Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 11. Ders · 27 Şubat 1963
11. Ders: Arzuya Dair Noktalamalar
LACAN (Pekâlâ, işte kış sporlarından döndüm. Oradaki düşüncelerimin büyük bölümü) elbette her zamanki gibi (sizin hizmetinize yönelmişti. Yine de yalnızca buna değil. Bu nedenle, bu yıl bana iyi gelmelerinin yanı sıra) ki her zaman böyle olmaz; kış sporları, ne olduğunu tam söyleyemediğim fakat bana görünen ve beni, onların apaçık bir cisimleşmesi, son derece canlı bir maddileşmesi gibi durduğu bir soruna geri götüren bir şeyle beni etkiledi: toplama kampının çağdaş işlevi sorunu. Varlıklı yaşlılar için bir tür toplama kampı; ortalama yaşın zamanla ilerlemesi nedeniyle bunun uygarlığımızda giderek büyüyen bir sorun hâline geleceğini herkes bilir.
Bu bana, toplama kampı sorununun ve tarihimizin bu dönemindeki işlevinin şimdiye dek gerçekten bütünüyle ıskalandığını; savaşın hemen ardından gelen aptallaştırıcı ahlakçılık çağı ve bununla (hâlâ toplama kamplarından söz ediyorum) aynı hızla baş edilebileceği yolundaki saçma düşünce tarafından tamamen maskelendiğini hatırlattı. Neyse, meseleyi boğmayı uzmanlık hâline getirmiş çeşitli “seyyar satıcılar” üzerinde daha fazla durmayacağım. Bildiğiniz gibi bunların en ön sırasında Nobel Ödülü’nü toplayan biri vardı: güncel bir konuda ciddi biçimde taraf tutmak gerektiğinde, saçmanın kahramanlığına⁸² ne ölçüde yaraşır olduğu görüldü.
Bütün bunlar şunu hatırlatmak içindi: Bu düşüncelere paralel olarak, birkaç yıl önceki Etik seminerimi de (biraz önce söylediğim gibi, yine sizin hizmetiniz için) yeniden okuyordum. Bunu, ustamız Freud’dan sonra orada en özsel olarak eklemlediğime inandığım şeyin haklılığını yenilemek için yaptım; söz konusu hakikate yaraşır biçimde vurguladığıma inandığım şey şudur: Her ahlak, ilkesi ve kökeni bakımından Gerçeğin tarafında aranmalıdır. Elbette bununla ne kastedildiğini bilmek gerekir. Bu semineri daha yakından dinleyenler için ahlakın Gerçeğin tarafında, daha özel olarak da siyasette aranması gerektiğini düşünüyorum. Fakat bu, onu Ortak Pazar tarafında aramaya sizi teşvik etmemeli!
Şimdi yalnızca sözü değil, söylendiği üzere “başkanlığı”, daha doğrusu chairman konumunu da geçen sefer bu yeri tutmuş olan Granoff’a bırakacağım. Buraya gelsin; çünkü üç bölüm için genel bir giriş yaptığına göre yanıt vermesi ve bugün geçen sefer başlatılan halkayı tamamlayacak olan Bayan Aulagnier’ye en azından birkaç sözle karşılık vermesi gerekecek. Öyleyse Granoff buraya, Aulagnier buraya. Aulagnier bize Margaret Little’ın makalesi üzerine çalışmasından ne çıkardığını anlatacak.
82 Albert Camus, 1957 Nobel Edebiyat Ödülü: “Saçma, insanın çağrısı ile dünyanın akıl dışı sessizliği arasındaki bu karşılaşmadan doğar.” (Sisifos Söyleni).
PIERA AULAGNIER; Size yalnızca şunu hatırlatacağım: Granoff geçen seminerde, son yirmi ya da otuz yıl içinde karşıaktarım sorununun analistler tarafından nasıl ele alındığına dair bir genel bakış sunduğunda, yanlış hatırlamıyorsam, farklı eğilimlerden hareketle 180 derecelik açıklığı olan bir tür pergel elde edebileceğimizi söylemişti; sanırım söylediğiniz buydu. Bu pergelin iki ucunu bir bakıma oluşturabilecek iki uç eğilim, Perrier’nin size sunduğu Thomas Szasz makalesinden çıkarılabilecek olan ile, karşı uçta, şimdi benim söz edeceğim Margaret Little makalesiydi.
Bu makalenin kuramsal bir bölümü ve klinik bir bölümü var. Elbette hak ettiği gibi oldukça kapsamlı bir çözümlemesini yapmayacağımı da ekleyeyim; son derece zengin bir makale ama niyetim bu değil. Yalnızca, makaledeki bazı noktaların bende uyandırdığı düşünceleri size aktarmak istiyorum.
Önce başlığı nedir? Margaret Little başlıkta, 1951’de yayımlanan ve daha o zaman bu “R”nin söz konusu olduğu ilk makalesine gönderme yapar. Bu simge onun için, sanırım Fransızcada analistin hastalarının ihtiyaçlarına verdiği yanıtın bütünü diyebileceğimiz şeyi ifade eder. “İhtiyaç” terimi bizi daha baştan ilgilendirir ya da uyarır. Fransızcada “yanıt” sözcüğü normal olarak karşısında, karşılığı olarak “soru” ya da “talep” sözcüğünü düşündürür. Burada böyle bir şey yok: gerçekten ihtiyaç söz konusudur. Margaret Little biraz ileride ihtiyaçtan ne anladığını söylemenin kuşkusuz çok zor, terimin epey belirsiz olduğunu kendisi de söylese de, bütün makaleden çıkan şeyin bu terimin onun için taşıdığı bedensellik yanı olduğunu söylemek isterim.
Bu, Bay Lacan’ın bize öğrettiği anlamda bir eksik değil, özne düzeyinde bir boşluk, bir uçurumdur. Bir hava akımı gibi bu uçuruma dolan nedir? Bu makalede “armağan” diye tanımlayabileceğimiz şeydir; simge olarak değil, ortaya çıkanın açığa vurulması olarak armağan. Makalenin ilgisi de buradadır: analistin arzusu açığa çıkar.
Bunu söyledikten sonra, haklı ya da haksız olarak en önemli görünen bazı noktaları ele alırsak, önce yazarın karşıaktarım terimine verdiği tanım üzerinde duracağım. Elbette, alanımızda ve meslek ahlakımızda bazı terimlerin farklı yazarlar tarafından kullanılmasının ve aynı terimlerin oldukça farklı kavramları tanımlamaya hizmet etmesinin ne kadar üzücü olduğunu; bunun sağırlar diyaloğu yaratma tehlikesi taşıdığını söyleyerek başlar. Bu, anladığımız ve gerekirse paylaşabileceğimiz bir üzüntüdür. Bütün bunları biliyoruz; fakat daha önemlisi, onun için karşıaktarımın ne olduğuna dair verdiği tanımı okumaktır.
Margaret Little’a göre karşıaktarım şunu temsil eder: “Analistte o ana dek bastırılmış, dolayısıyla çözümlenmemiş olan ve analisti hastasına aynı biçimde bağlayan öğeler…” Özür dilerim, belki pek düzgün bir Fransızca değil; çeviriyorum: “Hasta nasıl anne babasına ya da çocukluğunun nesnelerine ait duygulanımları vb. analiste aktarıyorsa, analist de hastayı geçici ve değişken biçimde kendi anne babasını gördüğü gibi görür.”
Demek ki karşıaktarım çözümlenmemiş olanı temsil eder. Sonuçta bunun çözümlemesi (yani doğuracağı tepkiler) analist tarafından ancak bir tür geriye dönük yorum içinde yapılabilir. Birazdan bunun ne içerdiğini göreceğiz: Önce çözümlenmemiş öğelerden, analistin kişisel çözümlemesinden kaçmış bu parçadan söz eden bir tepkinin ortaya çıkması gerekir; ancak daha sonra, analist olduğu için, onun anlamını yorumlayabilir ya da yorumlayamayabilir, anlayabilir ya da anlayamayabilir.
Buradan hareketle şu da eklenebilir: Tedavinin kimi anlarında hastalarımız karşısında, onların bizim karşımızdaki konumuyla tam olarak aynı konumda bulunuruz; başka bir deyişle onlar, bir bakıma bizim kendi çözümlememiz sırasında analistimizin üstlendiği rolü üstlenirler.
Anne babayı temsil eden kişiler olarak bizde belirli yanıtları doğuracaklardır. Birazdan bu yanıtlar hakkında ne düşünmemiz gerektiğini, Margaret Little’ın onlara verdiği rolü ve uygulamalarını (daha doğrusu bunun pratikte, klinikte neye dönüştüğünü) göreceğiz.
Margaret Little daha sonra “toplam yanıt” diye tanımladığı şeyden söz eder. Bu, elbette yorumu olduğu kadar genel anlamda “davranış” denebilecek şeyi, duyguları vb. de içerir. Ben bunun üzerinde durmayacağım. Bu kuramsal bölümde iki nokta üzerinde duracağım: Bir yandan sorumluluk hakkında söyledikleri; öte yandan (belki de en önemli olan son paragraftır) “analistin gerçek kişi olarak, kişi olarak ortaya çıkışı” dediği şey hakkında söyledikleri. Gerçek kişi olarak hastaya ne söylemek istediğini göreceğiz.
Önce sorumluluk hakkında söyledikleri. Bütün makale, denebilir ki, belirli bir hasta türüne adanmıştır: onun borderline hastalar, psikopatik kişilikler dediği ve aslında bizim psikotik yapılar diye adlandırmakta yarar göreceğimiz kişiler. Parantez içinde, psikotik yapı ile klinik ya da semptomatik psikoz arasında ayrım yapmanın yararı burada görülür; ama bunun pek önemi yok.
Sorumluluk sorununa geldiğinde Margaret Little önce, kimsenin bizi analist olmaya zorlamadığının; analist olmayı seçtikten sonra da kimsenin bizi belirli türde hastaları kabul etmeye zorlamadığının açık olduğunu söyler. Fakat onları kabul ettiğimiz andan itibaren onlara karşı sorumluluğumuz bütünüyle devreye girer. Bu “yüzde yüz bağlılık”tır; elbette sınırlarımızı bilmek gerekir, ama aynı zamanda bu sınırlara her zaman uyulamayabilir vb. Sonuçta büyük bir dürüstlükle ve şeyleri olabildiğince yakından görme duygusuyla özellikle bu tür hastalara karşı sorumluluğumuz denebilecek şey üzerinde ısrar eder. Buraya kadar bütünüyle paylaşamayacağımız, tam olarak aynı fikirde olamayacağımız hiçbir şey yoktur.
Fakat beni özellikle ilgilendiren ya da uyaran şey, üstlendiğimiz bu sorumluluğu analizana bilinçli kılmanın yararlı olduğunu söylediği andır. Margaret Little’ın söylediklerini doğru anladıysam (umarım öyledir) bunu okurken gerçekten durakladığımı söylemeliyim. Çünkü bize ne diyor? “Genel olarak bu tür hastalar bizim sorumluluğumuzun hiç farkında değildir; öyleyse bunu onlara fark ettirmeliyiz.”
Elbette bunun nedenini oldukça açık biçimde açıklar: yardımcı benin, analistle özdeşleşmenin vb. bütün miti; Margaret Little’a göre psikotikle çalışmada, aktarım yorumlarının yapılabileceği başka bir tedavi döneminden önce gelmesi gereken bütün bu dönem. Bu konuda kuramsal olarak söylenebileceklerin tümünü bir yana bırakıp kendime sorduğum, şimdi de size yeniden yönelttiğim soruyu soruyorum: Hastayı sorumluluğumuzdan haberdar edebilir miyiz ve dahası etmemiz gerekir mi? Bu sorumluluğun var olduğu elbette açık; kimi zaman omuzlarımıza ağır biçimde çöktüğü de aynı ölçüde kesindir. Ama Margaret Little’ı okurken şöyle bir izlenime kapıldım, kendi kendime dedim ki: keşke böyle olsaydı; keşke ben de kimi zaman hastayı kendi sorumluluğumdan haberdar edebilseydim.
Hastanın bunu anlayamayacağından ya da anlama yeteneğinin bulunmadığından değil. Fakat bana öyle geliyor ki bu ağırlık tam da bize aittir ve hastayla paylaşamayacağımız şeydir. Margaret Little’ın bütün söylediklerinde (başka türlü söyleyemiyorum) hastaya yönelik ayartma ile doyumlandırma arasında bir şey sezdim. Bunun hem nevrotikle hem psikotikle çalışırken kaçınılması gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu nokta elbette beni ilgilendirdi; ama Margaret Little’ın düşündüğünden çok uzağım. Birazdan söz edeceğim klinik örnekte bunun onu nereye götürdüğünü göreceğimizi sanıyorum.
Devam etmeden önce tahtaya küçük bir ifade yazmak istiyorum; çünkü bana bütün makalenin özeti, Margaret Little’ın analist-analizan karşılaşmasını nasıl tanımladığının yoğunlaşmış biçimi gibi geliyor. Tirelerin bana değil Margaret Little’a ait olduğunu ekleyeyim. Beşinci paragrafa geliyoruz: “person-with-something-to-spare meets person-with-needs.” Tam olarak “verecek bir şeyi olan kişi” demektir. Fakat İngilizcede to spare çok özel bir anlama sahiptir: elden çıkarabileceği, fazladan sahip olduğu bir şey. Örneğin bu akşam tiyatroya gitmek istesem ve yalnız olsam, biri birden bana iki bilet verse, açıkça verebileceğim bir biletim olur; İngilizcede to spare’ın anlamı budur. Böyle biri “ihtiyaçları olan bir kişiyle karşılaşır.” Margaret Little analitik karşılaşmayı böyle tanımlar.
Sanırım yalnızca buradan hareketle bile onun analizi kavrama biçimi ve her zaman son derece önemli, kavranması daima zor olan o menteşeye (analistin arzusuna) ilişkin her şey bütün görkemiyle görünür. Fakat buna dönmeden önce Margaret Little’ın “analistin kişi olarak ortaya çıkışı” düzeyinde ne söylediğine bakalım.
Bunu okurken, Bay Lacan’ın bize getirdiği pek çok şey arasında analist olarak benim için gerçekten değerli görünen bir şey olduğunu düşündüm: Tırnak içinde “gerçeklik” diye adlandırdığımız ya da onun adlandıracağını düşündüğüm şey hakkında bize öğrettikleri. Biraz önce, benim sunumumdan (daha doğrusu özetimden) hemen önce bundan söz etmiş olması sanırım rastlantı değildir.
“Analistin kişi olarak ortaya çıkışı” nedir? Margaret Little bize şöyle der: “Simgeleştirme yeteneği olmayan, psikotik yapılar vb. taşıyan bu hasta türüyle çalışırken analistin kişi olarak kendini ortaya koyabilmesi gerekir.” Bu ne demektir? İki şey söz konusudur. Birincisi, genel olarak duygulanımsallık diye adlandırılabilecek alandadır: “Analist hastaya duygularını gösterebilmelidir.” Ama daha ileri giden bir şey de vardır.
Biraz önce Margaret Little’a göre karşıaktarımın ne olduğunu tanımladığımı hatırlarsınız: tam o anda çözümlenmemiş olan ve (her insanda olduğu gibi bilinçdışı konuştuğu için) analistte sözel ya da jestsel, fark etmez, belirli türden sözler doğuran çekirdek. Margaret Little bu tür yanıtlara to react an impulse, yani dürtüsel tepkiler der. Bize, bu dürtüsel tepkilerin yalnızca var olmakla kalmadığını, özellikle de kimi durumlarda hasta için kesinlikle yararlı olduğunu söyler. Bunu okuyunca artık yalnızca “duraklamadığımı”, gerçekten derinden şaşırdığımı söylemeliyim. Ama önce ilk bölüme dönelim. Margaret Little’a göre analistin gerçek kişi olarak ortaya çıkışı ne işe yaramalıdır?
Bu, karşılaştığımız başka bir tanıma hizmet etmelidir. Tanımı size aktarmıyorum ama sanırım oldukça iyi hatırlıyorum: Öznenin analisti “büyülü bir içe-atım” yerine normatif, yani normalleşmeye yönelen bir soğurma, içe katma (aynı terimler kullanılıyor) hatta sanırım sindirim gerçekleştirmesini mümkün kılmak.
Bunun psikotikle yaşandığını elbette ben de ekliyorum. Psikotik için sırayla bu içe-atımın yeri hâline geldiğimiz de açıktır. Onu çözümleyebilmemiz için bunun gerekli olduğu da kuşkusuzdur. Fakat bizi gerçek kişi olarak içe-atmasının, onun nesneyle ilişki kurma kipi olan “büyülü içe-atım”dan farklı bir şey olduğunu söylemek gerektiği iddiasındaki inceliği hiç kavrayamıyorum; doğrusu böyle bir inceliğin var olduğunu da sanmıyorum.
Ne olursa olsun, Margaret Little’ın “analistin kişi olarak ortaya çıkışı” hakkında söylediklerine dönersek ilk soru şudur: Hastalarımıza onun duygulanımsallığımız dediği duygularımızı göstermek (birazdan duygulanımsal tepkilerden daha kesin biçimde söz edeceğiz) tedaviye nasıl bir gerçeklik boyutu sokacaktır?
Bunu iki nedenle soruyorum. Birincisi (burada kendime gönderme yaptığım için özür dilerim, fakat analist olarak hakkında konuşabileceğim tek kişi kendimim; başka bir analist hakkında nasıl konuşabileceğimi bilmiyorum) bana öyle geliyor ki her analist için kendi gerçekliği, tam da analist olarak kendi yerinden konuştuğu anda hiç olmadığı kadar gerçektir. Analist olarak bu yer ne kadar doğruysa, “react an impulse” dediği şeyden o kadar uzaktır ve analist kendi gözünde o kadar gerçek olur.
Şimdi analist bakımından gerçekliği bir yana bırakıp öznenin, analizin düzeyine yerleşirsek aynı soru ortaya çıkar. Perrier’nin örneğin Szasz’ın konumu hakkında söylediklerini, analisti kavrama biçimindeki mutlak katılığı ve aynı zamanda berraklığı hatırlayın. Bu tür bir analistin hastası için bütünüyle gerçek olmadığını gerçekten düşünüyor musunuz? Hastanın gözünde her yirmi dakikada bir “Hı hı…” diyen bir tür makine, ya da her neyse, olabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?
Analistin bir anlamda daima gerçek, başka bir anlamda ise hiçbir zaman gerçek olmadığını düşünüyorum. Yorum da yapsanız hapşırsanız da analizan bunu aktarım ilişkisine göre işitecektir. Analizde bundan başka bir gerçeklik olamaz. Tedavinin yazıldığı tek boyut budur ve sanırım bunu hiçbir zaman unutmamak gerekir.
Margaret Little’daki, zaman zaman tam da bir “başka sahne”ye geçilebileceği yönündeki arzuya gelince: Bu kez neyin sahnesi? İyi dinlenirse, tam da analitik durumun parametrelerinin ötesine geçtiği, onların dışında kaldığı için gerçeklik olacak bir sahne. Burada, en azından bizim bakış açımızdan, gerçekten kabul edilemez bir şey bulunduğunu düşünüyorum. Şeylere böyle bakılamayacağını söylemiyorum; fakat bizim bakışımız içinde bunun en azından bir paradoks içerdiği açıktır.
Klinik vakaya geçmeden önce söz edeceğim son noktaya geliyorum. Şimdiye dek anlattıklarımın tam çizgisinde olan bu nokta, Margaret Little’ın dürtüsel tepkiler dediği şeydir. Dürtüsel tepkiler nedir? Bunlar yalnızca analistin İd’inden değil, bilinçdışının çözümlenmemiş kısmından doğrudan gelen, oradan güdülenen tepkilerdir. Bunun ne içerdiğini kuramsal düzeyden çok “Kenton” denilen örnekte görmeye çalışacağız; çünkü böyle bir davranışın pratikte neleri belirleyip doğurabildiği orada görülür.
Klinik malzeme. Bu bir vaka… Hayır, vakayı anlatmayacağım. Yalnızca, hiçbir kuşkuya yer bırakmadan psikotik yapı dediğimiz şey olduğunu söyleyeceğim. On yıl süren bir analizdir; on yıl. Margaret Little, ilk yedi yıl boyunca hastaya aktarımı herhangi bir biçimde çözümlemeyi kabul ettirmenin kesinlikle olanaksız olduğunu söyler. Yine de gerçek kişi olarak konuşmaktan geri durduğu düşünülemez; çünkü bu onun kendi tekniğidir. Hatta bize çok güzel iki örnek verir. Lacan’ın burada son konuşmasında değindiği örnekler bunlardır.
Birinde, uzun bir dizinin sonuncusu olarak yine analistin çalışma odasını eleştirerek gelen özneye Margaret Little, sonuçta onun bu konuda ne düşündüğünün kendisi için hiç önemli olmadığını söyler. Ötekinde (yine ilk yedi yıl içinde) özne annesi ve para hakkındaki öyküleri bilmem kaçıncı kez anlatırken, Little bütün bunların laf kalabalığı olduğunu ve kendisinin uyumamak için büyük çaba gösterdiğini söyler.
Duygulanımsal tepkilerse işte bunlar. Belki de bunlar Little’ın düşündüğü gibi analistin o sözümona hakiki, gerçek gerçekliğinin belirişleri değildir. Her durumda bunlar durumu tam olduğu yerde bırakan müdahalelerdir. Analizan elbette biraz sarsılır ve “Peki, özür dilerim, bir daha söylemem,” der; ama gerçekte her şey eskisi gibi sürer.
Öyle sürer ki yedi yıllık analizden sonra Margaret Little ile analizan, sorunun temelinin hiç ele alınamadığını ikisi de bildikleri hâlde tedaviyi kesmenin iyi olacağını düşünürler. Ilse’nin ölümü olayı tam buraya yerleşir. Vakanın çözümlemesini, yas hakkında ya da ölen kişi hakkında söylenebilecekleri ele almayacağım; bugün yalnızca tanımlamaya çalıştığım karşıaktarım düzeyinde konuşuyorum.
Şimdi biraz geriye, Little’ın zihninde “karşılaşma”yı tanımlayan formüle dönüyorum; çünkü belirli bir yorum türünü buradan hareketle göreceğiz. Tanımlayabilir miyiz (bunu bir soru olarak soruyorum, çünkü sonuçta sanırım hepimiz için yanıt olumsuz olur, uzun söylevlere bile gerek kalmadan) analisti, başkalarından fazladan bir şeye sahip olan bir insan, bir özne olarak gerçekten tanımlayabilir miyiz?
Bu konumun kesinlikle savunulamaz olduğunu görmek için Lacan’ı dinlemek ve belki de kendi analist deneyimimize başvurmak yeterlidir. Analizanın ihtiyaçlarına gelince, ihtiyaç ile talep düzeyindeki bütün kaymayı ve bu konuda söylenebilecekleri burada yeniden hatırlatmak gerekir mi bilmiyorum.
Kesin olan şu ki bu basit formüle yalnızca Margaret Little’ın “karşılaşma”yı görme biçimi değil, analistin arzusu (Margaret Little’ın arzusu) yazılmıştır: “Fazladan bir şeye” sahip olan ve bununla analiz öznesinin düzeyinde gerçek bir boşluk, bir açıklık olarak gördüğü şeyi besleyebilen (ağızsal söz dağarcığına ait bu sözcüğü rastlantıyla kullanmıyorum) doldurabilen özne olma arzusu.
Buradan, sözünü ettiğim iki yorumdan ilkine dönelim. Bu gerçekten ilk yorumdur; analizi iyileşmeyle sonlanabilecek olumlu bir şeye götürdüğünü söylemeyeceğim, fakat analize doğru ilerleten, onu hareket ettiren yorumdur. Ilse’nin ölümü sırasında ortaya çıkar.
Ilse, hastanın anne babası yaşında, çocukken tanıdığı, anne baba ikamesi olan bir kişidir; Almanya’da ölmüştür ve özne bunu yeni öğrenmiştir. Analiste şiddetli bir sıkıntı ve umutsuzluk hâlinde gelir. Bu umutsuzluk seanslar boyunca sürer ve sonunda Margaret Little’ı, kendi deyişiyle, gerçekten paniğe düşürür. Little şöyle der: “Bir biçimde to break through, bunun içine yarıp girmeyi başaramazsam hastamın öleceği, hastamın bana eksik kalacağı duygusuna kapılmıştım.” Neden ölecekti? İki nedenle: Ya intihar edecekti ya da exhausted… Nasıl denir?
LACAN; Tükenmekten.
AULAGNIER; Tükenmekten; çünkü artık yemek yiyemiyor, hiçbir şey yapamıyordu.
Tedavinin belirli bir anında Margaret Little olup biten karşısında bütünüyle paniğe kapılmıştır. Lacan’ın bu konuda söylediğini burada hatırlamak gerekir: Tam o anda bir yer değiştirme olmuştur ve analist kaygının yeri hâline gelmiştir. Yalnızca kaygının yeri olmakla kalmaz; kaygısının nesnesi de onu temsil eden hastadır.
Margaret Little bu anda, düşündüğü gibi yalnızca duygulanımsallığını göstermek üzere değil, gerçekten İd’den, kendisi için bile bilinçdışı kalan bu kalıntıdan hareketle müdahale eder. Analist olarak olup bitenden korkunç ölçüde etkilendiğini; artık ne yapacağını bilmediğini; hiç kimsenin hastayı bu hâlde görmeye dayanamayacağını düşündüğünü; onunla birlikte acı çektiğini söyler. Metni okuduğunuzda yaptığı şeyin Frieda’yı kendi kaygısının nesnesi, (a) olarak kurmak olduğunu görürsünüz.
Peki ne olur? Özne söylenenleri, bu kez analistin onları anlaması gibi değil fakat yaşaması gibi işitir: “Ben senin kaygının nesnesiyim; eh, çok güzel,” der kendi kendine, “çok güzel, çünkü sonuçta bu kaygı nesnesi olmayı babam karşısında denemiştim; ama olanaksızdı, çünkü o bir tür zırhın içine kapalıydı.” Babası megalomandı; Lacan’ın söylediği gibi, kendisinde herhangi bir şeyin eksik olmasının söz konusu bile olamayacağı biriydi.
“Öte yandan annemle bu kaygı nesnesi olmaya gerçekten çalıştım. Şimdi sizin için de gerçekten böyle olabildiğim için çok mutluyum.” Buradan sonra ne görürüz? Özne, analizan, tam bu yerden yanıt verir. Tek amacı analistin kaygısını kışkırtmak olan bir dizi yanıt ve tepki birbirini izler; böylece analist her seferinde onu bir anlamda güvenceye alacak ve analizanın kendi kaygısının nesnesi olduğunu söyleyecektir.
Nitekim bu andan itibaren son derece ağır bir dizi intihara yönelik tepki ortaya çıkar. Hasta bir kaza geçirir ve analist onun ölmemiş olmasına şaşar. İki kez komşular Little’a, “Sizden çıkan hastanın öldürülmesi kesin; çünkü yolu bütünüyle çılgınca geçiyor,” derler.
Yalnızca hırsızlığa yeniden başlamakla kalmaz; bu kez bir dedektif oradayken çalmayı ayarlar ve analisti kendisine belge vermek zorunda bırakır. Parantez içinde, belirli türde hastalar için zaman zaman belge vermek zorunda kalabiliriz. Fakat bu belgede analist yalnızca, “Tıbben bu hırsızlıklardan sorumlu değildir,” demekle kalmaz; “çünkü bu özne reliable, bütünüyle güvenilir ve derinden dürüst biridir,” diye ekler. Bunun belgede ne işi var? Hâlâ merak ediyorum. Pek önemi yok; belki yanıt karşıaktarım düzeyinde bulunur.
Her durumda işler böyle sürer. Karşımızdaki kişi yine de bir analist, muhtemelen klinik bakımdan iyi bir analist olan Margaret Little olmasaydı, böyle sürüp gidebilirdi: Analizanın annesiyle yaşadığı ilişkiyi bu kez analistle yaşaması ve yine her türlü yorumu bütünüyle reddetmesi.
Peki işler gerçekten ne zaman değişir? Analistin başka bir yorumundan, Margaret Little’ın kendi sınırlarını tanımaya yöneldiği andan itibaren. O anda elbette konuşur; ama bu artık hiçbir biçimde “react an impulse” değildir, duygulanımsal bir söz değildir. Analist olarak kendi yerinden konuşur. Kendisinin bütünüyle bilincinde olduğu bir söylem ve yorumdur bu; bu tür bir yorum yaptığımızda haklı olarak bekleyebileceğimiz yanıtı getirir: Özne ona armağan eder (öyle diyebiliriz, çünkü armağan her durumda bizim tarafımızdan çok onların tarafında yer alır) temel fantazmını armağan eder.
Bu yorum nedir? Analistin, işler böyle sürerse tedaviyi kesmek zorunda kalacağını söylediği andır. Burada, analizde daima hazır bulunması gereken “kesi işlevi”nin devreye girişini görmek gerekir. Kesi, tedavimizin ta kendi amacı ve çevresinde döndüğü menteşedir. Söylediğim gibi, hemen şu yanıtı doğurur: Özne (yedi ya da sekiz yıl sonra, tam zamanını bilmiyorum) sonunda temel fantazmını analiste söyler. Kastrasyonu, kimsenin kendisi için simgeleştiremediği bir eksiği kabul edemediği için inşa ettiği yuvarlak, küresel, kusursuz kapsül fantazmıdır bu.
Bu andan itibaren Margaret Little’la birlikte, belki de haklı olarak, tedavinin o son seansa ulaşmasını umabiliriz. Nevrotik, geleceğin analisti ya da psikotik olması fark etmez; son seans daima aynıdır. Analist aynı şeyi bilmem kaçıncı kez yineler (analizin değil ama öz-analizin hiçbir zaman bitmemesi de bundandır) ve hasta ilk kez, bütün bu uzun yolu yalnızca onun için katettiği şeyi deneyimler. Elimizdeki tek şey, onu götürmemiz gereken nokta şudur: Bir eksiğin öznesi olduğunu, hepimiz gibi kastrasyonun mührüyle damgalandığını ve kabul edebilmesi gereken şeyin ayrılık olduğunu deneyimler.
[Alkışlar]
LACAN, Wladimir Granoff’a (Önerdiğim küçük kapanış sözünü söylemek ister misiniz? Bunu söyleyecek konuma kendinizi yerleştirmiştiniz. Geçen sefer söylenenleri okudum) hangi koşullarda öğrendiğimi birazdan söyleyeceğim; ve kapanışı yapacağınızı duyurduğunuzu bilecek kadar bilgi sahibiyim.
WLADIMIR GRANOFF; Kapanışı yapacağımı duyurduğumu sanmıyordum. Ama kapanıştan söz etmeden de birkaç şey söyleyebiliriz. Benim konumum sizinkinden farklıdır: Bir makaleyi, hele Margaret Little’ın analiz yöntemini ya da sonuçlarını eleştirmek zorunda değilim. Daha çok, Margaret Little ile Szasz’ın belirli sonuçlanma biçimlerini temsil ettiği genel seyri yorumlamaya çalışıyorum.
Little ile Szasz arasında 180 derecelik bir sektör görülebilir; bu imgenin kaynağı benim. Fakat ikisinin de çağdaş yazarlar, aynı dönemin insanları olduğunu eklemek gerekir. Bu bakımdan her ikisi de karşıaktarım üzerine bu düşünmenin kökenindeki şeyle karşılaştırılmalıdır. Köken elbette Freud’a ve (öyle diyebiliriz) onun coşkusunu paylaşan ilk yazarlara kadar gider.
Az önce söyledikleriniz üzerine çok kısa bir düşünme bizi iki genel değerlendirmeye götürebilir. Birincisi bütün evrimle ve özellikle Margaret Little’ın bunu kendi tarzında aktarmasıyla ilgilidir. Onun tarzının kuşkusuz değeri vardır; çünkü açığa vurduğu ürkütücü saflığı fark etmiş olmalısınız.
PIERA AULAGNIER; “Doktor Dürüstlük.”
GRANOFF; Ben de tam bunu demek istiyorum. Bu ürkütücü saflık bir şeye karşıt olacaksa, o şey ukalalıktır. Bu anlamda, kendi düşünmesine yol açan kişiden, yani ukalayı ürkütmeye pek elverişli Melanie Klein’dan bu saflığı aldığı açıktır. Aynı dergide, kendilerini ya da yapıtlarını böylesine kuramsal bir savunmasızlık içinde sunmayacak, ama bize Margaret Little’ın önerdiğinden (diyelim ki baştan) sonsuz ölçüde daha sıkıcı bir yazın okutacak başka temsilciler bulabilirdik.
Barbara Low daha otuzlu yıllarda kendisine ukala görünmeyen yazarların başına Freud’u, ardından Ferenczi’yi yerleştiriyordu. Bu kısa parantezden sonra, şeyleri biraz zorlarsak ve Szasz’ın (İngilizce söyleyelim) en azından o dönem için irrelevant olmayan dilini kullanırsak, genel evrimde şunun gerçekleştiğini söyleyebiliriz: Margaret Little ve onun gibi kimi analistler, analitik durumu ihtiyaçları olan biri ile something to spare’a sahip biri arasındaki karşılaşma diye haklı biçimde sunabiliyorsa; sizin çevirinizle…
PIERA AULAGNIER; “Elinde kullanabileceği bir şeyi olan.”
GRANOFF; “Elinde kullanabileceği bir şeyi olan.” Fakat bu “elindeki şey” kavramını tamamlamak gerekir. Elbette fazladan bir şeydir; ama oldukça özel bir nüansla: Sınırda, bunlar yedek parçalardır. “Fazlalık”, değiştirilebilirliğin işaretiyle damgalanmıştır. Bunun nedeni yalnızca en yaygın yedek parçanın İngilizcede spare wheel denen yedek tekerlek olması değildir. Sözünü ettiğiniz tiyatro biletlerinde olduğu gibi bu fazlalık, gişedeki bir dikkatsizliğin on, yirmi, hatta bütün salon dolusu üretebileceği bir şeydir.
Something to spare düzeyinde, Szasz’ın adını koymadığı fakat bizim analizin siyasallaşması etkisi diyebileceğimiz bir etki açığa çıkar. Bunu, analizin kent içinde doğuşunun uzaktan etkileri; siyasallaşması ve yedek parça düzeyinde mevcut olan belirli bir ekonomik boyuta inişi diye de adlandırabiliriz.
Böylece analitik kentin yeni bir etiği ortaya çıkar. Bu yeni etik özünde, suçluluğun yeni bir boyutunun belirmesiyle nitelenir. Burada analitik bir suçluluk söz konusudur ve bunu doğrudan “vahşi analiz”e bağlamak fazla hızlı olur. Vahşi analiz bunun ilk görünümü bile değildir; tam anlamıyla söz konusu olan o değildir. Suçluluk görünümü de durumun yalnızca anlayışlı bir yaklaşımı olmaktan uzaktır.
Yine de burada çok önemlidir; çünkü Margaret Little’ın bu analitik yurttaşlık atmosferinden çıkış yolu, kelimenin tam anlamıyla suçu kabul etme düzenindedir. Little’ın, önceki karşıaktarım yazınını bütünüyle çürütüşünde (bu yazında yadsıma, geçen sefer sözünü ettiğim Lucia Tower gibi yazarlarda olduğu kadar elle tutulur ve dokunaklıdır) suç boyutu özellikle hissedilir.
Szaszçı denebilecek bir anlamda terimleri biraz zorlarsak Little bize suçu kabul etmek gerektiğini söyler. Böyle üstlenilen suçun kabulünden, yazdığı sırada analitik yurttaşlıkta egemen olan etiğin yenilenmesi doğacaktır.
Şeyleri başka bir yönden, yani makalenin açısından ele alırsak, onun “Analistin fazladan bir şeyi var mıdır?” formülünü hak ettiğinden fazla buruşturdunuz. Kesinlikle vardır; gerçi bu fazlalık göründüğü kadar isyan ettirici değildir. Fazladan bir şey olmasa bile, soru sorulabilir; bütün mesele bunun tam olarak ne olduğunu bilmektir.
180 derecelik sektör yeniden buraya yerleşir. Çağdaş kuşağın yazarlarına göre analistin fazladan neyi vardır? Karşıaktarım başlığı ya da yazında bulunabilecek herhangi bir teknik başlık altında yapılan bütün sıralamalarda şu bölüm başlıklarını bulursunuz: Fazladan bir bilgisi, bir iktidarı, büyük bir yüreği ya da gücü vardır. Daha özgül Anglo-Sakson adlandırmasında ise bir skill’i, yani bir kabiliyeti vardır; o noktada elbette kabiliyet ile yetenek arasındaki sınırı çizmek zorlaşır.
Önceki değil, daha eski kuşağın yazarlarında “fazlalık” Barbara Low’daki gibi başka türlü tanımlanır. Analistin fazladan neyi vardır? Örneğin Barbara Low’a göre fazladan bir merakı vardır ve sorun bu merakı meşrulaştırmaktır.
Barbara Low’da analistin fazladan sahip olduğu şey, iyileştirme arzusunun özel bir çeşidinden çok farklı da değildir. Fakat Barbara Low’da bu gerçekten iyileştirme arzusu mudur? Seçilen örnekler ve bu yazarlardaki en açıklayıcı ifadeler arasında şunları görürüz: Freud karşıaktarımdan söz ederken, güçlüklerin özellikle yoğun örneği olarak neden söz eder? Çok dokunaklı kadın hastadan; çok dokunaklı, tercihen de güzel şeyler söyleyen hastadan.
Barbara Low analistin konumundan söz ederken neden söz eder? Geçen sefer vurgulamaya çalıştığım sözlerinden biri şuydu: Analist, hastanın malzemesinin lover’ı, yani âşığı olmaya çalışmamalı mıdır? Gönderme yaptığı öteki yazar Ferenczi’ye gelince, yapıtı artık basmakalıp hâle gelmekte olan bir şeye yeniden dönmeyi gerektirmeyecek kadar iyi biliniyor. Analistin arzusu sorusu belki de en dokunaklı biçimde Ferenczi’de eklemlenir.
Öyleyse analistte özel bir şeyin varlığı bakımından sorular şunlardır: Bu bir fazlalık mıdır? Bir farklılık mıdır? Arzunun özel bir türü müdür? Çağdaş kuşakta fazlalığın, analizin siyasallaşması diye adlandırmaya çalıştığım şeyden ayrılamayan tanımı; yedi dakika içinde sonuçlandırmak gerekirse, analitik çevrede “karşıaktarım” sorunları ve buna bağlı olarak “nesne ilişkisi” denilen şeyin ele alınışı üzerine düşünmenin evrimini açıklama yollarından biridir.
LACAN; Granoff’tan sonuçlandırmasını istemekle hiç de kötü bir esine kapılmamışım. Yalnızca eleştiri görevimin bir bölümünü üzerimden aldığı için değil; aynı zamanda geçen seferki giriş konuşmasını hızlıca okurken sezdiğim şeyi iyi tamamlayıp aydınlattığı için. O hızlı okuma (belki haklı değildim) beni biraz tatminsiz bırakmıştı.
Kendisine verilen görevde, özellikle Barbara Low’un makalesinden söz ederken hakikatin biraz gerisinde kaldığını, söz konusu üç makale içinde açık ara en olağanüstü ve dikkate değer olanından çıkarılabilecek her şeyi tüketmediğini düşünmüştüm. Bizi konunun en modern müdahale biçimine, Lucia Tower’ın makalesine göndermesinde de küçük bir kaçış işareti görmüştüm.
Öte yandan bunun için ona minnettarım; çünkü makale artık tartışmamıza girdi. Birçok nedenle bu yıl onu kendim gündeme getirmezdim, fakat artık kaçınamayız. Granoff’un özetleyemediği Lucia Tower makalesini, en azından son derece ilgilenebilecek belli sayıda kişinin bilgisine sunmanın bir yolunu bulmak gerekecek.
Kalan yarım ya da otuz beş dakikada şeyleri almak istediğim doğrultu budur. Her birinizin neler getirdiği hakkında daha fazla konuşmayacağım. Perrier’nin dün kendi katkısının küçük bir özetini göndermesine çok minnettarım. Böyle bir özet gerekliydi; çünkü geçen sefer söylenenlerin daktilo edilmiş bir tutanağını bile zamanında alamadım. Bunun üzerinde daha fazla durmam gerekmiyor.
Bu rastlantının mı, kötü örgütlenmenin mi sonucudur bilmiyorum; fakat olayların böyle gelişmesinin benden kaynaklanmadığı kesindir. Ara sürede, böyle bir kazanın meydana gelmemesi için bütün önlemleri almaya durmadan çalıştım.
Bu nedenle ayrıntılarda yeniden ele almam gereken noktalara değinmek için kendime zaman, belki de daha iyi bilgi bırakıyorum. Bu müdahalelerin sahipleri biraz beklemekle hiçbir şey kaybetmezler.
Genel olarak, başlangıçta karşıaktarıma odaklanmış görünen ve gerçekten de tümü onun çevresinde dönen bu makalelere gönderme yaparak getirmek istediğim şeyi yeterince bildiğinizi düşünüyorum. Karşıaktarım, hak ettiği kesinlikle hiçbir biçimde veremeyeceğimi bile iddia ettiğim bir konudur. Bu makaleleri kaygı hakkında söyleyeceklerim perspektifinde; daha doğrusu kaygıya göndermenin öğretimimin genel devamında yerine getirmesi gereken işlev bakımından ele aldım.
Çünkü kaygı üzerine bu söylem, son zamanlarda konuşmamda giderek ısrarlı biçimde beliren şeye, analistin arzusu sorununa daha kesin bir yaklaşım getirmekten artık uzak duramaz. En sağır kulakların bile kaçırmaması gereken şudur: Bu yazarların karşıaktarıma yaklaşırken karşılaştıkları güçlükte engel oluşturan şey analistin arzusu sorunudur.
Engel olur; çünkü bütünüyle ve burada yaptığımız gibi işlenmeden alındığında, bu düzeydeki her müdahale, altmış yıllık analitik işlenişten sonra şaşırtıcı görünse de, temel bir küstahlığa katılır gibi görünür. Szasz, Barbara Low, özellikle de Margaret Little ve bu konuda çok derinden konuşan (daha doğrusu deneyimine dair çok derin bir itirafta bulunan) son yazar Lucia Tower’ın olağanüstü itiraflarında (birazdan işin ne ölçüde ilerlediğini söyleyeceğim): bu yazarların hiçbiri şeyleri arzu düzlemine koymaktan kaçamaz.
Karşıaktarım terimi genel olarak analistin katılımını hedefler. Analistin bağlılığından daha özsel olan şeyi unutmayalım. Bu metinlerde, yüzde yüz sorumluluktan oyundan bütünüyle çekilmeye kadar uzanan en aşırı salınımları görürsünüz.
Ne yazık ki yalnızca dolaylı bir bilginizin bulunduğu son makalenin, Lucia Tower’ın makalesinin bu düzende çok daha düşündürücü bir şeyi (ilk kez değil ama ilk kez eklemlenmiş biçimde) işaret ettiğini düşünüyorum: Analitik ilişkide analist tarafında meydana gelebilecek ve onun “küçük bir değişim”, analist için küçük bir değişim dediği şey.
Eylemin bu karşılıklılığının özsel terim olduğunu kesinlikle söylemiyorum. Fakat yalnızca anılması bile soruyu sorulması gereken düzeye yeniden yerleştirmeye yeter. Mesele karşıaktarımın tanımını, hatta çok basitçe verilebilecek doğru tanımını yapmak değildir. Bu tanımın tek sakıncası, soruyu bütün kapsamından bütünüyle boşaltmasıdır: Psikanalistin analizde gösteren olarak aldığı şeylerden bastırdığı her şey karşıaktarımdır. Başka hiçbir şey değildir.
Bu yüzden karşıaktarım sorunu gerçek soru değildir. Bize getirildiği karışıklık durumunda anlam kazanır. Tek anlamı, onu ele aldığı ve ilgilendiği ölçüde hiçbir yazarın kaçamayacağı şeydir: analistin arzusu. Bu soru yalnız çözümlenmemiş değil, çözülmeye başlanmamışsa bunun basit nedeni, şimdiye kadar analitik kuramda (tam olarak bu seminere kadar) arzunun ne olduğunun doğru biçimde konumlandırılmamış olmasıdır.
Kuşkusuz bunun küçük bir girişim olmamasındandır. Nitekim bunu tek adımda yapmaya hiçbir zaman kalkışmadığımı görebilirsiniz. Örneğin arzuyu talepten ayırarak tanıttım; bu ayrım içinde nasıl konumlandıracağınızı öğretmeye çalıştım.
Bu yıl, özellikle yılın başında, yeni bir şey ortaya koydum. Önce yanıtınızı ya da söylendiği üzere tepkilerinizi görmek için size sezdirdim (tepkiler de eksik olmadı) sonra arzu ile Yasa’nın özdeşliğini dile getirdim.
Böylesine açık bir şeyin (çünkü bu, analitik öğretinin daha ilk adımlarında yazılı bir açıklıktır) ancak bu kadar ihtiyatla ortaya konabilmesi ya da isterseniz yeniden sokulabilmesi oldukça tuhaftır. Bugün bu düzleme, onun bazı yönlerini, hatta sonuçlarını göstermek üzere dönüyorum.
Demek ki arzu Yasa’dır. Analitik öğretinin merkezindeki Oidipusçulukta Yasa’nın tözünü anneye yönelik arzunun oluşturmasıyla sınırlı değildir bu. Tersinden, arzunun kendisini düzenleyen, onu arzu olarak konumlandıran şey “ensest yasağı” denen yasadır.
Şeyleri yaşadığımız çağda anlamı mevcut kılınmış olan erotizm sözcüğünün tanımladığı girişten ele alalım. Onun Sade’ci, diyelim ki sadistik, belirişinin en örnek olanı olduğu bilinir. Arzu hangi yönden görünürse görünsün, kendisini jouissance istenci olarak sunar. Sade’ci yönden söz ettim, sadistik demedim; mazoşizm denilen şey için de aynı ölçüde doğrudur.
Analitik deneyimin açığa çıkardığı bir şey varsa o da, arzunun Yasa’yı kuran şey olarak, yani Yasa’nın altüst edilişi olarak göründüğü sapkınlıkta bile aslında bir Yasa’nın dayanağı olduğudur. Sapkın hakkında artık bildiğimiz şey şudur: Dışarıdan dizginsiz doyum gibi görünen şey bir savunmadır; jouissance yolunda frenleyen, askıya alan, durduran bir Yasa’nın sahneye konması ve uygulanmasıdır.
Sapkında da herkes gibi jouissance istenci başarısız olan bir istençtir. Sapkın arzunun uygulanışında kendi sınırıyla, kendi freniyle karşılaşır. Kısacası, bugün benim isteğimle konuşanlardan birinin çok iyi vurguladığı gibi sapkın, etkinliğinin hangi jouissance’ın hizmetinde yürüdüğünü bilmez. En azından kendi jouissance’ının hizmetinde değildir.
Bu, nevrotik düzeyindeki sorunu konumlandırmamızı sağlar. Nevrotik şu özellikle belirlenir: Arzunun gerçek doğasının keşfine bizi götüren yol, geçiş yeri o olmuştur. Ahlak bakımından belirleyici olan bu adım, ancak şu anda önünüzde açıkça eklemlediğim şeye dikkat yöneltildiğinde atılır.
Nevrotik bize arzusuna statü kazandırmak ve onu ayakta tutmak için Yasa’nın kendisini arayıp kurmaktan geçmesi gerektiğini gösteren örnek yoldur. Başkalarından daha çok, yalnızca Yasa’ya göre arzulayabildiği olgusunu öne çıkarır. Size söylediğim gibi arzusunu ancak doyurulmamış [histerik] ya da olanaksız [obsesyonel] olarak sürdürebilir ve ona statü verebilir.
Yine de yalnızca histerik ve obsesyonelden söz ederek işimi kolaylaştırıyorum. Çünkü bütün bu yol boyunca hâlâ sıkıntısını çektiğimiz kaygı nevrozunu nevroz alanının bütünüyle dışında bırakıyorum. Bu yıl burada başlattığımız şeyle size onun konusunda gereken adımı attırmayı umuyorum.
Freud’un buradan başladığını unutmayalım. Ölüm, onun ölümü, bizi bir şeyden mahrum bıraktıysa, o da buna bütünüyle geri dönmesi için yeterli zamanın bulunmasıdır.
Kaygı konusunda ne kadar paradoksal görünürse görünsün, “ahlak yasası miti” diyeceğim bu belirleyici düzleme, bu kritik noktaya yeniden getirilmiş durumdayız: Ahlak yasasının her sağlıklı konumunun öznenin özerkliği yönünde aranması gerektiği miti.
Etik kuramların tarihi boyunca özerklik kavramının giderek artan vurgusu, bunun bir savunma olduğunu yeterince gösterir. Yutulması gereken şey, ahlak yasasının heteronom⁸³ olduğu yolundaki ilk ve apaçık hakikattir. Bu nedenle onun Gerçek dediğim şeyden geldiğinde ısrar ediyorum.
Gerçek, müdahale ettiği zaman, Freud’un söylediği üzere, özneyi silerek ve müdahalesiyle bastırma denilen şeyi belirleyerek devreye girer. Bastırma tam anlamını yalnızca önünüzde eklemlediğim bu eşzamanlı işlevden alır. İlk yaklaşımda buna basitçe “izleri silmek” dedim.
Elbette bu yalnızca ilk yaklaşımdır; çünkü izlerin silinmediğini herkes bilir. Meselenin açmazını oluşturan budur. Fakat gösteren kavramı tam da bunun için önünüzde işlendiğinden, bu sizin için açmaz değildir. Söz konusu olan izlerin silinmesi değil, gösterenin iz durumuna geri dönüşü; izden gösterene geçişin ortadan kaldırılmasıdır.
İzden gösterene geçiş, size duyumsatıp betimlemeye çalıştığım şeyle oluşur: izin paranteze alınması, altının çizilmesi, üzerinin kapatılması, izin işaretlenmesi. Gerçeğin müdahalesiyle havaya uçan budur. Gerçek, özneyi ize geri gönderirken özneyi de aynı anda ortadan kaldırır; çünkü özne yalnızca gösteren aracılığıyla, gösterene bu geçiş sayesinde vardır. Bir gösteren, özneyi başka bir gösteren için temsil eden şeydir.
83 Heteronom: Dış etkenlerin ve olguların etkisi altında olan; yasaları ve kuralları dışsal bir varlığa bağlı bulunan.
Buradaki mekanizmayı tarih ve anının her zaman fazla kolay perspektifinde değil, zamana çapraz, söylendiği üzere eşzamanlı bir boyutta kavramak gerekir. Unutma öylesine maddi ve doğal görünür ki kendiliğinden gerçekleştiğine inanılır; oysa belleğin varlığı bir kez kabul edildiğinde dünyanın en gizemli şeyidir.
Sapkınlığın askıda tutulması en bilmecemsi biçimi olan mazoşisti (bazı yerlerde söylendiği gibi “mazo”yu) ele alalım. “Ötekinin jouissance duyduğunu pekâlâ biliyor,” diyeceksiniz. Öyleyse hakikatinin gün ışığına çıkmış sapkını olacak ve sapkının jouissance duymayı bilmediği yönündeki az önceki sözümün istisnasını oluşturacaktır. Jouissance duyan elbette daima Öteki’dir ve “mazo” bunu biliyor olacaktır.
Buna kuşkusuz yeniden döneceğim. Şimdiden şunu vurgulamak istiyorum: Mazoşistin gözünden kaçan ve onu bütün sapkınlarla aynı duruma koyan şey, aradığı şeyin Öteki’nin jouissance’ı olduğuna elbette inanmasıdır. Fakat tam da buna inandığı için aradığı şey o değildir.
Onun gözünden kaçan şey, her yerde sürünen ve herkesin erişiminde bulunan duyulur bir hakikat olsa da kendi gerçek işlev düzeyinde hiç görülmemiştir: Aradığı şey Öteki’nin kaygısıdır.
Bu, Öteki’yi rahatsız etmeye çalıştığı anlamına gelmez. “Öteki’nin kaygısını aramak”ın ne demek olduğu anlaşılmadığında sağduyu şeyleri doğal olarak bu kaba, hatta budalaca düzeye indirger. Bunun ardındaki hakikat görülemediği için, içinde biraz önce formüle ettiğim daha derin şeyin bulunduğu kabuk da terk edilir.
Bu nedenle kaygı kuramına, kaygı-sinyale dönmeli ve Lacan’ın öğretiminin kaygı konusunda getirdiği yeni boyutu ayırmalıyız. Bu boyut Freud’a karşıt değildir; şimdilik ikisini iki sütunda yan yana koyuyoruz.
Freud’un işlemesinin sonunda bende meydana gelen bir kaygı-sinyalden söz ettiğini söyleyeceğiz; neye ilişkin? İçsel bir tehlikeye. Birisi için bir şeyi temsil eden işarettir: ben için içsel tehlike. Aynı yapıyı tam anlamıyla kullanmayı mümkün kılan temel geçiş, “içsel” ya da “içsel tehlike” kavramını kaldırmaktır.
İçsel tehlike yoktur. Dalgın kulaklara paradoksal görünecek biçimde söylüyorum: Etik seminerimde, Entwurf’un topolojisini ele alırken buna dönmem nasıl paradoksal göründüyse öyle. İçsel tehlike yoktur, çünkü:
- Nörolojik aygıt dediğimiz zarf (bu aygıtın bir kuramı verildiği ölçüde) yalnızca tek bir yüzeye sahip olduğundan bir içi yoktur.
- Ψ [psi] sistemi, Aufbau, yapı ve algı ile bilinç arasına giren şey olarak başka bir boyutta; gösterenin yeri olan Öteki olarak bulunur.
- Dolayısıyla kaygı, geçen yıl ve bu yılki seminerden önce yaptığım gibi, ilk olarak Öteki’nin arzusunun bu düzeydeki özgül belirişi olarak ortaya konur.⁸⁴
Öteki’nin arzusu bu yoldan ortaya çıktığında neyi temsil eder? Sinyal değerini burada kazanır. Topolojik olarak ben denebilecek yerde meydana gelse bile başkasını ilgilendirir. Ben sinyalin yeriyse, sinyal ben için verilmez.
Bu açıktır: Ben düzeyinde ışık yanıyorsa, öznenin (başka türlü adlandıramayız) bir şey hakkında uyarılması içindir. Uyarıldığı şey bir arzudur; hiçbir ihtiyaca ilişkin olmayan ve benim varlığımdan başka hiçbir şeyi ilgilendirmeyen bir talep. Beni sorgular; ilkece hükümsüz kılar; bana mevcut olarak seslenmez; isterseniz beklenen olarak seslenir; daha da ötesi, yitirilmiş olarak seslenir ve Öteki’nin kendisini orada bulabilmesi için benim yitimimi talep eder.
Kaygı budur. Öteki’nin arzusu, Hegel’in sandığı gibi beni tanımaz. Tanısaydı sorun pek kolay olurdu; beni hiçbir zaman yeterince tanımayacağı için şiddete başvurmam yeterdi. Oysa ne tanır ne de yanlış tanır; bu da fazla kolay olurdu, mücadele ve şiddetle her zaman çıkabilirdim.
Beni mesele hâline getirir; kendi arzumun kökünde, bu arzunun nesnesi olarak değil nedeni olarak (a) diye sorgular. Zamansal bir öncelik ilişkisi içinde hedeflediği yer burası olduğu için, kendimi ona bağlamaktan başka bu tutuşu kırmak üzere hiçbir şey yapamam.
Kaygı olan bu zamansal boyuttur; analizin boyutu da budur. Analistin arzusu bende bu bekleyiş boyutunu doğurduğu için analizin etkililiği olan şeyin içine alınırım. Beni şöyle ya da böyle görmesini, benden bir nesne yapmasını pek isterdim.
Buradaki Hegelci öteki ilişkisi pek kullanışlıdır; çünkü ona karşı bütün dirençlerim vardır. Bu öteki boyuta karşıysa, diyelim ki direncin büyük bir bölümü kayıp gider.
84 1961-62 Özdeşleşme Semineri, 4 Nisan, 2 Mayıs ve 27 Haziran 1962 oturumları.
Fakat bunun için arzunun ne olduğunu bilmek ve işlevini yalnızca mücadele düzleminde değil, Hegel’in haklı nedenlerle onu aramak istemediği yerde, aşk düzleminde görmek gerekir.
Oraya giderseniz (belki benimle gideceksiniz; çünkü düşündükçe ve konuştukça sözünü ettiğim şeyleri örneklemenin vazgeçilmez olduğunu daha çok görüyorum) Lucia Tower’ın makalesinde iki adamla ilgili iki öykü görürsünüz. Savaştan sonra belirli çevrelerde kadınlardan “karılar” diye söz edildiği gibi konuşursak, iki adam. Tower’ın anlattığı şey, özellikle açıklayıcı ve etkili olan iki aşk hikâyesidir.
Kendisinin etkilendiği bir vakada iş neden başarıya ulaştı? Ötekini etkileyen o değildi; öteki, onu aşk düzlemine yerleştirmişti. Öbür vakada ise öteki bunu başaramadı. Bu bir yorum değildir; yazılıdır ve nedenini kendisi söyler.
Bu bizi şu olgu üzerinde düşünmeye yöneltir: Tırnak içinde “karşıaktarım” hakkında aklı başında bir şey söyleyen birkaç kişi varsa bunlar yalnızca kadınlardır. “Michael Balint?” diyeceksiniz. Fakat makalesini Alice Balint’la yazmış olması çarpıcıdır. Ella Sharpe, Margaret Little, Barbara Low, Lucia Tower…
Neden bu konuda konuşmaya cesaret edenlerin ezici çoğunluğu kadınlardır ve neden ilginç şeyleri onlar söylemiştir? Soruyu sözünü ettiğim yönden, arzunun işlevi ve aşk içindeki arzu işlevi açısından alırsak bütünüyle aydınlanacaktır.
Sanırım artık şunu işitmeye hazırsınız. Bu daima iyi bilinen, fakat kendisine hiçbir zaman gerçek yeri verilmemiş bir hakikattir: Arzu aşka katıldığı ve onun temel bahislerinden biri olduğu ölçüde, sevilen nesneyle ilgili değildir.
Geçerli bir aşk diyalektiğinin ancak çevresinde dönebileceği bu ilk hakikati aşk yaşamının bir kazası, bir Erniedrigung’u, ayakları birbirine dolaşmış bir Oidipus derecesine indirdiğiniz sürece söz konusu olanı ve analistin arzusunun ne olabileceği sorusunun nasıl konması gerektiğini hiç anlamayacaksınız.
Aktarımın yazılabileceği topolojiyi konumlandırmak için, Aktarım seminerimin yapıldığı yıl yaptığım gibi, aşk deneyiminden başlamak gerekir. Bugün sizi buraya geri getiriyorsam, buradan başlamak gerektiği içindir.
Geç oldu; şimdi bitireceğim için söylemim kuşkusuz kesintiye uğramış bir görünüm alıyor. Son terimde formül olarak ortaya koyduğum şey, nasıl işitirseniz, yalnızca bir durak, bölüm başlığı ya da sonuç sayılabilir. Onu bir skandal taşı ya da dilerseniz bir sıradanlık olarak almakta özgürsünüz.
Bir dahaki sefer bu söylemin devamını tam burada yeniden ele almak; kaygının gösterici işlevini ve ardından neye erişmemizi sağlayacağını kesin biçimde konumlandırmak istiyorum.
Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.
Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.
