarak okuyor. Kalp hızlanıyor; kişi bunu “kötü bir şey olacak” diye anlıyor. Beden bir cümle söylemiyor; kişi ona bir cümle veriyor. Hangi cümleyi verdiği, kortizolle değil hayatıyla ilgili; psikanalitik bir çalışmada dinlediğim de o cümle.
Gün henüz başlamadan gelen ağırlık
Uyanan kişinin önünde bir gün duruyor ve o gün henüz hiçbir parçasına bölünmemiş halde. Yapılacaklar tek tek değil, hepsi birden görünüyor. İşe gitmek, o konuşmayı yapmak, o telefonu açmak, akşam eve dönmek; hepsi aynı anda ve toplam halinde.
Bir gün yaşanırken parçalara ayrılır ve her parça sırası geldiğinde yapılır. Sabah böyle bir bölünme yoktur. Bu yüzden sabahleyin dayanılmaz görünen bir gün, akşam olduğunda geride kalmış olur; kişi de onu nasıl geçirdiğini hatırlamaz.
Ama bu her zaman bir hacim meselesi değil. Bazen ağırlığı yapan işler değil, o günün kime ait olduğu sorusudur. Kendi seçmediği bir hayatı sürdüren biri için her sabah aynı sözleşmenin yeniden imzalanması gerekir. İmza atmak zorlaşır.
Gece kaygısıyla aynı şey değil
İkisi birbirine benziyor ama yapıları farklı. Gece kaygısında gün boyunca kişiyi meşgul eden şeyler kesilir ve geriye kalan duyulur hale gelir. Orada kaybedilen bir korumadır.
Sabahta ise koruma henüz kurulmamıştır. Gün, kişiyi kendine bağlayacak işleri daha vermemiştir. Bu yüzden sabah kaygısı yaşayan pek çok kişi, işe başladıktan bir saat sonra ağırlığın dağıldığını söyler. Bu bir tesadüf değil; koruma devreye girmiştir.
Aynı nedenle tatiller, hafta sonları ve emeklilik bu hali ağırlaştırabilir. Yapılacak iş azaldığında rahatlama beklenir, oysa tersi olur.
Sabahları kötü, akşama doğru daha iyi
Burada dikkat edilmesi gereken bir örüntü var. Kişinin ruh hali sabahları belirgin biçimde kötüyse ve gün ilerledikçe düzeliyorsa, bu tek başına bir bilgi taşıyor. Bu örüntü, uzun süredir bilinen bir depresyon biçiminde görülür; sabahın erken saatlerinde uyanma ve tekrar uyuyamama da çoğu zaman ona eşlik eder.
Bunu bir tanı koymak için yazmıyorum; internette okunan bir yazıyla tanı konmaz. Ama bu örüntü geçip gitmiyorsa, yani her sabah aynı ağırlıkla uyanılıyor, isteksizlik ve yorgunluk günün geri kalanına da yayılıyorsa, bunu bir hekimle ya da bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmak gerekir. Burada beklemenin bir yararı yok.
O aralıkta kalmak
Sabah kaygısı için verilen önerilerin çoğu ilk yarım saati yönetmeye yönelik. Telefona hemen bakmamak, ışığa çıkmak, yatakta kalmamak. Bunların bir kısmı işe yarıyor ve küçümsemiyorum. Ama hepsi aynı şeyi yapıyor: uyanma aralığını kısaltıyor, kişiyi bir an önce güne bağlıyor.
Bu geçici bir rahatlama sağlar; o aralıkta duyulan şeye ise dokunmaz. Onun ne olduğunu anlamak için kaçmak yerine bir süre orada kalmak gerekiyor, ki bu kolay değil.
Klinikte sorduğum sorular genellikle şunlar: bu ne zaman başladı, o dönemde ne oluyordu, hangi sabahlar daha ağır, hiç hafif olan bir sabah oldu mu ve o sabah ne farklıydı. Bu son soru çoğu zaman en verimlisi. Çünkü kişi genellikle bunun her zaman böyle olduğunu düşünür; oysa böyle değildir ve istisnalar meseleyi gösterir.
Sabahı sevmek zorunda değilsiniz. Ama her sabah aynı ağırlıkla uyanmak, katlanılması gereken bir şey değil; bakılması gereken bir şey.
