Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 10. Ders · 30 Ocak 1963
10. Ders: Gösterene İndirgenemeyen Bir Eksik Üzerine
Bize öteden beri kaygının nesnesiz bir korku olduğu öğretilir. Nakarat! Başka bir söylemin dile getirildiği burada artık böyle diyebiliriz. Ne kadar bilimsel olursa olsun, kendini yatıştıran çocuğun nakaratına yaklaşan bir nakarat.
Çünkü gerçekte size söylediğim şeyi şöyle formüle ediyorum: “Kaygı nesnesiz değildir.” Bu, söz konusu nesneye bütün öteki nesnelerle aynı yoldan erişilebileceği anlamına gelmez. Bunu söylediğim anda şunun da kaygıdan kurtulmanın başka bir biçimi olacağını vurguladım: Bilimsel söylemin bütün diğer bölümlerine eşbiçimli, benzer bir söylemin bu nesneyi simgeleştirebileceğini, bizi onunla (yeniden döneceğimiz) simge ilişkisine sokabileceğini söylemek.
Kaygı, nesnesiz olmama ilişkisini ancak şu çekinceyle taşır: Bu, başka bir nesne için olduğu gibi hangi nesnenin söz konusu olduğunu söylediğimiz ya da söyleyebileceğimiz anlamına gelmez. Başka bir deyişle kaygı, en yüksek iletilebilirlik vurgusuyla bizi, alanımız bakımından kökten olan eksik işlevine sokar. Eksikle bu ilişki bütün mantığın kuruluşu için öylesine temeldir ki, mantığın tarihinin onu gizlemekteki başarılarının tarihi olduğu söylenebilir.
Bu yüzden, “başarısız edim” terimine olumlu anlamını verirsek, mantık bir tür devasa başarısız edimin akrabası gibi görünür. Mantığın bu paradokslarına bir yoldan durmadan geri döndüğümü görmenizin nedeni budur. Bu paradokslar, o başarısız edimi bizim nasıl başarabileceğimizi belirleyen, kendisini bize dayatan belirli üslubun yollarını ve giriş kapılarını size sezdirmeye yöneliktir: eksiği ıskalamamak.
Bu nedenle bugünkü söylemime bir kez daha kuşkusuz yalnızca bir mesel olan bir şeyle başlamayı düşündüm. Bu eksiğin konumuna dayanak bulmak üzere burada tam anlamıyla hiçbir benzerliğe yaslanamazsınız. Yine de mesel, bu boyutu yeniden açmak bakımından yararlıdır. Çünkü bütün söylemler (analitik literatürün söylemi bile) sizi, burada sekiz günde bir yeniden yakaladığım aralıklarda, zorunlu olarak deneyimimiz içinde kapanabilecek bir şeyin oluğuna geri sürükler. Bu söylem, eksiği hangi açıklıkla göstermeyi amaçlarsa amaçlasın, onu doldurabilecek bir şey bulmaya yönelir.
[Çeviri notu 1] Bu paragraf Fransızcada tek bir kökün üzerinde döner: manque (eksik), acte manqué (Freud’un Fehlleistung’u; sürçme, unutma, yanlış edim; sözcüğü sözcüğüne “ıskalanmış edim”) ve ne pas manquer au manque (“eksiği ıskalamamak”). Lacan acte manqué’nin olumsuz anlamını tersine çevirip mantığın tarihini devasa bir ıskalama olarak okuyor, sonra da bu ıskalamayı bizim başarabileceğimizi söylüyor: eksiği ıskalamamak. Türkçede üç ayrı sözcük gerektiği (eksik / başarısız edim / ıskalamak) için kök birliği görünmüyor.
Öyleyse küçük bir mesel; aklıma ilk gelen; başkaları da olabilirdi ve sonuçta burada yalnızca hızlı ilerlemek istiyorum, değil mi? Size kısaca, Gerçekte eksik olmadığını; Gerçekteki eksiğin ancak Simgesel aracılığıyla kavranabileceğini söylemiştim. “Şu cilt yerinde yok,” ancak kütüphane düzeyinde söylenebilir. Çünkü o yer, Simgeselin Gerçeğe daha önce sokulmasıyla belirlenmiş bir yerdir.
Burada sözünü ettiğim eksiği simge bir bakıma kolayca doldurur: Yeri gösterir, yokluğu gösterir, orada olmayanı mevcutlaştırır. Fakat dikkat edin: Söz konusu cildin ilk sayfasında (bu hafta satın aldığım ve meseli esinleyen bir ciltte olduğu gibi) “şu sayfalar arasındaki dört gravür eksiktir” kaydı bulunsun. Cilt yerinde olmadığı için, “çifte olumsuzlama” işlevi gereğince dört gravürün eksikliği ortadan kalkar ve gravürler geri gelir mi? Böyle olmadığı apaçıktır.
Bu size biraz budalaca görünebilir. Fakat bütün mantık sorunu buradadır: Euler şemasının şu sezgisel terimlerine, içerilmiş eksiğin terimlerine aktarılmış mantık.
Cins içindeki ailenin, tür içindeki bireyin konumu nedir? Düzlemselleştirilmiş bir çemberin içinde deliği ne kurar? Geçen yıl size bu kadar topoloji yaptırdıysam, deliğin işlevinin tek anlamlı olmadığını sezdirmek içindi.
Çeşitli ve eğretilemeli biçimlerde “düzlemselleştirme” dediğimiz düşünce yoluna daima bir şeyin girdiğini böyle anlamak gerekir. Bu terim hep bir şeye gönderme yapar: En basit düzlemin, yüzeyin sezgisel dayanağını esas olarak kurduğu varsayımına. Oysa yüzeyle bu ilişki sonsuz ölçüde daha karmaşıktır.
Size yalnızca halkayı, torusu tanıtarak, hayal edilmesi görünüşte en basit olan bu yüzeyi biraz işlemek yeterli oldu. Onu olduğu gibi, bir yüzey olarak ele almamız koşuluyla, deliğin işlevinin üzerinde şaşırtıcı biçimde çeşitlendiğini görebildiniz. Bir deliğin nasıl doldurulup kapatılabileceğini bilmek söz konusu olduğuna göre, bunu nasıl anlamanız gerektiğine yeniden dikkat çekiyorum: Torusun yüzeyine çizilmiş her çember, yok olan sınıra (noktaya) kadar küçülüp ortadan kalkamaz. Sorun tam da budur.
Elbette üzerinde böyle bir işlem yapabileceğimiz delikler vardır. Çemberimizi şu biçimde [a] (çiziyorsam başka türlü anlatmamak içindir) ya da bu biçimde [b] çizmemiz yeterlidir. Bunların sıfıra indirgenemediğini, deliğin doldurulmasına izin vermeyen yapıların bulunduğunu görürüz.
Cross-cap’in geçen yıl size gösterdiğim özü şudur: Görünüşte yüzeyine hangi kesiyi çizerseniz çizin bu çeşitlilikle karşılaşmayız; burada daha fazla durmayacağım, kendiniz sınamanızı rica ediyorum. Cross-cap [d] düzeyinde, torus üzerinde iki öteki çember türüne birden katılan ve az önce çizdiğim ilk iki türü kendi içinde birleştiren kesinin eşleniğini şu biçimde [d] çizin; ya da kesiyi geçen yıl dikkatinizi çektiğim ayrıcalıklı uç noktadan geçecek biçimde [e] çizin.
Her durumda, görünüşte en küçük yüzeye indirgenebilen bir şey elde edersiniz. Fakat size belirttiğim gibi sonunda mutlaka bir şey kalır. Yineliyorum: Kesinin türü ne olursa olsun, sonunda eşmerkezli bir indirgeme olarak değil, indirgenemez biçimde şu ya da onunla aynı olan bu biçimde simgeleştirilen bir şey kalır. Bu biçimi az önce eşmerkezli noktasallaştırma dediğim şeyden ayırt etmemek olanaksızdır.





Cross-cap, indirgenemez bir eksik türünün olanağına yaklaşmak için bize başka bir yol sağlamıştır. Eksik köktendir; analitik deneyim yoluyla bize göründüğü biçimiyle öznelliğin kuruluşunun kendisinde köktendir.
Bunu şu formülle söylemek isterim: “Bir şey bilinir hâle gelir gelmez, Gerçekten bir şey bilgiye gelir gelmez, bir şey yitirilir; yitirilen bu şeye yaklaşmanın en güvenli yolu onu bir beden parçası olarak kavramaktır.” Analitik deneyimin bize verdiği ve indirgenemez niteliğiyle durumumuzun tasarlanabilir her biçimi üzerine mümkün bütün düşüncelere soktuğu hakikat, bu opak ve yekpare biçimiyle budur.
Doğrusu, bu nokta yeterince dayanılmaz bir şey taşır; bu yüzden sürekli çevresinden dolaşmaya çalışırız. Bunun kuşkusuz iki yüzü vardır: Bu çabanın içinde yalnızca onun sınırlarını daha belirgin çizeriz; aynı zamanda o sınıra yaklaştığımız ölçüde, bu eksiğin temsil ettiği yapının kendisi nedeniyle onu unutmaya hep ayartılırız.
Buradan bir başka hakikat çıkar. Deneyimimizin bütün dönüm noktasının şuna dayandığını söyleyebiliriz: Bütün simgeleştirme olanağının ve söylemin yerinin bulunduğu Öteki’yle ilişki, yapısal bir kusurla birleşir. Bir adım daha atarak, tam da Öteki’yle bu ilişkiyi mümkün kılan şeye, gösterenin ortaya çıkmasını sağlayan kaynağa dokunduğumuzu kavramamız gerekir.
Gösterenin ortaya çıktığı bu nokta, bir anlamda, gösterilemeyecek noktadır. “Gösteren eksiği” dediğim noktanın anlamı budur.
Geçenlerde beni gerçekten oldukça iyi dinleyen biri, bunun bizi her gösterenin bir bakıma imgesel maddesi olan şeye (sözcüğün biçimine ya da Çin yazı karakterinin biçimine) göndermek anlamına gelip gelmediğini sordu: Başka her şey gibi her gösterenin de sezgisel bir dayanağa sahip olmasının indirgenemezliğine.
Tam da böyle değildir. Buradaki ayartı elbette budur; fakat bu eksik konusunda söz konusu olan şey bu değildir. Bunu duyumsatmak için size daha önce verdiğim ve işe yaraması gereken tanımlara başvuracağım: “Simgesel düzene ait olmayan hiçbir şey eksik değildir. Fakat yoksunluk Gerçek bir şeydir.” Şu anda sözünü ettiğimiz şey Gerçek bir şeydir.
Analitik deneyimin hem kuramında hem uygulamasında daima unuttuğumuz bu belirleyici noktayı yeniden mevcut kılmaya çalışırken söylemimin çevresinde döndüğü şey, hem kuramda hem uygulamada kendisini gösteren bir yoksunluktur: Gerçek ve bu niteliğiyle indirgenemez bir yoksunluk.
Onu adlandırmak ortadan kaldırmaya yeter mi? Bilimsel biçimde çevresini belirlemeyi başarırsak (bu bütünüyle tasarlanabilir) analitik literatürü çalışmamız yeter. Birazdan size bir örnek, bir numune vereceğim. Başka türlü başlayamazdım: International Journal’ın elime ilk geçen sayısını aldım. Kaygıdan, acting-out’tan ya da birazdan göndermede bulunacağım makalenin başlığındaki gibi “R”den söz edilen hemen her yerde aynı sorunu bulabileceğimizi göstereceğim. Harf kullanan yalnızca ben değilim.
Söz konusu “R”, analitik durumda analistin “Toplam Yanıt”ıdır; The Total Response. Seminerimin ikinci yılında sözünü ettiğim Margaret Little’ı⁷⁴ yeniden buluyoruz. Burada sorun son derece merkezî biçimde karşımıza çıkacak ve onu tanımlayabileceğiz: Yoksunluk nereye yerleşir? Belirli bir hasta türünün analiste yönelttiği sorunu daha yakından kavramaya çalıştıkça yoksunluk açıkça nereye kayar? Eksiği ortadan kaldıracak olan şey burada indirgeme, yoksunluk, simgeleştirme ya da onun eklemlenişi değildir.
74 Margaret Little, “Karşıaktarım ve Hastanın Buna Yanıtı” (1951), s. 91; “R: Analistin Hastanın İhtiyaçlarına Toplam Yanıtı” (1956), s. 129, 1962-63 L’Angoisse Seminerine Eşlik Eden Kitap içinde.
Öncelikle bunu zihnimize iyice yerleştirmeliyiz; yalnızca bu eksiğin bir yüzünün, bir beliriş kipinin ne anlama geldiğini kavramak için bile. Size söyledim: Yoksunluk Gerçek bir şeydir.
Bir kadının penisinin bulunmadığı açıktır. Fakat penisi sahip olunması ya da olunmaması gereken temel öğe olarak simgeleştirmezseniz, kadın bu yoksunluk hakkında hiçbir şey bilmeyecektir. Eksiğin kendisi Simgeseldir: S.
Kastrasyon analiz boyunca -φ olarak belirir; çünkü zaten kurulmak için analizi beklememiş olan Öteki’yle bu ilişki temeldir. Size söylediğim üzere kastrasyon Simgeseldir; yani belirli bir eksik olgusuna ilişkindir. Bu simgeleştirme düzeyinde, dolayısıyla Öteki’yle ilişkide (özne analitik söylem içinde kurulmak zorunda olduğu ölçüde) eksiğin olası beliriş biçimlerinden biri -φ’dir. Bu imgesel dayanak, başlangıçtaki eksiğin, ilgilendiğimiz öznenin “dünyada-oluş”una kazınmış yapısal kusurun olası çevirilerinden yalnızca biridir.
Bu koşullarda, analitik deneyimi belirli bir noktaya kadar getirip neden daha ileri götürmediğimizi sormak anlaşılır ve olağandır. Freud’un bize erkekte kastrasyon kompleksi, kadında Penisneid olarak verdiği son terim sorgulanabilir. Son olması zorunlu değildir.
Bu nedenle eksik işlevini kökensel yapısı içinde kavramak deneyimimize temel bir yaklaşım yoludur. Onu ıskalamamak için tekrar tekrar geri dönmek gerekir.
Bir başka masal: Möbius şeridinin yüzeyinde yürüyen böcek. Artık bundan ne kastettiğimi hemen anlayacak kadar söz ettiğimi sanıyorum. Bu böcek, bir yüzeyin ne olduğuna dair bir tasarımı varsa, yürüdüğü yüzün daima arkasında kalan ve keşfetmediği başka bir yüz bulunduğuna her an inanabilir. Bu arka yüze inanabilir. Oysa bildiğiniz gibi böyle bir yüz yoktur. Böcek, farkında olmadan, iki yüzü değil, var olan tek yüzü keşfeder.

Yine de her anda gerçekten bir arka taraf vardır. Böceğin bu arka tarafa geçtiğini fark etmek için eksik olan şey küçük eksik parçadır: Cross-cap’i bu biçimde kesmenin size çizdiği ve bir gün yapıp elinize verdiğim küçük eksik parça.
Bu, böceği biraz önce bulunduğu noktanın arka tarafına en kısa yoldan geri getiren noktanın çevresinde kısa devre yapmanın bir biçimidir. Somut durumda (a) olan bu küçük eksik parçayı örnek biçiminde betimlemiş olmamız sorunu çözer mi? Kesinlikle hayır! Çünkü böceğin içinde yürüdüğü dünyanın bütün gerçekliğini oluşturan şey onun eksik oluşudur.
İçteki küçük sekiz gerçekten indirgenemezdir; simgenin telafi edemediği bir eksiktir. Dolayısıyla ilkin simgenin giderebileceği bir yokluk değildir. Bir hükümsüz kılma ya da yadsıma da değildir. Çünkü hükümsüz kılma ile yadsıma (simgenin Gerçeğe sokmayı mümkün kıldığı bu ilişkinin, yani yokluğun tanımının kurulmuş biçimleri) gösteren içinde bizi kökenden ve bu yapısal kusurdan uzaklaştıran şeyi bozmaya yönelik girişimlerdir. Gösterenin işaret işlevine yeniden ulaşmayı denemektir. Obsesyonelin çabalayıp kendisini tükettiği şey budur.



Hükümsüz kılma ile yadsıma böylece eksik noktasını hedefler, fakat ona erişemez. Çünkü Freud’un açıkladığı gibi, gösterenin işlevini kendi üzerlerine uygulayarak yalnızca ikiye katlarlar: Orada olmadığını ne kadar çok söylersem, o kadar çok oradadır.
İster Lady Macbeth’in kendisini tükettiği kan lekesi olsun, ister Lautréamont’un “entelektüel” terimiyle gösterdiği leke, entelektüel olsun olmasın silinmesi olanaksızdır. Çünkü gösterenin doğası tam da bir izi silmeye çabalamaktır. İzi yeniden bulmak üzere onu ne kadar silmeye çalışırsak, iz gösteren olarak o kadar ısrar eder.
Bu nedenle arzunun nedeni (a)’nın kendisini gösterdiği şeyle ilişki, daima ikircikli bir sorunsal taşır. Onu sürekli yenilenmesi gereken şemamıza yazdığımızda, küçük (a)’nın Öteki’yle ilişkide belirebildiği iki kip vardır. Bu iki kipi birbirine bağlayabiliyorsak, bu tam da kaygının işlevi aracılığıyladır. Çünkü kaygı, nerede meydana gelirse gelsin, bunun sinyalidir. Analitik literatürde kaygı hakkında söylenenleri yorumlamanın başka bir yolu yoktur.
Analitik söylemin şu iki yüzünü yan yana getirmenin ne kadar tuhaf olduğuna dikkat edin. Bir yandan kaygının en kökten, başlıca savunma olduğu söylenir. Bu söylem, burada iki gönderime ayrılmak zorundadır. Birincisi Gerçeğe gönderimdir: Kaygı, en kökensel tehlikeye, aşılmaz Hilflosigkeit’a, dünyaya girişteki mutlak çaresizliğe verilen yanıttır.
Öte yandan kaygı daha sonra ben tarafından sonsuz ölçüde daha hafif tehlikelerin sinyali olarak yeniden kullanılabilir. Bu noktada analitik söylemin vurgusunda çoğu kez pek eksik olan inceliği ve ölçüyü gösteren Jones’un⁷⁵ bir yerde söylediği gibi, bunlar İd’den, O’dan, Es’ten gelen tehditler denilen şeylerdir; Jones’un yalnızca “buried desire”, gömülü arzu dediği şeydir.
Jones’un belirttiği gibi, sonuçta gömülü bir arzunun geri dönüşü gerçekten bu kadar tehlikeli midir? Bunu açıklamak için en mutlak yaşamsal tehlikeye başvurmak zorundaysak, nihai ve son sinyal olan kaygı kadar büyük bir sinyalin harekete geçirilmesine değer mi?
Bu paradoks biraz ileride yeniden bulunur. Çünkü kaygıyı bütün savunmaların son gövdesi yaptıktan sonra “kaygıya karşı savunma”dan söz etmeyen analitik söylem yoktur. Tehlikeye karşı bizi uyarmakta bu kadar yararlı olan araç, kendisine karşı savunmamız gereken şey hâline gelir. Psikopatoloji alanındaki her türlü tepki, kuruluş ve oluşum bununla açıklanır.
75 Ernest Jones, Kâbus.
Burada, şeyleri başka türlü formüle etmeyi gerektiren bir paradoks yok mudur? Savunma kaygıya karşı değil, kaygının sinyalini verdiği şeye karşıdır. Söz konusu olan kaygıya karşı savunma değil, belirli bir eksiktir; şu farkla ki bu eksiğin farklı ve kendi nitelikleriyle tanımlanabilir yapıları olduğunu biliyoruz.
Basit kenarın, narsisistik imgeyle ilişkili kenarın eksiği, size sözünü ettiğim ikiye katlanmış kenarın eksiğiyle aynı değildir. İkiye katlanmış kenar daha ileri götürülmüş kesiye, (a)’nın kendi niteliğine ilişkin kesiye bağlıdır. (a) belirdiği ve kendisini gösterdiği ölçüde, aktarımın ele alınışının belli bir düzeyinde onunla karşılaşırız, karşılaşabiliriz ve karşılaşmalıyız.
“Ele alıştaki eksiklik” ile “eksiğin ele alınması”nın⁷⁶ aynı şey olmadığı burada bana göre başka her yerden daha iyi görünecektir. Analizde karşımızdaki kişiye Öteki olarak kurduğumuz ilişki üzerine bir söylem yeterince ileri götürüldüğünde, daima bu (a) ile ilişkimizin ne olması gerektiği sorusuyla karşılaşırsınız. Analitik deneyimin kendi içinde sürekli ve derin sorgulanışı, özneyi bize hangi nitelikte ne gösterirse göstersin bunun ötesindeki başka bir şeye sürekli gönderir; açıklık apaçıktır.
76 Daniel Lagache’ın Aktarım Sorunu’ndaki “yineleme ihtiyacı” ile “ihtiyacın yinelenmesi” ayrımına bakınız.

Aktarım… Hastalarımdan birinin kısa süre önce bana söylediği gibi: “Bunun yalnızca aktarım olduğundan emin olsaydım.” “Yalnızca” işlevi (“Bu yalnızca aktarımdır”) “Yapması gereken yalnızca şudur”un öteki yüzüdür. Kendiliğinden söylemde birden çiçek açtığını gördüğümüz, çekimlenen fakat düşündüğünüz gibi çekimlenmeyen fiil biçimidir.
Bu, analist kahramanın yükü diye açıklanan şeyin öteki yüzüdür: Bu (a)’yı içselleştirmek, iyi ya da kötü nesne olarak, fakat iç nesne olarak kendi içine almak zorundadır. Öznenin dünyaya erişimini yeniden kurması gereken bütün yaratıcılığın buradan doğacağı söylenir.
Birbirlerine bağlanmasalar da iki şey de doğrudur. Fakat tam da bağlanmadıkları için birbirlerine karıştırılırlar; karıştırıldıklarında da (a) çevresinde dönen aktarım ilişkisinin ele alınması hakkında açık hiçbir şey söylenmez.
Öznenin bu (a) karşısındaki konumu ile arzusunun kendi kuruluşunu ayıran şey üzerine yaptığım gözlem bunu yeterince açıklar. Kabaca söylemek gerekirse, söz konusu olan sapkın ya da psikotikse fantazm ilişkisi S ◊ a şu biçimde kurulur.

Aktarım ilişkisini ele almak için söz konusu (a)’yı, bize konuşan özneye bütünüyle yabancı olan nesneyi (onun eksiğinin nedeni olduğu ölçüde) yabancı bir beden gibi içimize almamız, hastası bizim olduğumuz bir içe katmaya tabi tutmamız gerekir.
Nevrozda konum farklıdır; çünkü size söylediğim gibi burada nevrotikte fantazmın işlevini ayıran bir şey belirir. Burada [X’te] fantazmından (a) olan, fakat yalnızca (a) gibi görünen bir şey çıkar. Yalnızca öyle görünür; çünkü küçük (a) aynada temsil edilemez ve burada şahsen değil, yalnızca bir ikame aracılığıyla belirebilir.
Klasik aktarım çözümlemesinde her tür sahihliğin kökten sorgulanışı yalnızca burada uygulanır. Fakat bu, aktarımın nedeninin burada olduğu anlamına gelmez. Daima, sahnede bulunmayan ama söylemini oraya sokmak üzere her an sahneye çıkmayı bekleyen küçük (a) ile uğraşırız. Hatta sahnede kalmayı sürdüren kişiye karışıklık ve düzensizlik saçıp “Trajedi yeter!” diyebilir; “Komedi yeter!” de diyebilir, gerçi komedi biraz daha iyidir. Dram yoktur.

Ajax neden, söylendiği gibi, kendini bu kadar yiyip bitirir? Sonuçta yalnızca koyunları yok ettiyse ne âlâ; bütün Yunanları yok etmesinden daha az vahimdir. Bütün Yunanları öldürmediğine göre onuru da o kadar az zedelenmiştir. Bu gülünç gösteriye giriştiyse, herkes bunun Minerva’nın üzerine büyü yapmış olmasından kaynaklandığını bilir.
Komedi daha zor defedilir. Herkesin bildiği gibi daha neşelidir; onu kovsak bile sahnede olup biten pekâlâ sürebilir. “Keçi ayağı” şarkısına⁷⁷, baştan beri söz konusu olan gerçek öyküye, arzunun kökenine geri dönülür.
Trajedinin teriminde, adında ve gösteriminde keçi ve satir göndermesini taşımasının nedeni budur. Satir oyununa bir üçlemenin sonunda daima yer ayrılırdı. Sahnede sıçrayan keçi acting-out’tur.
Sözünü ettiğim acting-out, modern tiyatronun arzuladığı hareketin tersidir. Modern tiyatroda oyuncular salona iner; acting-out’ta ise seyirciler sahneye çıkar ve söyleyeceklerini orada söyler.
Margaret Little gibi birine bu yüzden yöneliyorum; size söylediğim gibi onu başkalarının arasından, fal bakmak üzere gözleri bağlayıp sayfaların arasına bıçak sokar gibi seçtim. Little, International Journal’ın 38. cildinin Mayıs-Ağustos 1957 tarihli III-IV. bölümlerinde yayımlanan “Analistin Hastasının İhtiyaçlarına Toplam Yanıtı” makalesinde, bu makale henüz yayımlanmamışken seminerimde üzerinde durduğum söylemi sürdürür.
77 Bkz. Platon, Kratylos, 408c-d: Sokrates, söylemin hakiki bölümünün pürüzsüz ve tanrısal olup yukarıda tanrılar arasında bulunduğunu; yanlış bölümününse aşağıda, insanların çoğunluğu arasında, kaba ve trajik olduğunu söyler. Mitler ve yalanlar trajik yaşamda bulunur. […] Her şeyi devindiren Pan aipolos’un, Hermes’in oğlu olarak, üstte pürüzsüz, altta kaba ve keçiye benzer ikili bir doğası vardır. Pan söylemdir ya da söylemin kardeşidir.
O zaman orada bulunanlar, Little’daki belirli bir kaygılı söylem ve onun bunu karşıaktarım⁷⁸ konusunda denetlemeye çalışması üzerine yaptığım gözlemleri hatırlayacaklardır.
78 Bkz. 1952-53 Semineri: Freud’un Teknik Yazıları; Margaret Little, “Karşıaktarım ve Hastanın Buna Yanıtı” (1951).
Bunlar, sorunun ilk görünümünde, yani hatalı bir yorumun etkilerinde durmadığımı kuşkusuz hatırlayacaklardır. Bir analist, kendisini de ilgilendiren bir konuda radyo konuşması yaptıktan sonra geri gelen hastasına (bunun hangi çevrede geçmiş olabileceğini az çok görüyoruz) şöyle der: “Dün çok iyi konuştunuz, fakat bugün sizi çok çökkün görüyorum. Herhâlde benim alanıma girerek beni incitmiş olmaktan korkuyorsunuz.”
Öznenin, bir yıldönümünün geri gelişi vesilesiyle, üzüntüsünün nedenini fark etmesi iki yıl sürer. Radyo konuşmasını yapmak, kısa süre önce ölen annesi için taşıdığı yas duygusunu onda yeniden canlandırmıştır. Annesi, oğlunun böyle geçici bir yıldız konumuna yükselmesinin temsil ettiği başarıyı görememiştir.
Bu hastayı söz konusu analistten devralan Margaret Little, analistin yorumunda yalnızca kendi bilinçdışında olup biteni yorumlamış olmasından etkilenir: Analist gerçekten de hastasının başarısından son derece rahatsız olmuştur.
Yine de söz konusu olan bütünüyle başka bir yerdedir. Yastan söz etmek, hatta öznenin o sırada içinde bulunduğu yasın iki yıl sonra analisti için tuttuğu yasta yinelendiğini görmek yetmez. Yasın kendi işlevinde neyin söz konusu olduğunu fark etmek ve Freud’un “yitirilen nesneyle özdeşleşme” olarak yas hakkında söylediğini biraz daha ileri götürmek gerekir. Bu, yasın yeterli tanımı değildir.
Yalnızca kendimiz için “Ben onun eksiğiydim” diyebildiğimiz kişinin yasını tutarız. İyi ya da kötü davrandığımız, fakat kendileri bakımından eksiklerinin yerinde bulunma işlevini yerine getirdiğimizi bilmediğimiz insanların yasını tutarız.
Aşkta verdiğimiz şey esas olarak sahip olmadığımız şeydir. Bu “sahip olmadığımız şey” bize geri döndüğünde kuşkusuz gerileme olur; aynı zamanda, o eksiği temsil etmek bakımından söz konusu kişiye nasıl eksik kaldığımız açığa çıkar. Fakat eksik hakkındaki yanlış tanımanın indirgenemez niteliği nedeniyle, bu yanlış tanıma yalnızca tersine döner. Onun eksiği olma işlevimizi şimdi “ona eksik kaldık” diye çevirebileceğimizi sanırız; oysa onun için değerli ve vazgeçilmez olmamız tam da bu işlev sayesinde gerçekleşiyordu.
İsterseniz, Margaret Little’ın makalesinde bunu ve başka bazı gönderim noktalarını saptamanızı rica edeceğim.
Bu, Little’ın düşüncesinin daha sonraki ve kuşkusuz büyük ölçüde derinleşmiş, fakat iyileşmemiş bir evresidir. Karşıaktarımın son derece sorunlu tanımı hiç ilerletilmez. Bir noktaya kadar bunun için kendisine minnettar olabileceğimizi söyleyeceğim; çünkü ilerletseydi matematiksel olarak hataya düşecekti.
Göreceğiniz gibi, o andan itibaren yalnızca “Analistin Toplam Yanıtı”nı dikkate almak ister. Yani her şeyi: Analist olarak orada bulunması; burada öne çıkarılan örnekteki gibi, kendi bilinçdışından birtakım şeylerin kaçabilmesi; her canlı varlık gibi analiz sırasında duygular yaşaması; ve son olarak, bunu böyle söylemese de söz konusu olan şudur: Öteki olduğu için, geçen sefer size söylediğim konumdadır; başlangıçta tam sorumluluk konumunda.
Analist olarak konumunun bu sınıfıyla (kendisinin dediği gibi bu muazzam toplamla) önümüzde yanıt vermek ve analistin yanıtının ne olduğunu dürüstçe açıklamak ister. Buradan, klasik formülasyonlara en aykırı konumları benimsemeye kadar gideceği sonucu çıkar. Bu onların yanlış olduğu anlamına gelmez.
Analist oyunun dışında kalmak şöyle dursun, daha başlangıçta kendisini oyuna gırtlağına kadar girmiş varsaymalı; gerektiğinde kendisini gerçekten sorumlu saymalıdır. Her durumda, analizde olup bitenlerle ilgili olarak hastası tarafından mahkemeye çağrılırsa tanıklık etmeyi asla reddetmemelidir.
Bunun savunulamaz bir tutum olduğunu söylemiyorum. Analistin işlevini bu bakış içinde anmanın ve yerleştirmenin, size kuşkusuz sorun çıkaracak kadar özgün görüneceğini söylüyorum.
Analistin bütün duyguları, bazı durumlarda, deyim yerindeyse, yalnızca analistin kendi mahkemesi önünde (bunu herkes kabul eder) değil, özne karşısında da kendilerini gerekçelendirmeye çağrılabilir. Analistin analitik girişime kendisiyle birlikte katılmış şu ya da bu özneye karşı duyabileceği bütün duyguların ağırlığı, yalnızca anılmakla kalmayıp, bir yorum değil bir itiraf olacak bir şey içinde öne çıkarılabilir. Bu, Ferenczi tarafından analize ilk kez sokulduğunda klasik analistlerin en ağır çekincelerine konu olan bir yola girmektir.
Yazarımız, ilgilendiği hastaları üç gruba ayırır.
Little üstlendiği vakaların en geniş yelpazesini kabul ediyor görünür. Bir yanda psikozlar vardır. Bu vakalarda, yalnızca zaman zaman zorunlu olan hastaneye yatırma nedeniyle bile, sorumluluklarının bir bölümünü başka dayanaklara bırakması gerektiğini kabul etmek zorundadır.
Nevrozlarda ise, sorumluluğun büyük bölümünü öznenin omuzlarına yüklemek üzere kendimizden attığımızı söyler; bu, dikkat çekici bir berraklığın kanıtıdır.
Bu ikisinin arasında, “karakter nevrozları” ya da “tepkisel kişilik” diye tanımladığı üçüncü sınıf vardır; dilerseniz Alexander’ın hâlâ neurotic character diye tanımladığı şey. Kısacası, gerçekte bir özne türü değil, ilişkinin bir bölgesi söz konusu olduğu hâlde, çevresinde böylesine sorunlu sınıflandırma taklitlerinin işlendiği her şeydir. Ben bu bölgeyi burada acting-out olarak tanımlıyorum.
Geliştireceği vakada gerçekten de söz konusu olan budur. Hasta, kleptomani çerçevesinde sınıflandırılan edimlerde bulunduğu için ona gelir. Bir yıl boyunca hırsızlıklara en küçük bir göndermede bulunmaz. Analizin uzun bir dönemini, analistimizin durmaksızın ve ısrarla yönelttiği en yinelenen güncel aktarım yorumlarının ateşi altında geçirir. Bunlar, bugün yaygın olarak benimsenen çizgide, analiz boyunca belli bir andan itibaren sürekli olarak kurutulup silinmesi gereken şey anlamında yorumlardır.
Analist bunları ne kadar incelikli ve çeşitli biçimde geliştirirse geliştirsin, yorumların hiçbiri öznenin savunmasına bir an bile değmez.
Birisi (burada bitireceğim) belirleyeceğimiz bir tarihte bu vakayı ayrıntılı biçimde sunma iyiliğini yaparsa, uzun olduğu ve size söyleyecek başka şeylerim bulunduğu için burada yapamadığım işi yaparsa, şimdi size yönelttiğim gözlemlerin yerindeliğini bütün ayrıntılarıyla göreceksiniz.
Little’ın söylediğine göre analiz ancak bir gün hastası gözyaşlarından yüzü şişmiş olarak geldiğinde hareket etmeye başlar. Hasta, uzun zaman önce anne babasıyla birlikte terk ettiği ülkede (o zamanki Nazi Almanyası’nda) çocukluğunda kendisine bakmış kişiler arasında başka hiçbir özelliğiyle ayrılmayan birinin ölümüne ağlar. Bu kişi anne babasının bir arkadaşıdır; kuşkusuz hastanın onunla anne babasından çok farklı bir ilişkisi vardır. Çünkü hiç kimse için böyle bir yas tutmamış olması bir olgudur.
Bu dizginsiz ve şaşırtıcı tepki karşısında analistimizin tepkisi nedir? Elbette her zamanki gibi yorumlamak. Hangisinin işleyeceğini görmek üzere yorumları yine çeşitlendirir.
Klasik yoruma göre bu yas nesneye yönelmiş bir misilleme ihtiyacıdır; belki de analiste yönelmiştir; yasını tuttuğu kişinin perdesi ardından analiste karşı bütün sitemlerini ona ulaştırmanın bir yoludur. Hiçbiri işlemez.
Ancak analist, kelimenin tam anlamıyla (metinde bunu çok açık göreceksiniz) hastanın karşısında “artık aklının durduğunu” ve onu bu durumda görmenin kendisine, analiste acı verdiğini itiraf ettiğinde küçücük bir şey harekete geçmeye başlar.
Analistimiz hemen bundan, analize hareketini veren şeyin bir duygunun olumlu, Gerçek ve canlı yanı olduğu sonucunu çıkarır. Metnin bütünü (seçilen özne, üslup ve gelişimin sırası) bizim şunu söylememize yeterince tanıklık eder: Burada özneye ulaşan, onun bu yasta söz konusu olan tepkiyi tam anlamıyla analistle ilişkisine aktarmasını sağlayan şey, kendisi için eksik olabileceği bir kişinin bulunduğunun ortaya çıkmasıdır. Analistin müdahalesinin ona analistin içinde gösterdiği şey işte budur; kaygı denen de budur.
Analizde eksiğin yerini gösteren bir şeyin sınırında bulunduğumuz için bu ekleme, deyim yerindeyse bu aşı, bu daldırma bir açılış sağlar. Gözlemde göreceğiniz üzere, anne babasıyla bütün ilişkisi içinde kendisini hiçbir bakımdan bir eksik olarak kavrayamamış kadın özne için bir yer açılır.
“Yorum” (gerçekten böyle denebilirse; çünkü gözlemde öznenin kollarını açıp tam o noktada bıraktığı anlatılır) olumlu bir duygu olduğu için etkili olmamıştır. Analize hangi noktasında olursa olsun, hatta sonunda bile daima girmesi gereken şeyin istemsiz bir yoldan sokulması olduğu için etkili olmuştur: Kesinin işlevinin sokulması.
Bunu saptamanızı ve göstermenizi sağlayacak şey, analizin bundan sonraki belirleyici iki dönümüdür. İlkinde analist cesaretini toplayıp yaşam, Gerçek ya da istediğiniz başka bir ideoloji adına, “duygusal” diye adlandıracağım bu bakışa göre en tekil ama aynı zamanda belirleyici müdahaleyi yapar.
Bir gün özne, annesiyle (doğru hatırlıyorsam) para konusundaki anlaşmazlık öykülerini bir kez daha geveleyip dururken analist ona açıkça şöyle der: “Dinleyin! Buna artık son verin; çünkü kelimenin tam anlamıyla sizi daha fazla dinleyemiyorum. Beni uyutuyorsunuz.”
İkinci olayda (bunu size bir teknik modeli olarak vermiyorum [gülüşmeler]; açıkça deneyimli ve sahihlik arzusuyla yanan bir analistin gözlemini okuyup karşılaştığı sorunları izlemenizi istiyorum) analist, kendi deyimiyle, muayenehanesinin dekorasyonunda küçük değişiklikler yapmıştır. Meslektaşlarımızın ortalama dekorasyonlarına inanırsak oldukça hoş olmalı [gülüşmeler].
Margaret Little bütün gün hastalarının yorumlarıyla bezdirilmiştir: “Bu iyi… bu kötü… şu kahverengi iğrenç… şu yeşil harika…” Günün sonuna doğru hastamız çıkagelir ve bunu ötekilerden biraz daha saldırgan terimlerle yeniden yapar. Little ona kelimesi kelimesine şöyle der: “Dinleyin, bunun hakkında ne düşünebileceğiniz hiç umurumda değil.” Hastanın, ilk seferde olduğu gibi, derinden sarsıldığını ve afalladığını söylemeliyim.
Bunun ardından sessizliğinden coşkulu haykırışlarla çıkar: “Az önce yaptığınız şey müthişti.” Bu analizin ilerlemelerini atlıyorum.
Burada yalnızca şunu göstermek istiyorum: Elverişli bir vakada (dilerseniz bu sorunsal için özellikle elverişli bir alandan seçilmiş vakada) kesinin işlevini temelde devreye sokan ilerleme etkeninde belirleyici olan şey şudur. Analist ilk belirleyici yorumunda ona kelimenin tam anlamıyla, “Bende sürahi tıpası etkisi yaratıyorsunuz, beni uyutuyorsunuz,” demiştir. Diğer durumda da onu kelimenin tam anlamıyla yerine koymuştur: “Dekorasyonum, muayenehanem hakkında istediğinizi düşünün; benim hiç umurumda değil.” Burada söz konusu aktarım ilişkisinde belirleyici bir şey harekete geçirilmiştir.
Bu, söz konusu öznenin sorununu göstermemize izin verir. Sorunlarından biri, hayran olduğu babası için en küçük bir yas duygusu taslağı bile oluşturamamış olmasıdır. Fakat bize anlatılan öyküler, babasıyla ilişkisinde vurgulanan bir şey varsa, bunun hiçbir durumda babasının herhangi bir açıdan eksikliğini temsil edecek bir şey olamayacağını gösterir.
Babasıyla küçük bir gezinti ve küçük bir tahta çubukla ilgili son derece anlamlı bir sahne vardır. Hasta bunu kendisi oldukça masum görünen bir biçimde vurguladığı için çubuk penisi açıkça simgeler. Baba, bu küçük değneği hiçbir açıklama yapmadan suya fırlatır.
Bu öyküde Ville-d’Avray Pazarları’nda⁷⁹ değiliz.
Hırsızlıkların belirleniminde en yakından söz konusu olan anneye gelince: Anne bu çocuğu kendisinin bir tür uzantısından, bir mobilyadan, bir aletten (gerektiğinde tehdit ve şantaj aracından) başka hiçbir şey yapamamıştır. Onu hiçbir biçimde öznenin kendi arzusuyla, bu arzunun nedeni olarak ilişkili olabilecek bir şey hâline getirmemiştir.
Özne, hangi arzu olduğunu elbette bilmediği kendi arzusunun hesaba katılabileceğini göstermek için, annesi her yaklaştığında, bir etkide bulunabileceği indüksiyon alanına her girdiğinde son derece düzenli biçimde hırsızlık yapar. Bütün kleptoman hırsızlıkları gibi bu hırsızlığın da özel bir çıkar anlamı yoktur. Yalnızca şunu söyler: “Size bir nesne gösteriyorum; burada zorla ya da hileyle kaçırdığım bir nesne. Bu nesne, bir yerde başka bir nesne bulunduğu anlamına gelir: Benim nesnem, (a), hesaba katılmayı, bir an için yalıtılmış bırakılmayı hak eden nesne.”
Bu yalıtılma, yalnız-olma işlevi, kaygı işleviyle en sıkı ilişki içindedir; bir bakıma onun bağıntılı kutbudur. Bunu ileride göreceksiniz.
Analist olmayan biri, Étienne Gilson, bir yerde şöyle der: “Yaşam, etkin ayrılmaların kesintisiz gücüdür.” Bugünkü söylemden sonra bu gözlemi, engellenmeler hakkında alışıldık biçimde söylenenlerle karıştırmayacağınızı düşünüyorum. Söz konusu olan başka bir şeydir: Eksiğin yerinin kurulduğu sınır, hudut.
Eksiğin odak noktalarının klinikte belirdiği çeşitli, metonimik biçimlerle sürekli ve çeşitlenen bir düşünme, söylemimizin devamını oluşturacak. Fakat bunu, “analizin amaçları” denebilecek şeyi durmadan sorgulamadan ele alamayız.
Bu konudaki tutumlar öylesine öğreticidir ki, geldiğimiz noktada, ayrıntılı izlemek üzere geri dönmemiz gereken bu makalenin yanında, Szasz adlı birinin “Psikanalitik Tedavi Kuramı Üzerine” makalesinin de ele alınmasını isterim. Makalede analizin amaçlarının kendi kuralı içinde verildiği ileri sürülür. Analizin kuralı ve dolayısıyla amaçları, ister didaktik olsun ister olmasın her analizin nihai amacını, hastanın kendi devinimlerine ilişkin bilimsel bir bakış açısına inisiye edilmesi olarak öne çıkarmakla tanımlanabilir. Yazar tam böyle ifade eder.
Bu bir tanım mıdır? Onu kabul edebileceğimizi ya da reddedebileceğimizi söylemiyorum. Uç konumlardan biridir; kuşkusuz çok tekil ve özelleşmiş bir konumdur.
79 Serge Bourguignon’un 1962 tarihli filmi Ville-d’Avray Pazarları [Les Dimanches de Ville d’Avray]: Uzakdoğu’daki bir uçak kazasından sonra hafızasını yitiren eski pilot Pierre, Ville-d’Avray’de rahibelerin yanında yaşayan on yaşındaki yetim Françoise’la karşılaşır. Kendisini babası gibi tanıtıp her pazar onu ziyaret eder; aralarında kurulan şefkatli ve saf yakınlık kasabada kısa sürede skandala dönüşür.
“Kabul edemeyeceğimiz bir tanım mıdır?” demiyorum; “Bu tanım bize ne öğretebilir?” diyorum. Burada, sık sık sorguladığım bir şey varsa bunun tam da bilimsel bakış olduğunu bilecek kadar çok şey işittiniz. Çünkü bilimsel bakışın hedefi eksiği daima doldurulabilir saymaktır. Oysa bizim deneyimimizin sorunsalı, eksiği kendi niteliğiyle hesaba katmayı içerir.
Yine de böyle bir bakış açısını saptamak yararlıdır; özellikle onu başka bir analistin, Barbara Low’un daha eski bir makalesiyle, analistin konumundaki Entschädigungen (telafiler) dediği şeyle yan yana getirirsek. Orada bütünüyle karşıt bir gönderim üretilir: Bilim insanının değil sanatçının konumuna gönderim. Analizde söz konusu olan da, bize söylediğine göre, bütünüyle karşılaştırılabilir bir şeydir (kavrayışlarının sağlamlığı bakımından hiç de daha az dikkate değer olmayan bir analisttir bu) bize söylediğine göre, sanatsal yaratımı yöneten yüceltmeyle bütünüyle karşılaştırılabilir.
Bu üç metinle… Üçüncüsü Internationale Zeitschrift’ın yirminci yılında Almanca yayımlanmıştır. Seyrekliğine rağmen üstlenmek isteyen kişinin kullanımına sunuyorum.
20 Şubat için bir karar veremez miyiz? Ben şimdi bir süre bulunmayacağım; dönüşüm o gün mümkün ama kesin değil. Burada bulunan ve az önce konuştuğum iki ya da üç kişi (daha doğrusu iki kişi) rolleri uygun gördükleri biçimde paylaşabilir: Biri sunar, öteki eleştirir ya da yorumlar; yahut karşıt iki sunumun iki bölümünü bir koro gibi dönüşümlü yürütürler. Bu iki kişi, gerekirse üçüncü makale için yanlarına üçüncü bir kişiyi de alarak, bu kürsüyü çok uzun süre boş bırakmamayı üstlenemez mi? Ben yokken yerimi alırlar; dönersem ben dinleyiciler arasında bulunurum. Ele alacakları sorun tam olarak az önce sözünü ettiğim üç makaledir.
Az önce ikisinin (sırasıyla Granoff ve Perrier) onayını aldığımı düşünüyorum. Öyleyse onları dinlemek üzere tam üç hafta sonra, 20 Şubat’ta burada buluşalım. Ben de 27’sinde açıklamalarımı sürdürürüm.
Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.
Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.
