Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 13. Ders · 13 Mart 1963

13. Ders: Aşk Üzerine Aforizmalar

Страхи (Frayeurs) Korkular.

У страха глаза велики (Korku nesneleri büyütür. Я боюсь, чтоб он не пришёл) Onun gelmesinden korkuyorum. Небось боюсь, что он не придёт; Elbette gelmeyeceğinden korkuyorum.

Geçen seferki yakınmamı karşılamak isteyen birkaç kişi çıktı. Söz konusu yakınmam, bilgimi Bay Kaufmann’a borçlu olduğum o küçük parçaya karşılık gelen Rusça terimi hâlâ öğrenememiş olmamdı. Buna yeniden döneceğim. Bugün bana tam metni getiren, Rusça konuşmamasına rağmen Bay Kaufmann’ın kendisi oldu. Şimdi örneğin Rusça konuşan Smirnoff’tan bunu kısaca açıklamasını isteyeceğim.

Yani… Bu sesleri dile getirmeye neredeyse cesaret edemiyorum; fonolojilerine sahip değilim. Öyleyse başlıktaki sözcüğü siz söyleyin…

WLADIMIR SMIRNOFF; Страхи [Strakhi].

LACAN; Страхи; bunun tekili…

WLADIMIR SMIRNOFF; Страх [Strakh].

LACAN; Страх. Korku, ürküntü, kaygı, dehşet ve azapla ilgili bütün sözcükler gibi bu sözcük de karşımıza çok güç çeviri sorunları çıkarıyor. Şimdi doğaçlama düşünürken aklıma geliyor: Bu biraz, çağrışımları kuşkusuz bir dilden ötekine tam örtüşmeyen renkler sorununa benziyor. Bütün dertlerimizin hareket noktası tam da burası olduğuna göre, Fransızcadaki angoisse’a karşılık gelebilecek Rusça terimi kavramakta yaşadığımız ve size daha önce belirttiğim güçlük bunu açıkça gösterir.

Her ne olursa olsun, buradaki Rusça konuşanlar arasında bu sözcüğün doğurduğu tartışmaları doğru anladıysam, geçen sefer ileri sürdüğüm şeyin doğru olduğu anlaşılıyor: Çehov bu sözcükle kaygıdan söz etmeyi amaçlamamıştı.

Buradan Kaufmann’a teslim etmek istediğim noktaya dönüyorum. Tam olarak şudur: Bu örneği geçen sefer, önünüzde gerçekleştirmek istediğim tersine çevirmeyi bir bakıma yandan aydınlatmak için kullandım. Soruyu açarken, sonuçta korkunun nesnesi olmadığını söylemenin de aynı ölçüde meşru olacağını belirtiyordum. Ben ise daha önce de yaptığım gibi, kaygının nesnesiz olmadığını duyuracaktım; dolayısıyla bu giriş benim için belirli bir önem taşıyordu.

Fakat bunun, Çehov’un örneklerinde gösterilen şu korkuların (ürküntülerin, dehşetlerin ya da ne derseniz deyin) ne olduğu sorusunu kesinlikle tüketmediği açıktır. Bay Kaufmann (sanırım onu ele vermiş olmuyorum) tam da bu Çehovcu korkular üzerinde kesin ve odaklanmış bir şey eklemleme kaygısı taşıdığına göre, benim örneği yalnızca yanal ve bir bakıma bağımlı biçimde kullandığımı vurgulamak önemlidir. Kaufmann’ın kendisi daha sonra bir çalışmada bu örneği ele alacaktır.

Başlamadan önce, yine Bay Kaufmann’a borçlu olduğumuz küçük bir bulgudan yararlanmanızı sağlayacağım.

Rusça konuşmayan Kaufmann, bu araştırma sırasında “korkuyorum” demenin en yaygın biçimi olan başka bir terim buldu: Anlaşılan “Боюсь” [boyus]. Tahtadaki iki cümlenin ilk sözcüğü budur. Bunun üzerine, yanılmıyorsam Rusçada da Fransızcada olduğu gibi “ekspletif” denen olumsuzlamanın işlediğini fark etmekle eğlenmiş.

Bu ekspletif olumsuzlama üzerinde çok durdum;⁸⁹ çünkü onda, “sözcenin öznesi”nden ayrı olarak adlandırdığım “sözceleme öznesi”nin cümle içindeki gösterensel izinden daha azını görmüyorum. Rusçada da olumlu cümlede (yani korkumun nesnesini olumlu biçimde gösteren cümlede) bu yapı bulunur. Korktuğum şey onun gelmemesi değil, gelmesidir; ama Fransızcada “je crains qu’il ne vienne”, yani sözcüğü sözcüğüne “gelmeyeceğinden korkuyorum” derim.

Rusça, bu ekspletif ne’yi yalnızca “uyuşmazlık belirten” [discordantiel] diye nitelemenin yetmediği görüşümü doğruluyor. Böyle bir niteleme yalnızca korkum ile umudum arasındaki uyuşmazlığı işaretler: Gelmesinden korktuğum için gelmeyeceğini umarım.

89 Seminer IX, L’identification [Özdeşleşme], 17 Ocak ve 11 Nisan 1962 oturumları.

Rusça örnek, ekspletif ne’ye daha da özgül bir değer vermemiz gerektiğini gösteriyor gibi görünüyor; bu da benim ona verdiğim değerle bütünüyle aynı yöndedir. Ekspletif ne, yalnızca öznenin duygusunu değil, sözceleme öznesini tam da özne olarak temsil eder. Her zamanki gibi biraz önce Smirnoff’u doğru işittiysem, Rusçada uyuşmazlık zaten özel bir nüansla belirtilir: Buradaki чтоб [chtob] kendi başına zaten bir “que ne”dir, ama ayrıca başka bir nüansla işaretlenmiştir.

Smirnoff’u doğru anladıysam, чтоб sözcüğünü ikinci cümledeki yalın что [chto], yani “que”den ayıran б harfi, fiili bir tür koşullu görünüşe açar, ona bu görünüşü verir ve onu nüanslandırır. Böylece uyuşmazlık, burada gördüğünüz б harfi düzeyinde zaten işaretlenmiş olur. Bununla birlikte, gösterilenin yalın bakış açısından daha da ekspletif hâle gelen olumsuzlama ne’si, Rusçada da Fransızcadakiyle aynı biçimde iş görür. Dolayısıyla yorumlanması sorusu açık kalır; ben bu soruyu nasıl çözdüğümü biraz önce söyledim.

Pekâlâ! Bugünkü konuya nasıl gireceğim? Bu sabah, burada ne ortaya koyacağımı düşünürken oldukça dikkat çekici biçimde, en zeki analizanlarımdan birinin (bu türden kişiler her zaman bulunur) bana ısrarla şu soruyu yönelttiği zamanı birden anımsadım: “Bütün bunları onlara anlatmak için bu kadar zahmete girmenize ne sebep oluyor?” Bu, dilbilimin, hatta olasılık hesabının burada bir yer tuttuğu kurak yıllardaydı.

Başka bir deyişle, ne de olsa, öğretmenin arzusu diye bir sorun bulunduğunu hatırlatmanın analistin arzusuna girmek için hiç de fena bir dolaylı yol olmadığını düşündüm.

Bunun anahtar sözcüğünü burada size vermeyeceğim (hem de haklı bir nedenle! Fakat “insani şefkat” denebilecek düzeyde içimde bir suçluluk taslağı belirdiğinde, bozduğum “huzurları” düşündüğümde, örneğin bölünme olmasaydı ders vermeyeceğim mazeretini) birkaç kez ortaya çıktığını gördünüz; isteyerek ileri sürmem dikkat çekicidir. Bu doğru değil! Elbette kendimi daha sınırlı, hatta daha aralıklı çalışmalara vermek isterdim; ama temelde bu hiçbir şeyi değiştirmez.

Birine öğretmenin arzusu sorusunun yöneltilebilmesi, Mösyö de La Palice’in söyleyeceği gibi, sorunun var olduğunun işaretidir. Aynı zamanda bir öğretimin bulunduğunun da işaretidir. Bu bizi sonunda şu ilginç gözleme götürür: Sorunun sorulmadığı yerde profesör vardır.

Bu sorunun yanıtı, deyim yerindeyse, görünüşüne ya da davranışına; analizde “önbilinç” dediğimiz düzeyde konumlandırılabilecek türden bir koşullanmaya önceden yazılmış olduğunda profesör ortaya çıkar. Yani kurumlar gibi nereden gelirse gelsin, hatta “kişisel eğilimler” denen şeylerden gelsin, hazır biçimde dışarı çıkarılabilecek bir şey söz konusudur.

Bu düzeyde profesörün, “öğretiler üzerine öğreten kişi” olarak tanımlandığını fark etmek yararsız değildir. Başka bir deyişle, öğretilerden parçalar keser.

[Çeviri notu 1] “Bölünme” burada belirli bir olaydır: 1953 Haziranında Paris Psikanaliz Derneği’nde (SPP) yaşanan ve Lacan’ın, Daniel Lagache’ın, Françoise Dolto’nun ve başkalarının ayrılıp Fransız Psikanaliz Derneği’ni (SFP) kurmasıyla sonuçlanan yarılmadır; eğitim düzeni ve Lacan’ın değişken süreli seansları tartışmanın merkezindeydi. Bu seminerin verildiği 1963’te SFP’nin uluslararası birliğe kabul süreci hâlâ sürüyordu ve aynı yılın sonunda Lacan’ın eğitici analistlik yetkisinin elinden alınmasıyla kapanacaktı. Dinleyicilerin tamamı bunu biliyordu; “ders vermezdim” sözünün acısı da buradan gelir.

[Çeviri notu 2] Jacques de La Palice (1470-1525) Fransız mareşalidir. Ölümünün ardından yazılan ağıttaki bir dize, okunuş belirsizliği yüzünden apaçık bir şeyi ciddiyetle bildirir hâle gelmiştir. Fransızcada bundan lapalissade sözcüğü türemiştir: söylenmesine gerek olmayan besbelli doğru. “Mösyö de La Palice’in söyleyeceği gibi” demek, “herkesin bildiği üzere” demenin şakalı biçimidir.

Profesör düzeyinde söz konusu olanın kolaja benzer bir şey olduğu gerçeği daha iyi bilinseydi, profesörler bunu daha yetkin bir sanatla yapabilirlerdi. Sanat yapıtı içinde kendi anlamını kazanmış olan kolaj, bize tam da bu sanatın yolunu gösterir. Yani kolajlarını ek yerini daha az dert ederek, daha az ölçülü biçimde yapsalardı, kolajın hedeflediği sonuca ulaşma şansları olurdu: Başarılı bir figüratif yapıtın bütün değerini oluşturan eksiği tam anlamıyla çağrıştırmak. Bu yoldan, öğretimin kendine özgü etkisiyle buluşabilirlerdi.

Pekâlâ! Bunu, burada öğretilen şeyi hazır bulunarak görme zahmetine katlananların yerini belirtmek, hatta onlara saygı sunmak için söyledim. Yalnızca saygı sunmak değil, bu zahmete katlandıkları için teşekkür etmek de istiyorum.

Şimdi, buraya yalnızca aralıklı olarak gelen dinleyicilerle de zaman zaman karşılaştığıma göre, bir anlığına kendi öğretimimin profesörü olacağım. Geçen sefer size oldukça ağırlıklı olduğunu düşündüğüm öğeler getirmiştim; şimdi bunların başlıca noktalarını hatırlatacağım.

Kaygı ile korku arasındaki ayrımdan hareket ettim ve biraz önce yeniden anımsattığım gibi, en azından ilk adım olarak, bu ayrımın herkesçe kabul edilen son biçiminin takılıp kaldığı karşıtlığı tersine çevirmeye çalıştım.

Hareket kesinlikle birinden ötekine geçiş yönünde değildir. Freud’da böyle bir geçişin izleri kalmış olsa bile, ona birini ötekine indirgeme düşüncesini atfetmek ancak bir yanılgı olurdu. Bu yanılgı, size hatırlattığım şu olguya dayanır: Freud’da gerçekte konumların tersine çevrilmesinin başlangıcı vardır. Çünkü bir cümlenin dolambacında objektlos terimi yeniden belirse bile, Freud kaygının Angst vor etwas, bir şey karşısındaki kaygı olduğunu söyler. Bunu kaygıyı korkunun başka bir biçimine indirgemek için söylemediği kesindir; çünkü özellikle vurguladığı şey, birini ve ötekini kışkırtan kaynakların özsel ayrımıdır.

Dolayısıyla, korkuyu entgegenstehen’dan (karşıya konandan) ve tam da entgegen, karşılık olarak verilen bir yanıt oluşundan yalıtan her türlü vurguyu reddetmek gerekir. Geçerken korku hakkında söylediklerim bu yönde tutulmalıdır.

Buna karşılık kaygıda öznenin (söylediğim gibi) en mahrem yerinde sıkıştırıldığını, ilgilendirildiğini ve işe karıştırıldığını hatırlamak gerekir. Böylece daha kesin biçimde eklemlemeye çalıştığım şeyin başlangıcını zaten yalnızca fenomenolojik düzlemde görürüz. Bu bağlamda kaygı ile “savunmalar” dediğimiz bütün aygıt arasındaki sıkı ilişkiyi hatırlattım. Bu yolda, daha önce her biçimde eklemleyip hazırladığım noktayı yeniden işaretledim: İlk yaklaşımda, kaygının aldatmayan yanını Gerçek tarafında aramalıyız.

Bu, kaygının hedeflediği şey kavramını Gerçeğin tükettiği anlamına gelmez. Kaygının Gerçek içinde hedeflediği, karşısında bir sinyal olarak belirdiği şeyin konumunu, deyim yerindeyse “gösterensel bölme” tablosunda size göstermeye çalıştım. Burada ilksel bir öznenin X’i kendi ortaya çıkışına, yani özne olarak ortaya çıkışına yönelir.

Bu ilişkiyi, öznenin kendisini Öteki yoluyla gerçekleştirmek zorunda oluşu nedeniyle, S öznesinin Öteki’nin A’sına göre bölünmesi biçiminde düzenliyorum. Bölme sütunlarının ilk konumunda bu özneyi adlandırma bakımından belirsiz bıraktım; diğer terimlerse daha önce yorumladığım biçimlerde yerlerine konmuştu. Burada şunları yazıyorum: a, A, S.

Konuşmamın sonu, bütün işlem oyunundan önce gelen bu mitik düzeyde “özne”nin (bu terimin bir anlamı olduğu ölçüde) nasıl adlandırılabileceğini yeterince tanımanızı sağladı sanırım. Daha sonra döneceğimiz nedenlerle onu hiçbir şekilde yalıtılmış bir özne olarak ele alamayız; ama bugün mitik olarak “jouissance öznesi” diyeceğiz. Çünkü bildiğiniz gibi (geçen sefer buraya yazdım) bu işlemin üç zamanına karşılık gelen üç kat sırasıyla jouissance, kaygı ve arzudur. Bugün, kaygının jouissance ile arzu arasındaki aracı değil, orta konumdaki işlevini göstermek için bu katmanlar boyunca ilerleyeceğim.

[Çeviri notu 3] Fransızca médiatrice ile médiane arasındaki ayrım bu dersin taşıyıcı ayrımıdır. Médiatrice aracılık edendir: iki şeyin arasına girip onları birbirine bağlayan. Médiane ise yalnızca ortada duran, üç terimli bir dizinin ikinci basamağı. Lacan kaygının jouissance ile arzu arasında bağ kurmadığını, sadece aralarında yer aldığını söyler. Türkçede tek bir sözcük çifti bulunmadığı için “aracı” ile “orta konumdaki” kullanıldı.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 121
angoisse kaygıdésir arzu
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 121
jouissance jouissance (çeviride korunur)angoisse kaygıdésir arzu

Açıklamamızın bu önemli ânını başka nasıl yorumlayabiliriz? Sizden aşağıdaki terimlerin her birini taşıyabilecekleri en dolu anlamıyla almanızı istiyorum: Jouissance, Öteki’ni (A’yı) yalnızca şu kalan, (a) aracılığıyla tanıyacaktır.

Size bu kalanla işlem yapmanın hiçbir yolu olmadığını söylemiştim. Dolayısıyla alt kata gelen, işlemin sonunda ortaya çıkan şey, üzeri çizili özne $’dır: fantazmın içinde bulunduğu ölçüde özne; arzunun dayanağını kuran terimlerden biri olarak özne. “Terimlerden biri” diyorum, çünkü fantazm, $’ın (a) ile belirli bir karşıtlık ilişkisi içindeki hâlidir: $ ◊ a. Bu ilişkinin çokdeğerliliği ve çokluğu, baklava işaretinin bileşik niteliğiyle yeterince tanımlanır. İşaret hem ayrılma [∨] hem birleşme [∧], hem büyüktür [>] hem küçüktür [<] anlamına gelir.

(a) indirgenemez olduğu için, bölme biçimindeki bu işlemin terimi olarak $, matematiksel biçimler içindeki bu tasvirde yalnızca şu hatırlatmayı temsil edebilir: Bölme gerçekten yapılabilseydi daha ileri giderdi; $ içinde söz konusu olacak şey (a)’nın S’ye oranı olurdu [a/S].

Bu ne demektir? Böylece gösterdiğim şeyi kabaca çevirmek için, (a)’nın jouissance öznesinin bir tür eğretilemesi işlevini üstlendiği ileri sürülebilir. Bu doğru olmaz… ancak (a) bir gösterene benzetilebildiği ölçüde doğru olurdu. Oysa (a), gösteren işlevine böyle bir benzetmeye tam da direnen şeydir.

İşte bu nedenle (a), gösteren alanında her zaman kayıp olarak beliren şeyi, gösterenleştirme sırasında yitip gideni simgeler. Gösterenleştirmeye direnen bu artık, bu düşmüş parça, “arzulayan özne”nin temelini kurar. Artık “jouissance öznesi” değil; arayış yolundaki özne söz konusudur. Jouissance yaşadığı ölçüde öznenin arayışı, kendi jouissance’ını aramak değildir; bu jouissance’ı gösterenin yeri olarak Öteki’nin yerine sokma “isteği”dir.

Özne bu yolda kendisini ileri atar, kendisini gösteren olarak önceler (işte bir dil sürçmesi yaptım!) kendisini arzulayan olarak önceler. Burada bir ileri atılma, bir önceleme varsa, bunun anlamı bu adımın kendi evrelerini atlaması ya da onlardan daha hızlı ilerlemesi değildir. Gerçekleşmesinden önce, arzuyu jouissance’tan ayıran açıklığa yaklaşmasıdır. Kaygı burada konumlanır.

Bu öylesine kesindir ki, terimleri bu şekilde sıralamanın da gösterdiği üzere, kaygı zamanı arzunun kuruluşunda eksik değildir. Bu zaman silinmiş, somut içinde saptanamaz olsa bile özseldir.

Burada yanılmadığıma güvenmeleri için bir otorite anmam gerekenlerin, Ein Kind wird geschlagen’ın⁹⁰ [Bir Çocuk Dövülüyor] çözümlemesini hatırlamalarını rica ederim. Freud’un verdiği ilk yalnızca yapısal değil, aynı zamanda dinamik fantazm çözümlemesinde, kuruluş sırasında daima silinen ikinci bir zamandan söz edilir. Öyle silinmiştir ki analiz bile onu ancak yeniden kurabilir.

[Çeviri notu 4] Lacan “kendisini gösteren olarak önceler” der, durur ve düzeltir: “arzulayan olarak”. Sürçme tam da gösterenin öznesinden söz ederken gösteren sözcüğünün ağzından kaçmasıdır; Lacan bunu silmek yerine yüksek sesle işaretler. Transkript hem sürçmeyi hem düzeltmeyi kaydettiği için Türkçede de ikisi birden bırakıldı.

Bu, kaygı zamanının her zaman böylesine erişilemez olduğu anlamına gelmez; birçok düzeyde fenomenolojik olarak saptanabilir. Kaygıdan jouissance ile arzu arasındaki ara terim olarak söz ettim: Arzu, kaygı aşıldıktan sonra, kaygı zamanı üzerine temellenerek kurulur.

Konuşmamın devamı şu noktayı örneklemek üzere kurulmuştu: Şunun kalbinde… (uzun zamandır fark edilmiş, ama analist söylemimizde bambaşka bir değer kazanan kastrasyon kompleksinin neye karşılık geldiğini anlamaya çalışırken bütünüyle yararlanmayı bilemediğimiz bir şeydir bu) arzu deneyiminin kalbinde, diyorum, arzu tırnak içinde “doyurulduğunda” geriye kalan şey bulunur. Arzunun sonunda kalan şeydir bu; ama bu son her zaman sahte bir sondur, her zaman bir yanlış anlamanın sonucudur.

Geçen sefer sönümlenme hakkında yeterince eklemlediğim noktayı kısaltarak söylememe izin verin: Sarkık durumdaki fallusun bu kalan işlevinden neyi açığa vurduğu, neyi temsil ettiği önemlidir. Bu eşzamanlı öğe son derece basittir; Fransızcanın deyişiyle “lahana kadar basit”, hatta Petronius’un dediği gibi bir lahana sapı kadar. Yine de nesnenin, öznenin arzuyla ilişkisinde özsel olarak ondan düştüğünü bize hatırlatmak üzere oradadır.

[Çeviri notu 5] Bête comme chou yerleşik bir Fransızca deyimdir: “çocuk oyuncağı, gayet basit”. Lacan deyimi söyleyip içindeki lahanayı tutar ve Petronius’a bağlayarak sapına geçer; Satyricon’da iş görmez hâle gelen organ sarkmış bir sebzeye benzetilir. Böylece “basit” sözcüğünden sönmüş fallusa tek bir sebze üzerinden varılır. Türkçede deyim bulunmadığı için hem anlamı hem sözcüğü ayakta tutacak biçimde kuruldu.

Nesnenin bu düşüş içinde bulunması özsel olarak vurgulanması gereken bir boyuttur. Bugün sizi ulaştırmak istediğim küçük ek adımı ancak böyle atabiliriz. Biraz dikkat etmiş olsaydınız, arzunun dayanağı olan fantazm nesnesi (a)’nın hangi biçimde cisimleştiğini göstermeye çalıştığım geçen konuşmamda bu nokta zaten görünebilirdi.

Zurbarán’dan, Lucia ile Agatha’dan hareketle size memeden ve gözlerden söz ettiğimde, bu nesne (a)’ların deyim yerindeyse olumlu bir biçimde sunulması dikkatinizi çekmedi mi? O iki saygın azizenin taşıdığı tepside size gösterdiğim meme ve gözler, hatta Oidipus’un adımlarını bastığı acı toprak üzerindeki gözler, daha sonra fallusta gösterdiğimden farklı bir işaretle belirir.

Fallus, hayvanlar düzeninin belirli bir düzeyinde jouissance’ın sönümlenmeyle çakışması olgusuyla özgülleşir. Bunun zorunlu olmadığını, Goldstein’ın kullandığı anlamda organizmanın Wesenheit’ına bağlı bulunmadığını size belirtmiştim. (a) düzeyinde fallus (çiftleşmede yalnızca arzunun aracı değil, belirli bir hayvansal düzeyde belirli biçimde işleyen bir araç olduğu için) (a) işlevinde eksi işaretiyle görünür.

Bunu iyi eklemlemek ve önemli bir ayrımı yapmak özseldir: Kastrasyon kaygısını, Freud’un “kastrasyon tehdidi” diye adlandırdığı ve bir analizin sonunda öznede işlemeyi sürdüren şeyden ayırmak. Bize bu noktanın aşılabilir olduğunu; erkek öznenin kastrasyon tehdidine, öteki cinsiyetteki öznenin ise penis kıskançlığına [Penisneid] mutlaka asılı kalması gerekmediğini elle tutulur biçimde gösteren bir şey varsa, o da bu ayrımdır.

Bu sınır noktasını nasıl aşabileceğimizi bilmek için, belirli bir yönde götürülen analistin neden şu çıkmaza vardığını bilmek gerekir: İnsanda çiftleşmenin fizyolojik işleyişini işaretleyen negatiflik, özne düzeyine indirgenemez bir eksik biçiminde yükseltilir.

Bu soru ileride yolumuzun yönü olarak yeniden karşımıza çıkacaktır; ama onu şimdiden işaretlemenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Geçen buluşmamızda bundan sonra getirdiğim şey, sadizm ile mazoşizmle ilgili çok önemli iki noktanın eklemlenmesiydi. Şimdi size bunların özünü özetleyeceğim. Bu özü korumak ve desteklemek kesinlikle yaşamsaldır; çünkü ancak ona bağlı kalarak sadizm ve mazoşizm hakkında bugüne kadar söylenmiş en gelişmiş şeylere bütün anlamlarını verebilirsiniz.

Söylediklerimde önce mazoşizme ilişkin şu nokta tutulmalıdır. Yazarların çok uğraştığını, hatta meseleyi çok ileri götürdüğünü göreceksiniz. Yakın zamanda okuduğum bir çalışma beni bile şaşırttı. Birazdan adını vereceğim bir yazar, (şaşırdım, itiraf edeyim, ve sevindim) mazoşizmi bu yıl sizi götürmeye çalışacağım noktaya mümkün olduğunca yaklaştırmış.

Yine de başlığını birazdan vereceğim bu makale, bütün ötekiler gibi, kesinlikle anlaşılmaz kalıyor. Tek nedeni, daha başlangıçta apaçık olanın (deyim yerindeyse burnumuzun dibindeki kanıtın) silinmiş ve görülmemiş olmasıdır. Şimdi bunu dile getireceğim.

Mazoşizmde ilk bakışta ereksel düşüncemize en çok dokunan, en sert çarpan şeye, acı işlevinin devreye girmesine vurgu yapmaktan kendimizi kurtarmaya çalıştık ve bunu büyük ölçüde başardık.

90 Sigmund Freud, “Ein Kind wird geschlagen” (1919), G.W. XII; Fransızca: “Un enfant est battu”, Névrose, psychose et perversion, PUF, 1999.

Acının özsel nokta olmadığını iyi anlamayı başardık. Tanrı’ya şükür, analiz gibi bir deneyimde Öteki’nin hedeflendiğini de fark ettik. Aktarım içinde mazoşist manevraların Öteki’yle ilişkisiz olmayan bir düzeyde yer aldığını görebiliriz.

Doğal olarak birçok yazar burada durmaktan yararlanıp yüzeyselliği apaçık olan bir insight’a düşer. Bazı vakalar yalnızca bu düzeye ulaşmakla ele alınabilir hâle gelmiş olsa bile, Ludwig Eidelberg’in belirli bir anlatım yeteneğiyle vurguladığı narsisizm işlevinin bize yetebileceği söylenemez.

Geçen sefer, mazoşizmin işleyiş yapısına sizi henüz hiç sokmadan, yalnızca şu noktayı vurgulamak istedim; çünkü bu ışık tablonun ayrıntılarını bambaşka biçimde aydınlatacaktır. Mazoşistin hedefinde ilk anda apaçık biçimde verilen, tam da bu yüzden görülmeyen şeyi hatırlattım. Bu hedefe en sıradan yaklaşımı neden reddedelim? Mazoşist Öteki’nin jouissance’ını hedefler.

Geçen sefer, bu manevrayı deyim yerindeyse boşa çıkarmamıza yardım edecek her şeyi yöneltmek istediğim öteki terim olarak şunu vurguladım: Bu hedefin gizlediği şey, mazoşistin aslında neyi hedeflediği, ne istediğidir. Bu elbette araştırmamızın nihai terimidir ve ancak zamanların bunun son terim olduğunu kanıtlayan bir doğrulamasıyla tam olarak gerekçelendirilebilir. Son terim şudur: Mazoşistin hedeflediği, Öteki’nin kaygısıdır.

Bugün size hatırlatmak istediğim başka şeyler de söyledim. Şimdilik, çevresinde düzenleyeceğim şeylerden hareketle hüküm verebileceğiniz ana kadar, bu noktanın indirgenemez özüne bağlı kalmanız gerekir.

Sadizm tarafında bütünüyle benzer bir gözlem yaparız: İlk terim silinmiştir; oysa mazoşizm tarafındaki kadar açıktır. Sadizmde her biçimde ve her düzeyde hedeflenen şey, Öteki işlevini öne çıkaran bir şeydir. Burada arananın Öteki’nin kaygısı olduğu açıktır. Mazoşizmde olduğu gibi, bununla maskelenen şey de (ters bir süreçle, bir tersine çevirmeyle değil) Öteki’nin jouissance’ıdır.

Sadizm, basit bir nedenle mazoşizmin öbür yüzü değildir: Bunlar tersine çevrilebilir bir çift oluşturmazlar. Yapı daha karmaşıktır; bugün her birinde yalnızca iki terimi yalıtıyor olsam da bunda ısrar ediyorum.

Ne demek istediğimi örneklemek için, temel şemalarımın birçoğundan çıkarabileceğiniz üzere, bunların dört terimli, isterseniz “kare” işlevler olduğunu söyleyeceğim. Birinden ötekine geçiş herhangi bir simetri ya da tersine çevirmeyle değil, çeyrek tur döndürmeyle gerçekleşir. [Bkz. 1969-70, 1971-72 ve 1972-73 seminerleri ile “L’étourdit”.]

Bunu şu anda gösterdiğim düzeyde henüz göremiyorsunuz. Fakat geçen sefer, sadizmde Öteki’nin kaygısını aramanın ardında nesne (a) arayışının gizlendiğini belirttim. Buna gönderme olarak Sade’ın yapıtındaki⁹¹ Sadecı fantazmlardan alınmış anlatımlı bir terim getirmiştim; onu şimdi yeniden söylemeyeceğim.

Öyleyse sadizm ile mazoşizm arasında, bu iki eğilimin hedeflerinin ikinci, örtülü ve gizli düzeyinde bir almaşma gibi sunulan ama gerçekte karşılıklı bir gizleme olan şeyle karşılaşırız: İlk durumda kaygının, ötekinde nesne (a)’nın gizlenmesi.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 123

Şimdi, (a) hakkında, bu nesne hakkında söylediklerime geriye dönerek kısa bir hatırlatmayla bitireceğim. Çok iyi bildiğimiz hâlde önemini fark etmediğimiz, özsel olarak apaçık diyebileceğim bir özelliği vurgulayacağım. Bu apaçık özellik neyi işaretler? Freud’un daha fazla ayrım yapmadan “yazgıdır”⁹² demekte haksız olduğu anatominin devreye giriş kipini.

Söz konusu olan, belirli bir anatomi ile gerçekten yazgı olan bir şeyin birleşmesidir. Geçen sefer nesne (a)’lar düzeyinde bu anatomiyi, “düşebilir parçalar” diye adlandırdığım şeylerin varlığıyla nitelemeye çalıştım. Bunlar organizmalar arasında yalnızca belirli bir düzeyde, memeliler düzeyinde vardır. Bu düşebilir parçalar, jouissance’ın gösterenle yüzleşmek zorunda kaldığı ἀνάγκη [anankē, zorunluluk] ile birleşir.

91 Marquis de Sade, Histoire de Juliette, anılan yapıt.

92 Sigmund Freud, “Sur le plus général des rabaissements de la vie amoureuse” (1912), La vie sexuelle, Paris, PUF, 1999.

İnsandaki sınırlamanın ve arzunun yazgısının tabi olduğu itici güç budur: Nesnenin belirli bir işlev içinde karşılanması. Bu işlev nesneyi, “düşebilir parçaların varlığı” diye adlandırdığım düzeyde ve bu parçalar gibi hizmet edebilecek her şeyin düzeyinde konumlandırır, oraya düşürür.

Bu terim, kaygının beklenebileceği sınırların, hudutların ve kesilme anlarının kapsamlı bir dökümünü vermeyi ummamıza; onları daha iyi araştırmamıza ve kaygının tam da orada ortaya çıktığını doğrulamamıza yarayacaktır.

Son olarak size şunu hatırlatayım: Geçen sefer en bilinen klinik örneklerden biriyle, orgazm ile kaygı arasındaki sıkı bağlantıyı anarak bitirdim. Bu bağlantıya geri döneceğiz; sanıldığından çok daha az rastlantısaldır. Orgazm ile kaygının birleşmesi, ikisinin birlikte örnek bir durumla tanımlanabilmesinde görülür: Öteki’nden belirli bir beklenti.

Üstelik bu herhangi bir beklenti değildir. Sınava girenin belirli bir anda teslim etmek zorunda olduğu boş ya da dolu kâğıt biçiminde belirir. Bu, (a)’nın bir an için özne bakımından ne olabileceğinin son derece çarpıcı bir örneğidir.

Bütün bu hatırlatmalardan sonra biraz daha ileri gitmeye çalışacağız. Bunu, söylediğim gibi, kendi başıma seçmeye bütünüyle razı olacağım yol olmayabilecek bir yoldan yapacağım. Bununla ne demek istediğimi sonra göreceksiniz.

Karşıaktarım konusunda dikkatinizi çektiğim bir nokta vardı: Kadınların bu alanda daha rahat hareket ediyor görünmesi. Bundan kuşku duymayın: Kuramsal yazılarında daha rahat hareket ediyorlarsa, bunun nedeni… (pratikte de fena hareket etmediklerini varsayıyorum, bunu görmeseler ya da eklemlemeseler bile; çünkü sonuçta neden onlara biraz “zihinsel çekince” payı tanımayalım?) mekanizmayı bütünüyle apaçık, bütünüyle net biçimde eklemlemiyor olsalar bile.

[Çeviri notu 6] Restriction mentale (zihinsel çekince) ahlak ilahiyatından gelen teknik bir terimdir: söylenen sözün bir kısmını içinden saklı tutmak, böylece yalan söylemeden de gerçeği tam vermemek. Kazuistiğin tartışmalı kavramlarındandır. Lacan bunu kadın analistlere bir suçlama olarak değil, bir pay olarak tanır: bildiklerini yazmıyor olmaları bilmedikleri anlamına gelmez.

Burada açıkça arzunun jouissance’la ilişkisinin işleyişine ait bir şeye girişmek söz konusudur. Önce şunu kaydedelim: Bu tür çalışmalara bakıldığında, kadınların analistin arzusunun ne olduğunu çok, çok iyi anladıkları görülür. Bu nasıl olur?

Burada meseleyi, kaygının arzudan jouissance’a geçişteki orta terim olduğunu söylediğim tabloda bıraktığım noktadan yeniden ele almamız gerektiği kesindir. Şimdi herkesin kendi deneyimi içinde yerini bulmasını sağlayacak birkaç formül getireceğim. Bunlar aforizma biçiminde olacak. Nedenini anlamak kolaydır.

Erkek ile kadının ilişkileri gibi her zaman askıda duran, hassas bir konuda, zorunlu bir yanlış anlamanın sürekliliğini meşru ve haklı kılan her şeyi açıkça eklemlemek küçültücü bir etkiden başkasını doğurmaz. Dinleyicilerimin her biri, burada hedefleyeceğim şeyin çok gerisinde kalan kişisel güçlüklerini, bu “yanlış anlamanın” yapısal olduğu güvencesinde boğabilir.

Oysa beni nasıl dinleyeceğinizi biliyorsanız göreceksiniz: Burada “yanlış anlama”dan söz etmek, “zorunlu başarısızlık”tan söz etmeye hiçbir biçimde eşdeğer değildir. Gerçek her zaman zımnen içeriliyorsa, en etkili jouissance’a neden tam da yanlış anlamanın yollarından ulaşılamasın?

Öyleyse bu aforizmalar arasından seçeceğim (daha doğrusu, zorunlu olarak diyeceğim; aforizmayı öğretisel geliştirmeden ayıran tek şey, önceden tasarlanmış düzenden vazgeçmesidir) burada birkaç biçim ileri süreceğim.

[Çeviri notu 7] Fransızcada malentendu (yanlış anlama) ile sous-entendu (zımnen söylenen) aynı fiilden kurulur: biri “kötü işitilen”, öteki “altından işitilen”. Lacan iki sözcüğü art arda kullanarak işitmenin kiplerini sıralıyor. Türkçede ortak kök bulunmadığı için bağ ancak burada gösterilebiliyor.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 124
jouissance jouissance (çeviride korunur)angoisse kaygıdésir arzu
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 124
jouissance jouissance (çeviride korunur)angoisse kaygıdésir arzu

Örneğin sizi, deyim yerindeyse alaycı kahkahalara yuvarlanmaya daha az açık bir biçimde etkileyebilecek şu formülü alalım: “Yalnızca aşk, jouissance’ın arzuya tenezzül etmesini sağlar.”

Küçük tablomuzdan çıkarılan birkaç formül daha ileri süreceğiz. Tabloda (a)’nın, yalnızca (a)’nın, jouissance’a değil Öteki’ne erişim olduğu görülür. Özne bu Öteki’ne girmek istediği andan itibaren elinde kalan tek şey budur.

Bu nokta, 1927’den beri zehirleyici bir hayalet gibi dolaşan “adanmışlık” terimini sonunda dağıtmaya yarar. Terimi dilbilgisi uzmanı Pichon icat etti. Tanrı biliyor, onun dilbilgisindeki değerini teslim ediyorum. Ama deyim yerindeyse “yokluğu”yla belirlenen bir analizin, psikanalitik kuramı sunarken onu daha önceden taşıdığı düşüncelere (Maurrasçı düşüncelere) bütünüyle teslim etmiş olmasına ne kadar üzülsek azdır.

S, Öteki’ne bu erişimden çıktığında bilinçdışıdır; yani üzeri çizili Öteki, A̷’dır. Biraz önce söylediğim gibi, artık (a)’yı, eğretilemeli işlevinden çok bu (a)’ya göre içinde bulunacağı düşüş ilişkisi önem taşıyan bir şey hâline getirmekten başka yolu yoktur. Dolayısıyla Öteki’ni arzulamak, her zaman yalnızca (a)’yı arzulamaktır.

İlk aforizmamda aşktan hareket ettiğime göre geriye şu kalıyor: Aşkı ele almak için de yüceltmeyi ele almak için de Freud’dan önceki ahlakçıların söylediklerini hatırlamak gerekir. İyi geleneğin, özellikle L’homme du plaisir’de⁹³ size duraklarını hatırlattığım Fransız geleneğinin ahlakçılarından söz ediyorum. Onların bütünüyle eklemlediği ve artık aşılmış saymamamız gereken kazanım şudur: “Aşk, arzunun yüceltilmesidir.”

[Çeviri notu 8] Édouard Pichon (1890-1940) çocuk hekimi, psikanalist ve Damourette’le birlikte Fransızcanın büyük dilbilgisi kitabının yazarıdır; “oblativité” terimini psikanaliz diline o sokmuştur. Charles Maurras (1868-1952) ise kralcı ve milliyetçi Action française hareketinin başındaki adamdır; hareket Yahudi düşmanıdır ve 1926’da Vatikan tarafından mahkûm edilmiştir. Lacan’ın “Maurrasçı düşünceler” demesi bu yüzden yalnızca bir kaynak belirtme değil, ağır bir suçlamadır: adanmışlık kavramının psikanaliz içinden değil, dışarıdan getirilmiş bir ahlak öğretisinden geldiğini söyler.

Bunun sonucu, aşkı ne ilk ne de son terim olarak kullanabilmemizdir. Kuramsallaştırmamızda ne kadar ilksel görünürse görünsün, aşk kültürel bir olgudur. La Rochefoucauld’un⁹⁴ pek güzel eklemlediği gibi mesele yalnızca “Aşktan söz edildiğini hiç duymasalardı, kaç kişi hiç sevmemiş olurdu?” değildir; asıl mesele şudur: “Kültür olmasaydı aşk diye bir şey söz konusu olmazdı.”

93 Seminer VII, L’éthique de la psychanalyse [Psikanalizin Etiği], 1959-60; Seuil, 1986.

94 La Rochefoucauld, Œuvres, LGF, 2001.

Bu, erkek ile kadının birleşmesi hakkında söylememiz gerekenlerin kemerlerini başka yere kurmaya yöneltmelidir bizi. Tam da Freud’un gösterdiği noktada söz konusu olan budur; Freud bu dolambacın başka bir yerde de oluşabileceğinin altını çizer. Bunu şimdi neden yaptığım konusuna yeniden döneceğim. Öyleyse erkek ile kadının birleşmesi sorununu başka biçimde kurmalıyız.

Aforizma yolumda ilerliyorum. Arzu ile jouissance’a başvurmamız gerekiyorsa şöyle diyeceğiz: Kendimi arzulayan, ἐρῶν [erōn] olarak sunmak, kendimi (a) eksiği olarak sunmaktır. Söylemimizde savunmamız gereken nokta şudur: Varlığımın jouissance’ına kapıyı bu yoldan açarım.

Bu konumun aporetik niteliği, sanırım, gözünüze görünmeden edemez; gözünüzden kaçamaz. Ama atılacak birkaç adım daha var.

Aporetik niteliği geçerken vurgulamama gerek var mı? Yine de ona dönüyorum. Uzun zamandır size söylediğim için şunu çoktan kavramış olmalısınız: ἐρῶν [erōn], yani arzulayan düzeyinde olup varlığımın jouissance’ına kapıyı açıyorsam, bu girişimin önüne çıkan en yakın düşüş, ἐρώμενος [erōmenos], yani sevilebilir biri olarak takdir edilmemdir. Böbürlenmeden söyleyeyim, bu gerçekleşmeden kalmaz; ama işte tam burada, işin içinde bir şeyin ıskalandığı daha şimdiden okunur.

Bu bir aforizma değil, şimdiden bir yorumdur. İki nedenle yapmak zorunda hissettim. Birincisi, çift olumsuzlama biçiminde küçük bir dil sürçmesi yaptım; bu beni bir şeye karşı uyarmalıydı. İkincisi, birkaç yüzde anlayamama mucizesinin parladığını gördüğüme inandım. [Gülüşmeler.]

Devam ediyorum: “Bu girişimin (androsentrik bakış açısını seçtiğime göre şöyle diyelim: kadınla karşılaşma girişiminin) yolunda (a)’ya yönelik her talep, Öteki’nin kaygısını ancak tetikleyebilir. Çünkü Öteki’ni artık yalnızca (a) yaparım; arzum onu deyim yerindeyse (a)’laştırır.”

Küçük aforizma çevrimim burada kendi kuyruğunu ısırıyor: İşte tam bu yüzden yalnızca yüceltme-aşk, yineleyeyim, jouissance’ın arzuya tenezzül etmesini sağlar.

Ne soylu sözler! Gülünç olmaktan korkmadığımı görüyorsunuz. Biraz vaaz havası taşıyor. Elbette bu alanda her ilerleyişte böyle bir riske girmemek olanaksızdır. Yine de güzelce gülmek için ağırdan alıyor görünüyorsunuz.

Bunun için size ancak teşekkür edip yeniden başlayabilirim. Bugün yalnızca kısa bir süre için yeniden başlayacağım. Ama birkaç küçük adım daha atmama izin verin. Çünkü biraz kahramanca bulabileceğiniz bir havayla az önce izlediğim aynı yolda ters yönde ilerleyebiliriz. Bu yolların tersine çevrilemezliğini bir kez daha ilginç biçimde doğrulayarak, belki size daha az fetihçi bir tonda görünecek bir şeyin ortaya çıktığını göreceğiz.

Arzuma tenezzül eden bu yolda Öteki’nin zorunlu olarak istediği şey (ne istediğini hiç bilmese bile istediği şey) benim kaygımdır. Çünkü kadının, onu adlandıralım, kendi kaygısını aşk yoluyla aştığını söylemek yetmez. Buna döneceğiz; görülmesi gerekir.

Bugün seçtiğim yolda ilerlerken eşlerin başlangıçta nasıl tanımlandığı sorusunu yine bir yana bırakıyorum; bu gelecek sefere kalacak. İçinde ilerlediğimiz şeylerin düzeni her zaman meseleleri yolun ortasında, hatta bazen varışta ele almamızı gerektirir; onları başlangıçta ele alamayız.

Her ne olursa olsun, kadın benim jouissance’ımı istediği, yani benden jouissance almak istediği (bunun başka bir anlamı olamaz) ölçüde kaygımı uyandırır. Bunun çok basit ve kuramımızda uzun zamandır yazılı olan nedeni şudur: Konumlandığımız yolda gerçekleştirilebilir hiçbir arzu kastrasyonu içermeksizin var olamaz.

Jouissance söz konusu olduğu, yani kadın benim varlığımı hedeflediği ölçüde bana ancak beni kastre ederek ulaşabilir. Bu söz (dinleyicilerimin erkek bölümüne sesleniyorum) sizi bu ilk hakikatin sınıflandırıcı bir terimle “evlilik hayatı” denen alandaki her zaman görünür etkileri karşısında herhangi bir teslimiyete götürmesin.

Çünkü ilksel bir ἀνάγκη [anankē, zorunluluk] tanımlamanın onun rastlantısal sonuçlarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Yine de onu düzgün eklemlemek birçok şeyi aydınlatır. Az önce yaptığım gibi eklemlemek, en açık deneyimle örtüşse de, birkaç kez belirttiğim tehlikenin sınırına gelir: Burada gündelik dilde “kaçınılmazlık” denen şeyi görmek; yani bunun “yazılmış” olduğunu sanmak.

Ben söylüyorum diye bunun yazılmış olduğunu düşünmeniz gerekmez. Dahası, yazacak olsaydım ona daha fazla biçim verirdim. Bu biçimler tam da ayrıntıya girmek, yani “neden”i söylemekten oluşur.

Arzu nesnesi işlevinin anahtarını oluşturan şeye gönderme yaptığımızda apaçık olanı varsayalım: Kadının hiçbir eksiği yoktur. Çünkü penis kıskançlığını [Penisneid] son terim saymak bütünüyle yanlış olurdu. Bu yıl önünüzde geliştirmeye çalıştığım şeyin bu noktadaki özgünlüğünün burada bulunacağını size zaten duyurdum.

Kadının bu noktada arzulayacak hiçbir şeyinin olmaması… Belki bunun anatomik nedenini çok kesin biçimde eklemlemeye çalışacağım. Çünkü klitoris-penis benzerliği meselesi kesinlikle sağlam temellere dayanmaz. Klitoris yalnızca daha küçük bir penis değildir; penisin bir parçasıdır, corpus cavernosumlara karşılık gelir ve başka hiçbir şeye değil. Bildiğim kadarıyla hipospadias dışında penis yalnızca corpus cavernosumlarla sınırlı değildir. Bu bir parantezdi.

Jouissance yolunda arzulayacak hiçbir şeyinin bulunmaması, kadın bakımından arzu sorununu kesinlikle çözmez. Çünkü (a) işlevi onda da bizde olduğu gibi bütün rolünü oynar. Yine de bu, onların arzusu karşısında arzu sorununu kadın için (bizim için değil) büyük ölçüde basitleştirir. Sonuçta nesneyle, bizim arzumuzun nesnesi olarak ilgilenmek kadınlar için çok daha az karmaşıklık yaratır.

Saat ilerliyor. Meseleyi bugün getirebildiğim noktada bırakıyorum. Bu noktanın, dinleyicilerimin çoğunda devamını gelecek sefer öğrenme arzusu uyandıracak kadar çekici olduğunu düşünüyorum.

Size birkaç öncül vermek ve meseleleri, analiz deneyiminin belirli bir düzeyinde daha ilerisini görmemizi sağlayabilecek kadın işlevi düzeyine geri getirmeyi amaçladığımı duyurmak için şunu söyleyeyim: Gelecek sefer söyleyeceklerime bir başlık verilebilirse, şöyle bir şey olurdu: “Psikanalist olarak kadının Don Juan’ın konumuyla ilişkileri.”

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.

Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.