Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 14. Ders · 20 Mart 1963

14. Ders: Kadın, Daha Hakiki ve Daha Gerçek

Bugün ilerliyoruz. Kaygının yerini sizin için belirlemek üzere, Etik Semineri’nde daha önce jouissance alanı olarak çizilmiş merkezi alana geri dönmem gerektiğini neden söylediğimi eklemlemeye çalışıyoruz.

Bir dizi yaklaşım sayesinde, özellikle de o yıl yaptığım yaklaşımlar sayesinde, jouissance’ı (yerini ne kadar mitsel biçimde saptamak zorunda olursak olalım) arzunun eklemlenişinden derinden bağımsız olarak kavramak gerektiğini zaten biliyorsunuz. Çünkü arzu, jouissance ile arzuyu birbirinden ayıran bölgenin berisinde kurulur; bu bölge kaygının üretildiği yarıktır.

Elbette (bunu hissetmenize yetecek kadar söyledim) statüsü içindeki arzunun, jouissance’la ilgilenen gerçek ötekiyle hiçbir ilişkisi olmadığını söylemiyorum. Şunu söyleyeceğim: Arzunun bu ötekini ilgilendirmemesi normatiftir; arzuyu arzu olarak kuran yasa, onu merkezinden ilgilendirmeyi başaramaz. Onu yalnızca merkez-dışından ve yandan ilgilendirir: A’nın yerine geçen (a). Dolayısıyla Freud’un işaretleyip noktaladığı bütün Erniedrigungen [aşağılamalar], aşk yaşamındaki bütün alçaltmalar, indirgenemez temel bir yapının etkileridir.

Kastrasyon kompleksi ile burada serpilip gelişen Penisneid’ın bu yapıyı belirleyen son terimler olmadığını düşünüyorsak, örtmek istemediğimiz açıklık işte budur.

Jouissance alanı, tam da arzu düğümüyle bağının çok daha gevşek olması bakımından kadının üstün olduğunun ortaya çıktığı noktadır. Erkekte fallik işlevi damgalayan bu eksik, bu eksi işareti; onun nesneyle bağının fallusun olumsuzlanmasından, kastrasyon kompleksinden geçmesini zorunlu kılan şey; erkeğin arzusunun merkezindeki -φ’nin statüsünü oluşturan bu zorunluluk, kadın için zorunlu bir düğüm değildir.

Bu, kadının Öteki’nin arzusuyla hiçbir ilişkisinin olmadığı anlamına gelmez; ama tam da, bir bakıma, Öteki’nin arzusu olarak arzuya göğüs germek, onunla yüzleşmek zorundadır. Bu yüzleşmede fallik nesnenin onun için ancak ikinci sırada ve yalnızca Öteki’nin arzusunda rol oynadığı ölçüde devreye girmesi büyük bir sadeleşmedir.

Öteki’nin arzusuyla kurulan bu sadeleşmiş ilişki, kadın bizim soylu mesleğimizle uğraştığında, “karşıaktarım” alanı diye bulanık biçimde adlandırılan alana her girişinde kendini gösteren ve çok daha özgür olduğunu hissettiğimiz bir ilişki içinde olmasını sağlar. Elbette bu, onun deyim yerindeyse özsel bir ilişkide temsil edebileceği her bir tikelliğe rağmen böyledir.

Kadının bu daha büyük özgürlüğü, Öteki’yle ilişkisinde ona erkek kadar özsel biçimde tutunmamasından gelir. Burada “özsel”, wesentlich, ne demektir? Doğası gereği jouissance söz konusu olduğunda, bu ilişkiye erkek kadar özsel biçimde tutunmadığı anlamına gelir.

Geçen gün Oidipus’un düşen gözleri düzeyinde sizin için cisimleştirdiğim çizgide, “gören” Tiresias’ın (psikanalistlerin koruyucu azizi olması gereken kişinin) kıskanç yüce tanrıça Juno’nun intikamıyla kör edildiğini hatırlatmadan geçemem. Ovidius bunu Metamorfozlar’ın üçüncü kitabında, 316-338. dizelerde çok iyi açıklar. T. S. Eliot’ın⁹⁵ Çorak Ülke’ye düştüğü bir notta “çok büyük antropolojik ilgi” taşıdığını vurguladığı bu metne bakmanızı rica ediyorum.

Tiresias Juno’yu gücendirdiyse bunun nedeni şudur: Tanrılar eylemlerinin sonuçlarını her zaman ölçmezler; Jupiter bir kereliğine karısıyla rahat bir ilişki içindeyken ona takılır ve “Siz kadınların yaşadığı haz, erkeklerin duyduğundan kuşkusuz daha büyüktür” der. Sonra şaka olsun diye Tiresias’a danışırlar. Jupiter birden, “Ama nasıl düşünemedim! Tiresias yedi yıl kadın olmuştu” der.

Guillaume Apollinaire’in⁹⁶ söylediği gibi, “Fırıncının karısı her yedi yılda bir deri değiştirirdi.” Tiresias ise basit bir dönemlilik yüzünden değil, bir kaza nedeniyle cinsiyet değiştirir: Bizim kadüse simgemizde gördüğümüz çiftleşen iki yılanla karşılaşmış ve onların çiftleşmesini bozma tedbirsizliğinde bulunmuştur. Büyük bir tehlikeye girmeden çözülemeyecek bu yılanların anlamını bir yana bırakacağız. Tiresias aynı saldırıyı yineleyince ilk konumuna, erkek konumuna geri döner.

Her ne olursa olsun, yedi yıl kadın olmuştur. Bu nedenle Jupiter ile Juno’nun önünde, sonuçları ne olursa olsun hakikate tanıklık etmek ve Jupiter’in söylediğini doğrulamak zorundadır: Jouissance’ı yaşayan kadınlardır.

95 Thomas Stearns Eliot, Çorak Ülke, çift dilli baskı, Seuil, 2006.

96 Guillaume Apollinaire, Les Mamelles de Tirésias, Poésie/Gallimard.

Kadınların jouissance’ı erkeğinkinden dörtte bir mi, onda bir mi daha büyüktür? Daha kesin oranlar veren anlatımlar da vardır; fakat oran pek önemli değildir. Çünkü bu fark, sonuçta erkeğin arzuyla ilişkisinin ona dayattığı sınırlamaya, yani nesneyi onun için negatif sütuna yerleştiren şeye bağlıdır. Ben bunu -φ olarak gösteriyorum.

Mutlak bilginin peygamberinin erkeğe öğrettiği şey, yani Hegel’de olumsuzluk denen, Gerçekte bir delik açtığı düşüncesi değildir burada söz konusu olan. Başka bir şey söz konusudur: Erkekte arzunun statüsünü kuran şeyin kaynağına geri gitmek istiyorsak, delik karnının altından başlar.

Hegel sonrası Sartre, “yanıltmadaki o olağanüstü yeteneği” ile, iyi bildiğiniz şu imgeyi buraya kaydırmıştır: işi biraz daha koyulaştırmak için doğuştan burjuva olarak sunduğu yavrucuk, sahilin kumuna parmağını sokarak kendi gözünde (ve bizim için) temel eylem olması gereken şeyi taklit eder. Buradan hareketle, “insanın içindeki küçük insan”a verdiğimiz bu yeni biçimin iddiasıyla haklı olarak alay edilebilir. Şimdi o küçük insanı çocukta cisimleştiriyor, çocuğun da “küçük insan”a yöneltilmiş bütün felsefi itirazları hak ettiğini fark etmiyoruz. Yine de Sartre’ın sunduğu biçimiyle bu imge etkisini gösterir.

Peki bilinçdışında neyi titreştirir? Tanrı aşkına, bütün bedenin Toprak Ana’nın bağrında yutulmasına yönelik arzudan başka bir şeyi değil. Freud, Ketlenme, Belirti ve Kaygı’nın bölümlerinden birinin sonunda, anne rahmine dönüşün iktidarsız erkeğin fantazmı olduğunu açıkça söylediğinde bunun anlamını gerektiği gibi teşhir eder.

Dolayısıyla Sartre’ın erkeğin içinde kuluçkaya yatırdığı ve bütün yapıtı boyunca varoluşun tek yapışkanını paylaşmaya çağırdığı bu himaye altındaki küçük varlık, kendisini fallus olmaya bırakacaktır; vurgu burada “olmak” üzerindedir.

Bu fallusu, araştırmanızın kolayca erişebileceği bir imgede cisimleşmiş hâlde görebilirsiniz: “deniz çakısı” denen küçük hayvanların kabuk kapakları arasında saklanan şey. Deneyiminizde eksik kalmışsa umarım bir gün görürsünüz; uzun bir çakı ve kuma daldırılan basit bir tel parçasıyla, kuşkonmaz toplar gibi topladığınız bu hayvanlar, onları koyduğunuz çorba kâsesinde ansızın size dillerini çıkarırlar.

Deniz çakısından opisthotonos⁹⁷ hâlinde çıkan bu dilleri gerçekten hepiniz gördünüz mü bilmiyorum. Görmediyseniz mutlaka yaşamanız gereken benzersiz bir gösteridir. Bunun, Sartre’ın Bulantı’da⁹⁸ ısrar ettiği, dillerin bir duvardan ya da herhangi bir yüzeyden ansızın fırladığını görme fantazmıyla ilişkisi bana apaçık görünüyor. Bu, dünya imgesini ölçülemez bir olgusallığa geri atma teması içindedir.

Peki sonra? diye sorulabilir. Sonuçta söz konusu olan kozmosu kovmaktır: teolojinin temel terimlerinden sonra, elbette aynı yapıdaki kozmolojinin de altını oymak. Dillerin bu tuhaf kullanımının doğru yol olduğuna inanmıyorum.

Biraz önce “özsel”i wesentlich ile ikiye katladığım ve başka birçok dilde de seslendirmek istediğim gibi, kendimi belirli bir Babilciliğin içinde buluyorum; üzerime fazla gelirseniz, savunmak zorunda olduğum şeyin kilit noktalarından birini eninde sonunda bundan çıkaracaksınız.

Her ne olursa olsun, bu gönderme benim çocukken sahilde gördüklerime ilişkin deneyimimin neden şöyle olduğunu gösterir. Sahilde, su yükselmeden bir delik açamazsınız. İtiraf edeyim: Orada yükselen yalnızca su değil, bende bir kızgınlıktır da; parmaklarınızı kıstırma niyetini gizlemeye her an hazır olan yengecin yan yan yürüyüşüne duyduğum kızgınlık. Yengeç son derece beceriklidir! Ona iskambil kâğıtları verip karıştırmasını isteyebilirsiniz; bu, her gün yaptığı midye açmaktan çok daha kolaydır.

97 Opisthotonos (Yunanca opistho, “geriye” ve tonos, “gerilim”), ekstansör kaslarda baskın olan genel bir kasılmadır; beden geriye doğru yaylanır ve uzuvlar gerilir.

98 Jean-Paul Sartre, Bulantı, Gallimard, 1938.

Ortada yalnızca iki iskambil kâğıdı olsa bile yengeç onları yine karıştırmaya çalışır. Örneğin “Gerçek her zaman doludur” denir. Etkili bir sözdür; burada söylenenlere benzer tınısı, ona iyi cins bir Lacancılık havası vererek güvenilir kılar. Gerçek hakkında böyle kim konuşabilir? Ben mi? Benim açımdan sorun, bunu hiç söylememiş olmamdır.

Gerçek oyuklarla kaynar; içinde boşluk bile yaratılabilir. Benim söylediğim, “onda hiçbir şey eksik değildir”; bu bambaşka bir şeydir.

Şunu da ekledim: Hepsi birbirinin aynı olan çömlekler yapsanız bile, bu çömleklerin farklı olduğu kesindir. Bunun “bireyleşme ilkesi” adı altında klasik düşünceye hâlâ bu kadar güçlük çıkarması gerçekten olağanüstüdür. Bertrand Russell⁹⁹ düzeyinde hâlâ nerede olduğumuza bakın: bireylerin ayrımını sürdürmek için bütün zaman ve mekânı seferber etmek gerekiyor; kabul edin, bu gerçekten gülünçtür.

Çömleklerimin öyküsündeki sonraki aşama şudur: Özdeşlik, yani çömlekler arasındaki ikame edilebilirlik, çömleğin çevresinde biçimlendiği boşluktur.

99 Bertrand Russell, Écrits de logique philosophique, PUF, 1989.

Üçüncü aşama, bu boşluk kapatıldığında ve yanındaki çömleğin boşluğunu oluşturacak şeyle doldurulmaya başlandığında insan eyleminin başlamasıdır. Başka bir deyişle, bir çömleğin yarı dolu olmasıyla yarı boş olması aynı şey olduğunda; yani çömlek her tarafından sızdırmadığında.

Bütün kültürlerde ilk seramikler ortaya çıktığında eksiksiz bir uygarlığın zaten kurulmuş olduğundan emin olabilirsiniz. Kırsaldaki evimde bulunan çok güzel vazo koleksiyonunu bazen seyrederim. Başka birçok kültürün de gösterdiği gibi, o dönemde bu insanların başlıca serveti açıkça bunlardı.

Bu vazoların duvarlarına görkemli ve gösterişli biçimde resmedilen şeyleri okuyamasak ve bunları eklemlenmiş bir ritüeller ve mitler diline çeviremesek bile, vazonun içinde her şeyin bulunduğunu, bunun yeterli olduğunu, insanın nesneyle ve arzuyla ilişkisinin orada bütünüyle duyulur ve yaşamayı sürdürür hâlde bulunduğunu biliriz.

Bu, geriye dönersek, bir yılı aşkın süre meslektaşlarımın dişlerini gıcırdatan o meşhur hardal çömleğini de haklı çıkarır. Her zaman nazik olduğumdan, sonunda onu tutkal çömleklerinin bulunduğu rafa kaldırmıştım.

[Çeviri notu 1] La moutarde me monte au nez yerleşik bir Fransızca deyimdir: “tepem atıyor, öfkeleniyorum”. Bütün hardal çömleği şakası buna dayanır; çömlek sofrada hep boştur, hardal ancak öfke olarak “burna çıkar”. Türkçede deyim bulunmadığı için sözcüğü sözcüğüne bırakılıp tırnak içine alındı.

Yine de daha başından söylediğim gibi, hardal çömleği bana örnek olarak hizmet ediyordu. Deneyimden bildiğiniz üzere çarpıcı olan şudur: Sofrada her zaman boştur; hardal ancak “burnunuza çıktığında” vardır.

Çömleklerin kullanımına gelince (yakın zamanda bu türden bir sorunla karşılaştığımız için söylüyorum) sanıldığı kadar titiz değilim. Kadınların olabildiği gibi sağlam bir zihne sahip olan Piera Aulagnier (ki ona zarar verecek olan da tam budur) ravent bulunan çömleğin üzerine “frenk üzümü reçeli” etiketi yapıştırmanın meşru olduğunu pekâlâ bilir. Bu yolla kimi temizlemek istediğinizi bilmeniz ve özneden elde etmek istediğiniz şeyi almak için beklemeniz yeterlidir.

Yine de size özenle işlenmiş bir dizi çömlek getirdiğimde, bunların birçoğunu kırıp attığımı unutmayın. Ben de iyi zamanlarımda eylem, düşünce ve sözün simetri kokutacak biçimde halka oluşturduğu konuşmalar yaptım. Bunların hepsi çöpe gitti.

Acting-out’un bulunduğu sütunun başına “engellenme”yi, yanındaki passage à l’acte sütununun başına “mahcubiyet”i koyduğumda…

[Çeviri notu 2] Şakanın dayanağı ravent’in müshil oluşudur: “frenk üzümü reçeli” etiketiyle sunulan kavanozdan yiyen kişinin bağırsağı boşalır. Fransızca purger hem “arındırmak” hem de bu tıbbi anlamı taşır. Lacan böylece etiketle içerik arasındaki uyuşmazlığı bir yanıltma değil, hesaplı bir işlem olarak koyar: önemli olan kimin ne alacağını bilmektir.

Piera, çok iyi gözlemlediğiniz acting-out vakasını “eyleme geçirilmiş aktarım” dediğiniz şey olarak ayırmak istiyorsanız (elbette bu ayrı bir düşüncedir, sizin düşüncenizdir ve tartışılmaya değerdir) yine de benim tabloma başvuruyorsunuz. Çünkü metninizde öznenizin içinde bulunduğu “mahcubiyet”i anıyorsunuz. Bu terim buranın dışında pek kullanılmadığına göre, onu burada not ettiniz.

Gözlemde açıkça görülüyor ki hasta, doğum uzmanı tarafından çocuğunun anne kapılarından çıkışına tanık olmaktan alıkonmuştur. Aynı türden yeni bir engellenmeyi aşamayacak olmanın tehdidi karşısında yaşadığı kargaşa, babanın “païdophagie” [çocuk-yeme] hakkını yazılı biçimde ileri sürerek düzenin bekçilerini kaygıya sürüklemesine yol açar. Bu kavramı Satürn’ün çocuklarını yutması imgesinin temsil ettiği şeyi kesinleştirmek için kullanıyorum.

Çünkü bu gözlemde, adamın karakola gidip henüz ölmüş bebeğini yemesini yasada hiçbir şeyin engellemediğini söylediği yazılıdır. Tersine, bu olayda komiserin (dün doğmuş biri değildir) koruduğu sükûnetin onu düşürdüğü mahcubiyet ve yaratmak istediği kargaşanın şoku, onu passage à l’acte’a, hapse atılmasına yol açacak eylemlere geçirir.

Dolayısıyla tam da hedefi vurduğunuz apaçıkken, bildiğiniz şeyi açıklamak için bundan daha güzel bir gözlem bulamayacağımı; gerçekten orada olduğunuzu, parmağınızı tam üzerine koyduğunuzu kabul etmemek, biraz kendinize ihanet etmek olur. Elbette kalıptan yeni çıkmış böyle şeyleri işlerken bu kimseye yöneltilebilecek bir suçlama değildir. Biraz salınıma izin verilebilir.

Yine de bu, kendi çalışmamın ancak doğru biçimde kullanılırsa anlam taşıdığını hatırlatmama olanak veriyor; bu size yönelik değil, Piera. “Doğru biçim”, öğretimde genel olarak yerleşmiş kötü alışkanlıktaki gibi kavramları yalnızca boşluk doldurmak amacıyla bir araya yığmamak demektir.

Size getirdiklerimi gözetmeniz konusunda size biraz hak veren şeyi böylece hatırlattıktan sonra (sizi bunca özenle seçmiştim) konuma dönüyorum.

Kadına gelmek üzere, jouissance ve arzuyla ilişkisi konusunda ne söylemek istediğimi kendi gözlemlerimden biriyle duyurmaya çalışacağım. Bir kadın bir gün bana, evliliğin temelinde bulunan ısrarlarıyla kocasının kendisini, fark etmemesi için fazlaca uzun sayılacak bir süredir ihmal ettiğini söyledi; kocasından gelen şeyi her zaman az çok beceriksizce bulup öyle karşıladığı düşünülürse, bu onu daha çok rahatlatacak bir şeydi.

Yine de bir cümleyi ayırıp aktaracağım; bana bütünüyle haksız yere atfedilecek bir ironinin tadını çıkarmaya hemen atılmayın. Şöyle dedi: “Beni arzulayıp arzulamaması önemli değil; yeter ki başka birini arzulamasın.”

Bunun yaygın ya da olağan bir konum olduğunu söyleyecek değilim. Bu cümle değerini, monoloğu oluşturan çağrışımlar boyunca açılacak takımyıldızın devamından alabilir.

Kadın kendi durumundan söz etmeye başladı. Bir kereliğine, olağanüstü bir kesinlikle konuştu. Tümesans yalnızca erkeğe ait bir ayrıcalık değildir. Cinselliği bütünüyle normal olan (bu kadından söz ediyorum) bu kadının, örneğin araba kullanırken hareket eden bir şeyin uyarısıyla kendi kendine “Tanrım, bir araba!” dediği sırada açıklanamaz biçimde vajinal bir şişkinliğin varlığını fark ettiğini söylemesi beni şaşırtmaz.

O gün onu çarpan tam da budur: Belirli dönemlerde bu şişkinliğin, görünüşte cinsel imgelerle ya da cinsel alanla hiçbir ilişkisi olmayan herhangi bir belirli nesnenin görüş alanında belirmesine yanıt verdiğini kaydeder.

Hoş olmayan değil, daha çok ayak bağı gibi bir nitelik taşıyan bu durum, kendi kendine geçer. Ardından şöyle der: “Şimdi söyleyeceğim şeye geçmek beni rahatsız ediyor; elbette bunun hiçbir ilişkisi yok…”

Sonra her girişiminin bana (çoktan anladığınızı düşünüyorum) analistine ithaf edildiğini söyler: “Bunları size ‘adadığımı’ söyleyemem; bu, belirli bir amaçla yaptığım anlamına gelirdi. Hayır. Herhangi bir nesne, gördüğüm şeyin onayını almak için bile değil, sizi tanık olarak anmaya zorluyor. Hayır, yalnızca bakışınızı. Bunu söylerken biraz fazla ileri gidiyorum. Bakışınızın her şeyin kendi anlamını kazanmasına yardımcı olduğunu söyleyelim.”

Bunun ardından, gençliğinin bir döneminde karşılaştığı Steve Passeur’ün¹⁰⁰ tanınmış oyununun başlığını ironik biçimde anar: “Büyük bir aşk yaşayacağım.”

Yaşamının başka dönemlerinde de Öteki’ne böyle bir gönderme olmuş mudur? Bu soru onu evliliğinin başlangıcına, oradan daha da geriye götürür ve unutulmayan ilk aşkına tanıklık etmesini sağlar. Kısa sürede ayrıldığı bir öğrencidir bu; fakat sözcüğün tam anlamıyla onunla yazışmayı sürdürmüştür. Ona yazdığı her şeyin gerçekten “bir yalanlar dokusu” olduğunu söyler: “İlmek ilmek, onun gözünde olmak istediğim ama hiçbir biçimde olmadığım bir karakter yarattım.”

[Çeviri notu 3] “Sözcüğün tam anlamıyla yazışma” vurgusu Fransızca correspondance’ın iki anlamı üzerinedir: mektuplaşma ve karşılıklı denk düşme, birbirini tutma. Kadın mektuplarında olmadığı bir kişiyi kurduğuna göre, yazışma tam da bir denk düşmeme üzerine yürümüştür; Lacan’ın vurgusu buradadır.

100 Steve Passeur, Je vivrai un grand amour, Max Céalis, 1936.

“Korkarım bu bütünüyle romansı bir girişimdi ve onu büyük bir inatla sürdürdüm. Kendimi,” der, “bir tür kozaya sarıyordum.” Sonra çok tatlı biçimde ekler: “Biliyorsunuz, bunu atlatması zor oldu…”

Ardından benim için yaptıklarına döner: “Burada, sizinle birlikte olmaya çalıştığım şey bunun tam tersidir. Sizinle her zaman hakiki olmaya çalışıyorum. Sizinle birlikteyken roman yazmıyorum. Romanı sizinle birlikte değilken yazıyorum.”

Her hareketi ilmek ilmek bana adama dokumasına geri döner. Bu hareketin beni memnun etmek için yapılmış olması, hatta bana uygun olması gerekmez. Yeteneğini zorladığı söylenemez.

Sonuçta istediği benim ona bakmamdan çok, benim bakışımın kendisininkinin yerine geçmesidir: “Çağırdığım şey sizin kendinizin yardımıdır. Benim bakışım, dışarıdan emilmesi gereken her şeyi yakalamaya yetmiyor. Mesele beni bir şey yaparken izlemeniz değil; benim yerime yapmanız.”

Burada kesiyorum; önümde daha tam bir sayfa var. Bu son sayfadan yalnızca zevksizliğe kaçan tek sözü ayıracağım: “Ben,” der, “uzaktan kumanda ediliyorum.” İnanın, bu hiçbir metafor ifade etmiyor.

Burada hiçbir etkilenme duygusu [sentiment d’influence] yoktur. Bu formülü öne çıkarmamın nedeni, gazetelerde solcu bir siyasetçi hakkında okumuş olabileceğiniz şeyi hatırlatmaktır: Kendisine karşı düzenlenmiş sahte bir suikastın¹⁰¹ içinde yuvarlandıktan sonra, siyasette solun gerçekten her zaman sağ tarafından uzaktan yönetildiğine dair ölümsüz bir örnek vermeyi gerekli görmüştü. Zaten bu iki taraf arasında sıkı bir eşit temsil ilişkisi de ancak böyle kurulabilir.

Bütün bunlar bizi nereye götürüyor? Vazonun kendisine! Kadın vazosu boş mudur, dolu mudur? Ne önemi var? Hastamın söylediği gibi “aptalca tüketilmek” için bile olsa kendi kendine yeter. Onda hiçbir şey eksik değildir. Nesnenin varlığı, deyim yerindeyse, fazladan gelir.

Neden? Çünkü bu varlık, arzunun nesne-nedeninin eksikliğine, erkekte bağlı bulunduğu -φ’ye bağlı değildir. Erkeğin kaygısı yapamama olasılığına bağlıdır. Kadını erkeğin kaburgalarından birinin eşdeğeri yapan (son derece eril) mit de buradan gelir. Bir kaburgası çıkarılmıştır; hangisi olduğu bilinmez, üstelik hiçbir kaburgası da eksik değildir. Fakat kaburga mitinde tam da kayıp nesnenin söz konusu olduğu açıktır: Erkek için kadın, bu nesneden yapılmış bir nesnedir.

101 François Mitterrand’ın 15-16 Ekim 1959’da kendisine yönelik sahte bir saldırıyı sahnelemesi.

Kadında da kaygı vardır. Hatta Kierkegaard (benden daha çok Tiresias’ın doğasından bir şeyler taşıyor olmalı; ben gözlerime değer veririm) kadının kaygıya daha açık olduğunu söyler.¹⁰² Buna inanmalı mıyız?

Gerçekte bizim için önemli olan, kadının kendi çevresinde, kendi alanında bulunan arzunun sonsuz (ya da belirsiz diyelim) olanaklarıyla bağını kavramaktır. Öteki’ni ayartarak kendini ayartır; mit burada da işimize yarayacaktır.

Az önceki mitin tamamlayıcısı, meşhur elma öyküsünün gösterdiği gibi, Öteki’ni ayartmak için herhangi bir şey işini görür; kendisi için gereksiz bir nesne bile. Sonuçta o elmayı ne yapacaktır? Bir balık elmayla ne yaparsa o kadarını. Ama bu elma kancaya takmaya şimdiden yeter: küçük balık olan kadın, oltacıyı oltaya takar.

Onu ilgilendiren Öteki’nin arzusudur. Vurguyu biraz daha belirginleştirmek için şunu söyleyeceğim: Arzu ticari bir şeydir. Kültürel olarak yükseltilip düşürülen bir arzu rayici vardır. Aşkın biçimi ve düzeyi, her an piyasada arzuya biçilen değere bağlıdır.

102 Søren Kierkegaard, Kaygı Kavramı.

Filozofların çok iyi söylediği üzere aşkın kendisi de bir değer olduğuna göre, arzunun idealleştirilmesinden yapılmıştır. “İdealleştirme” diyorum; çünkü az önceki hastamız kocasının arzusundan böyle söz ederken hasta olarak konuşmuyordu. Bu arzuya değer vermesi, işte aşk budur. Kocasının bunu sergilemesine pek önem vermemesi zorunlu değildir ama şeylerin düzenine uygundur.

Bu bakımdan deneyim bize şunu öğretir: Kadının gerçek anlamdaki jouissance’ı, partnerin her türlü özenini üzerinde toplamayı hak eder; belki de bütün özeni oraya toplamak yerinde olur. Bununla birlikte partnerin iktidarsızlığı, gerçek anlamda teknik kusurları, pekâlâ kabul edilebilir. Stendhal’in¹⁰³ uzun zaman önce belirttiği gibi bu, hem “fiyasko” ânında hem de iktidarsızlığın sürekli olduğu ilişkilerde görülür.

Bazen kadın bir süre sonra daha etkili olduğu söylenen bir yardımı yanına alırsa, bunun daha çok, kendisine herhangi bir gerekçeyle bunun reddedildiği söylenmesin diye duyduğu bir tür edepten kaynaklandığı görülür.

Geçerken, mazoşizme ilişkin geçen haftaki formüllerimi hatırlatıyorum.

103 Stendhal, De l’amour, Flammarion, 1993.

Göreceğiniz gibi bu formüller, sapkının mazoşizmi, ahlaki mazoşizm ve kadınsı mazoşizm söz konusu olduğunda, başka türlü yakalanamaz olan birliği mazoşizme geri vermeyi amaçlıyor.

Öteki’nin görünüşte ileri sürülen jouissance’ının, uyandırılması tartışmasız biçimde amaçlanan bir kaygıyı örttüğü bu ilişkiyi hesaba kattığımızda kadınsı mazoşizm bütünüyle başka, oldukça ironik bir anlam kazanır. Bu anlamı kavramak için önce ilke olarak şunu koymak gerekir: Kadınsı mazoşizm eril bir fantazmdır.

İkinci olarak, bu fantazmda erkek, kadında hayal edilen bu yapı üzerinden ve vekâleten, kendi kaygısı olan bir şeyle jouissance’ını ayakta tutar. Bu kaygı, erkek için arzunun nesnesini ve koşulunu örter. Jouissance bu soruya bağlıdır. Arzu ise yalnızca kaygıyı örter. Böylece erkeğin jouissance’a erişebilecek konuma gelmek için kat etmesi gereken mesafeyi görüyorsunuz.

Kadın için Öteki’nin arzusu bir araçtır (neyin aracı?) onun jouissance’ının deyim yerindeyse uygun bir nesnesi olmasının aracı! Kadının kaygısı yalnızca, sonunda neyi örttüğünü pek bilmediği Öteki’nin arzusu karşısındaki kaygıdır.

Formüllerimi daha ileri götürürsem şunu söyleyeceğim:

  • Erkeğin alanında her zaman bir tür sahtekârlık bulunur.
  • Kadının alanında buna karşılık gelen bir şey varsa, daha önce söylediğimiz gibi (Joan Riviere’in¹⁰⁴ makalesini hatırlayın) bu maskaraddır; fakat bu bambaşka bir şeydir.

Kadın genellikle çok daha gerçek ve çok daha hakikidir. Çünkü arzu içinde uğraştığı şeyin ölçüsünü bilir, bu yoldan büyük bir sükûnetle geçer ve deyim yerindeyse kendi yanılgısını küçümseme lüksüne sahiptir. Erkek bu lüksü karşılayamaz: Arzunun yanılgısını küçümseyemez; çünkü kadın karşısında arzusunun görülmesine izin vermek onun erkeklik niteliğidir.

Elbette bu bazen kaygı vericidir. Neden? Çünkü görülmesine izin vermektir… Burada, görülmesine izin verme boyutuyla voyörizm-teşhircilik çiftini ayırmanızı rica ediyorum. Yalnızca göstermek ve görmek yoktur; görülmesine izin vermek de vardır.

Tehlikesi en fazla maskaraddan gelen kadın için görülmesine izin verilecek şey, orada bulunan şeydir. Elbette fazla bir şey yoksa bu kaygı vericidir; ama yine de olan şeydir. Oysa erkeğin arzusunun görülmesine izin vermesi, özünde orada olmayanın görülmesine izin vermektir.

[Çeviri notu 4] Fransızcada mépris (küçümseme) ile méprise (yanılgı, yanlış anlama) neredeyse aynı sözcüktür; Lacan ikisini yan yana koyar: kadın kendi méprise’ine karşı bir mépris taşır. Türkçede bu yakınlık yoktur. Cümlenin savı da bu eşleşmede durur: kadın arzunun yanılgı olduğunu bilir ve bunu ciddiye almama lüksüne sahiptir; erkek ise yanılgıyı küçümseyemez, çünkü arzusunu göstermek zorundadır.

104 Joan Riviere, “Kadınlık Olarak Maskarad”, Féminité mascarade, Seuil, 1994.

Gördüğünüz gibi, kanıtlanması size oldukça karmaşık görünebilecek bu durumun umutsuz sayılması gerektiğini düşünmeyin. Durum erkeğin jouissance’a erişimini kesinlikle kolay göstermese de, bu erişimi görmezden gelebilir misiniz? Bütün bunlardan yalnızca mutluluk bekleniyorsa, durum yine de oldukça kolay yönetilebilir.

Bu sonuç cümlesinden sonra, Granoff’a burada tanıttığı için hepimizin borçlu olduğu Lucia Tower örneğine giriyoruz. Daha önce söylediğim gibi, Lucia Tower’ın elindeki iki erkek hakkında anlattıklarını anlamak için Don Juan imgesinden daha iyi bir giriş bulabileceğimi sanmıyorum.

Son zamanlarda bu sorun üzerinde sizin için çok çalıştım. Bütün dolambaçları yeniden kat ettiremem. Rank’ın Die Don-Juan-Gestalt¹⁰⁶ adlı berbat kitabını okuyun; kedi yavrularını bulamaz denir ya, tam öyle bir karmaşa. Fakat size vereceğim ipi tutarsanız çok daha anlaşılır olacaktır.

Don Juan bir kadın düşüdür. Gereken şey, kadının belirli bir biçimde erkek karşısında övünebildiği gibi, kendisine kusursuzca eşit olan; hiçbir şeyi eksik olmayan bir erkektir.

105 Lucia Tower, “Countertransference”.

106 Otto Rank, Don Juan et le double, Payot, 2001.

Mazoşizmin genel yapısı konusunda geri dönmem gerekecek terimde bu bütünüyle hissedilir. Söylemesi neredeyse basmakalıp geliyor: Don Juan’ın kastre edilmemiş baba imgesiyle ilişkisi, yani saf bir imgeyle ilişkisi, kadınsı bir imgedir.

Bu ilişki, Rank’ın dolambaçları içinde bulabileceğiniz şeyde açıkça okunur. Don Juan’ı mitlerin ve ritüellerin belirli bir durumuna bağlayabilirsek, Rank’ın sezgisinin burada kendisine yol gösterdiği üzere, geçmiş çağlarda kendi ruhunu kaybetmeden ruh verebilen kişiyi temsil eder.¹⁰⁷ Meşhur jus primae noctis¹⁰⁸ (ilk gece hakkı) bunun üzerine kurulmuş olacaktır. İlk gece bekâreti bozan rahibin mitsel varlığı da bu bölgeye aittir.

107 Otto Rank, Don Juan et le double, s. 192-193: “Don Juan’ın erkek karşısındaki konumunda en belirgin karakter özelliği, onu dışlamak ya da uzaklaştırmak değil, hileyle ya da çalarak ona üstün gelmek istemesidir. Bu karakter özelliğinde, güçlü ve iradeli erkeğin ruhunu sürdürmek için kadınları dölleme hakkı ve görevi bulunduğuna dair eski ruh inancının geç bir biçimi dile gelir. […] Fakat Don Juan’ı kışkırtan, nesneyi meşru sahibinden koparmak değildir; hiç de onun rolü bu değildir. Başka birinin kadınını almak istemez, yalnızca kendi hakkını kullanmak ister. Kadına süreklilik anlamında sahip olmak istemez; yalnızca onu döllemek, yani ona ruhunu vermek ister. Çünkü bu, kocanın ölümsüz ruhu çocuğa geçirmek yerine kendinde tutmak için karısını isteyerek bıraktığı tanrı-sevgilinin ya da kahramanın rolüydü.”

108 Bkz. Sigmund Freud, “Bekâret Tabusu” (1918).

Fakat Don Juan, bütün bu incelikleri bilmeyenlerde bile çalışan ve etkisini gösteren güzel bir öyküdür. Bu incelikler Mozart’ın şarkısından elbette eksik değildir; fakat Don Giovanni’den çok Figaro’nun Düğünü tarafında bulunurlar.

Don Juan hakkında ileri sürdüğüm şeyin duyulur izi şudur: Erkeğin nesnesiyle karmaşık ilişkisi onda silinmiştir; fakat bunun bedeli kendi köklü sahtekârlığını kabul etmesidir. Don Juan’ın itibarı bu sahtekârlığı kabul etmesine bağlıdır. Her zaman bir başkasının yerindedir; deyim yerindeyse mutlak nesnedir.

Onun arzuyu uyandırdığının hiçbir biçimde söylenmediğine dikkat edin. Kadınların yatağına sızarsa birden oradadır; oraya nasıl geldiği bilinmez. Hatta kendisinin de arzusu olmadığı söylenebilir. Belirli bir işlevi yerine getirdiği bir şeyle ilişki içindedir. Bu şeye odor di femmina deyin; bu bizi çok uzağa götürür.

Arzu bu meselede öylesine küçük bir rol oynar ki odor di femmina geçtiğinde, sahneden geçenin Donna Elvira (en çok bıktığı kadın) olduğunu fark etmeyebilir.

Açık söylemek gerekir: Don Juan kadın için kaygı verici bir karakter değildir. Bir kadın gerçekten kendisini bir arzunun merkezindeki nesne olarak hissettiğinde ise, inanın bana, asıl o zaman kaçar.

109 Bkz. Sándor Ferenczi, “Die Brückensymbolik und die Don Juan Legende”.

Şimdi yapabilirsek Lucia Tower’ın öyküsüne gireceğiz. Analizinde iki erkek vardır. Tanrı aşkına, kendi söylediği gibi, onlarla insani düzeyde her zaman son derece doyurucu ilişkileri olmuştur. Meseleyi basit gösterdiğimi ya da bu iki adamın hâlinin hafif olduğunu söylemeyin.

İkisi de kaygı nevrozudur; bütün yönleri inceledikten sonra vardığı tanı en azından budur. Her iki erkek de beklendiği gibi anneleriyle ve female siblings denen kişilerle (yani kız kardeşleriyle, fakat kardeşleri erkek kardeşlerle eşdeğer bir yere koyan bu terimle) bazı güçlükler yaşamıştır.

Her ikisi de, bize söylendiğine göre, birtakım saldırgan eğilimleri ve başka eğilimleri uygulayabilmek, aynı zamanda karşı cinse doğru (Tanrı aşkına) analitik bakımdan inkâr edilemez bir eğilimden kendilerini korumak için seçtikleri kadınlarla bağ kurmuştur.

Tower şöyle der: “Bu iki erkekle karıları arasında olup bitenin bütünüyle farkındaydım; özellikle de ikisinin fazla boyun eğici, fazla düşmanca ve bir anlamda fazla bağlı olduğunun.” Tower dürbününü rahatça duruma çevirerek değerlendirmesini yapar: Her iki eş de kocalarında yeterli ölçüde uninhibited masculine assertiveness (ketlenmemiş bir erkekçe kendini ortaya koyma) bulunmamasından ötürü düş kırıklığına uğramıştı.

Başka bir deyişle (artık doğrudan meselenin içindeyiz ve Tower’ın buna ilişkin kendi fikri vardır) bu adamlar yeterince semblant yapmıyorlardı.

Tower ise, kendisini burada neyin tuzağa düşürebileceğini bilmeden, kendi içinde bütünüyle protective, biraz fazla koruyucu olduğunu hisseder; fakat bu iki vakada farklı biçimler alır. Birinci erkeğin karısını biraz fazla korur; ikincisinde ise erkeğin kendisini biraz fazla korur.

Doğrusunu söylemek gerekirse, onu rahatlatan şey ikinci erkeğe çok daha fazla çekim duymasıdır. Olayları bütün masumiyetleri ve tazelikleri içinde okumak gerekir: Bunun nedeni birinci erkeğin pek çekici olmayan bazı psychosexual problems taşımasıdır.

Yine de birinci erkeğin ortaya koyduğu tavır ötekinden pek farklı değildir. Her ikisi de mırıldanmaları, konuşurken duraksamaları, circumstantiality’leri (yani her şeyi uzun uzun anlatmaları) yinelemeleri ve ayrıntıcılıklarıyla Tower’ı gerçekten yorar.

Ama sonuçta Tower bir analisttir. Birinci erkekte fark ettiği şey, onun kendi analistlik gücüne saldırma eğilimidir.

Öteki hastanın eğilimi farklıdır: Onu düş kırıklığına uğratan bir nesne olarak düpedüz yok etmekten çok, ondan bir nesne almaya çalışır. Tower bu konuda elbette şu düşünceye kapılır: “Ne de olsa, Tanrım, belki de ikincisi daha narsisisttir.”

Doğrusu, biraz bilgili olanların fark edebileceği gibi, bu narsisizme ilişkin elimizdeki diğer göndermelerle uyuşmaz. Üstelik burada söz konusu olan narsisizmden çok, Tower’ın daha sonra göreceği üzere, anaklitik denen yöndür.

Her iki vakada da kat edilen yol ne kadar uzun ve yorucu olursa olsun, aktarım analizinin etkili olduğuna dair hiçbir şey ortaya çıkmasa da, bütün bunların içinde temelde hiç de tatsız olmayan bir şey kalır. Tower’ın kendi içinde fark ettiği karşıaktarım yanıtları, kendi deyişiyle, böyle kişiler karşısında yeterince tetikte olmayan herhangi bir kadın analistin kaybolma tehlikesiyle karşılaşabileceği sınırı makul ölçülerde hiç aşmaz.

Tower tetiktedir, hem de özellikle. Özellikle de birinci hastasının eşi tarafında olup bitene dikkat eder. Belki biraz daha özel bir dikkatle gözettiği bu kadının başına küçük bir psikosomatik olay geldiğini öğrenir. Kendi kendine şöyle der: “Tanrım, bu hiç fena değil. Psikoza doğru biraz sürüklenmesinden korkuyordum; şimdi kaygısı iyi bir yere sabitlendi.”

Sonra bunu artık düşünmez. Artık düşünmez ve durum sürüp gider. Aktarımda olup biten her şey ne kadar analiz edilirse edilsin; birinci hastanın, eşine ilişkin çatışmalarını analiz içinde analistinden daha fazla ilgi ve annesinden hiçbir zaman bulamadığı telafileri elde etmek için nasıl kullandığı bile analiz edilse, hiçbir ilerleme olmaz.

Peki hareketi ne başlatacak, işlerin ilerlemesini ne sağlayacaktır? Tower’ın, yani analistin gördüğü bir düş.

Bu düşte ne olur? Karısıyla işlerin gerçekten bu kadar kötü gittiğinin o kadar da kesin olmadığını fark eder. Düşte bu kadın, analist Tower’ı son derece iyi karşılar. Kocasının analizini torpillemek gibi hiçbir niyeti olmadığını her biçimde gösterir; oysa bu, o zamana dek vakanın önkabullerinden biridir. Kadın, düş atmosferini çevirmek için kullanacağımız sözcükle, Tower’la “işbirlikçi” bir konumda bulunmaya bütünüyle hazırdır.

Bu, analistimiz Lucia Tower’ın kulağına kar suyu kaçırır.

Baştan aşağı gözden geçirilmesi gereken bir şey olduğunu anlar. Bu adam, evliliğinde karısını daha rahat ettirmek için gerçekten yapılması gerekeni yapmaya çalışmaktadır. Başka bir deyişle, adamın arzusu hiç de öyle başıboş değildir; delikanlı yine de kendisini ciddiye almaktadır ve onunla ilgilenmenin bir yolu vardır.

Bir başka ifadeyle, kendisini şimdiye dek onuru kendisinden esirgenen şey olarak, bir erkek olarak görebilir; oyuna girebilir.

Tower bu keşfi yaptıktan, hastasının arzusuyla ilişkisinin eksenini yeniden kurduktan ve şeylerin yerini o zamana dek yanlış tanıdığını fark ettikten sonra, hastasıyla birlikte aralarında şimdiye kadar aldatmaca içinde oynanan her şeyi gerçekten gözden geçirebilir. Aktarım taleplerinin kendisi birer sahtekârlıktır. Tower’ın söylediğine göre o andan itibaren her şey değişir.

Ama nasıl ve hangi yönde değişir? O andan sonra analizin özellikle dayanılması güç bir şeye dönüştüğünü anlamak için Tower’ı okumak gerekir. “O andan itibaren,” der, “her şey, sanki beni (analisti) en küçük parçalarımın her birinde sınava çekiyormuşçasına, depresif hareketlerin ve çıplak öfkelerin fırtınası ortasında geçiyordu.”

Tower şöyle der: “Bir anlık dikkatsizlik yüzünden bu en küçük parçalarımdan biri bile doğru tınlamasa, içlerinden biri sahte çıksa, hastamın bütünüyle parçalara ayrılacağını hissediyordum.”

Tower elinden geldiğince nitelendirir; her şeyi görmez ama karşılaştığı şeyi iyi adlandırır: Bunun, oral bir dil içinde ifade edilmiş gerçek bir fallik sadizm olduğunu söyler.

Burada dikkatimizi ne çekecek? İki şey. Birincisi, kullanılan terimlerin kendisi, sadizmin doğası olarak size gösterdiğim şeyi doğrular. Hastanın pek çekici olmayan anomalileri kesinlikle bu düzendedir: Sadist arayışta hedeflenen, nesnede eksik olan “küçük parça”dır.

Arzusunun hakikati bir kez tanındıktan sonra, hastanın davranışında söz konusu olan nesnedir; nesnenin aranmasıdır.

Bu ayrıca, sadist nesne arayışının geçtiği hatta kendini koymanın hiçbir biçimde mazoşist olmak anlamına gelmediğini gösterir. Lucia Tower kendisini böyle bir şeyle suçlamaz; bizim de bunu ona yüklememiz gerekmez.

Yalnızca, arzusu kendisini ilgilendirmeye başladığı andan itibaren ilişki kurduğu bir kişiden gelen bir fırtınayı üzerine çeker; bunu özel bir cesaretle vurgular.

Tower, kendi tarihindeki kişilerle üçüncü taraf rekabeti konumunda bulunduğu işlevde ve arzusunun her şey olmadığı apaçıkken, bu arzunun sonuçlarına katlandığını gizlemez. Bu, analistlerin carry-over, yani “taşıma/aktarma” diye adlandırdıkları görüngüyü yaşamasına kadar varır. Karşı-aktarım etkilerinin en açık biçimde saptanabildiği durumu anlatır: Başka bir hastayla birlikteyken önceki hastayı düşünmeyi sürdürmek.

Yine de Tower, gücünün neredeyse sonuna geldiği sırada bütün bunların rastlantıyla, amusingly, gerçekten en eğlenceli ve en ani biçimde kaybolduğunu söyler. Yıllık aralardan birinde tatile çıkınca, Tanrı aşkına, bu meselenin hiçbir kalıntısını taşımadığını fark eder. Mesele onu kesinlikle ilgilendirmemektedir. Az önce her zamanki marifetlerini sergilediği odadan çıkan en özgür ve en havadar Don Juan’ın mitsel konumunu gerçekten cisimleştirmektedir.

Bu ayrılmadan sonra etkinliği, vakaya uyumu ve deyim yerindeyse bakışının amansız çıplaklığı yeniden olanaklı olur. Çünkü burada bir kez olsun yalnızca arzu olarak arzuyla bir ilişki vardır. Bu ilişki ne kadar karmaşık olursa olsun (Tower kendi sorunlarının da bulunduğunu belirtir) sonuçta her zaman mesafesini koruyabileceği bir ilişkidir.

Gelecek sefer buradan devam edeceğim.

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.

Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.