Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 15. Ders · 27 Mart 1963

15. Ders: Erkeklerin Meselesi

Öyleyse yeniden başlıyoruz. Geçen sefer burada bulunmayanlar için doğrudan meselenin ortasından başladığım için özür dilerim; yine de çoğunluğun burada olduğunu varsayıyorum.

Bununla birlikte size topluca bir soru soracağım: Okul tatilleri nedeniyle gelecek çarşamba haftalık buluşmamıza gelemeyeceğini düşünenler el kaldırsın… Güzel! Öyleyse:

  • gelecek çarşamba seminer yok; (“Palmiye Dalları Haftası” denen sonraki hafta da yok;) “Paskalya Haftası” denen onun ardından gelen hafta da yok.

Dolayısıyla “Quasimodo Haftası” denen haftanın çarşambasında, yani 24 Nisan Çarşamba günü yeniden başlayacağız.

[Çeviri notu 1] “Quasimodo Haftası” Paskalya’dan sonraki ilk haftadır; adını o pazar günü okunan Latince girişin ilk sözlerinden alır (Quasi modo geniti infantes; “yeni doğmuş bebekler gibi”). Victor Hugo’nun bulunmuş çocuğuna bu adı vermesinin nedeni de kilisenin önünde o gün bulunmuş olmasıdır; Lacan’ın burada kastettiği kambur değil, takvimdeki haftadır.

Şimdi Lucia Tower’a ilişkin meseleleri yeniden ele alıyorum. Onu burada, belirli bir açıdan, “kadınsı konumun kolaylıkları” diyeceğim şeye örnek aldım; “kolaylık” terimi arzuyla ilişkisi bakımından ikircikli bir kapsama sahiptir. Formüle ettiğim şeyin şu olduğunu söyleyelim: Psikanalitik konumdaki birinin arzuya daha az bulaşmış olması, “karşıaktarım üzerine makale” denen yazısında bizim için, daha sağlıklı olmasa bile en azından daha özgürce akıl yürütmesini sağlamıştır.

Bu metni okursanız şu kesindir: Tower, “içsel özeleştirisi” diyeceğim şey sayesinde, burada oldukça sağlıklı biçimde karşıaktarım dediği etkinin sonucu olarak hastasının arzusunun doğru değerlendirilmesi ya da doğru eksene yerleştirilmesi denebilecek bir şeyi ihmal ettiğini fark eder. O anda hastaya tam olarak ne söylediğini bize aktarmaz; yalnızca hastanın aktarım taleplerine bir kez daha döndüğünü, fakat bu kez meseleleri onun için yerli yerine koyduğunu söyler.

Bunu yaparken hastaya ancak, kendisinin de henüz keşfettiği bir şeye duyarlı olduğu izlenimini verebilmiştir: Bu hasta, sonuçta karısıyla ve evlilik çevresinde olup bitenlerin “ev idaresiyle”, onun sandığından çok daha fazla ilgilenmektedir.

Görünüşe bakılırsa (burada yalnızca ona güvenebiliriz, çünkü kendisini böyle ifade ediyor) hasta bu düzeltmeyi ancak Lucia Tower’ın kendi terimleriyle şöyle çevirebilmiştir:

  • hastanın kendi arzusu, kendi analisti üzerinde sandığından çok daha fazla etkiye sahiptir; (analisti olan bu kadından belirli bir noktaya kadar bir şey yapabilmesi, onu eğebilmesi dışlanmış değildir) İngilizcede to stoop. She Stoops to Conquer, Sheridan’ın bir komedisinin başlığıdır; onu kendi arzusuna doğru eğebilmesi.

Lucia Tower’ın kendi sözleriyle bize söylediği en azından budur. Elbette, bunun bir an bile gerçekten meydana gelmesinin söz konusu olduğu anlamına gelmez; bunu kendisi de vurgular. Bu bakımdan, söylediği üzere, yeterince tetiktedir. Bebek değildir; zaten bir kadın ne zaman bebektir? Her hâlükârda to ward off, kullandığı terim budur; iyice tetiktedir. Fakat mesele orada değildir.

Analiz edilen kişiye bir taviz, bir açılma gibi görünen bu müdahale ve düzeltme sayesinde hastanın arzusu gerçekten yerine konur. Bütün mesele de bu yeri hiçbir zaman bulamamış olmasıdır. Onun kaygı nevrozu budur.

[Editör notu 1] She Stoops to Conquer (1773) Oliver Goldsmith’in oyunudur, Sheridan’ın değil. Richard Brinsley Sheridan aynı dönemin bir başka güldürü yazarıdır (The Rivals, The School for Scandal); karışıklık büyük olasılıkla bundandır. Fransızca transkriptte “Sheridan” yazdığı için metinde olduğu gibi bırakıldı.

O anda karşılaştığı şey (geçen sefer söylemiştik) hastada patlak veren bu taşkınlıktır…

Siz burada değildiniz; bu yüzden birazcık geri dönmem fena değil…

Üstelik metni okumamışsınız, bu canımı sıkıyor…

Okudunuz mu! Pekâlâ, ne âlâ…

…Hastadaki bu taşkınlık, Tower’ın şu sözlerle ifade ettiği şeydir: “O andan başlayarak bir baskı altındayım. Bu, İngilizcede söylendiği gibi incelendiğim, scrutinized, en küçük bir sapmaya bile izin veremeyeceğimi hissettirecek biçimde didik didik edildiğim anlamına geliyor. ‘Küçük parça parça’ sınandığım şeye yanıt verecek durumda olmadığım bir an bile ortaya çıkarsa, işte o zaman hastam bin parçaya ayrılacak.”

Tower erkeğin arzusunu aradıktan sonra yanıt olarak karşılaştığı şey, kendi arzusunun aranması değildir; (a)’nın, nesnenin, hakiki nesnenin aranmasıdır. Arzuda söz konusu olan şey Öteki (A) değil, bu artık, (a), hakiki nesnedir. Bugün size göstermek istediğim şeyin, başka şeyler yanında, anahtarı ve vurgusu buradadır.

Bu araştırmayı ayakta tutmasını Tower, “sandığından daha fazla mazoşizme sahip olmak” diye adlandırır. Bunu size yazdığı için söylüyorum; fakat iyi anlayın, yanılıyor. Mazoşist diyaloğa girmeye hiç uygun değildir. Öteki hastayla, öylesine başarıyla ıskaladığı öteki erkekle ilişkisi (birazdan göreceksiniz) bunu yeterince gösterir.

Yalnızca, her ne kadar tüketici olsa da, tatili yaklaşırken geçen sefer söylediğim gibi artık dayanamayacak hâle gelse de, son derece iyi dayanır. Neyse ki tatil gelir. Size söylediğim üzere, birdenbireliği içinde kendisi için şaşırtıcı olduğu kadar eğlenceli de olan bir biçimde (amusingly, suddenly) her şey durduğu andan itibaren bütün bunların pek uzun sürmediğini fark eder. Silkinir ve başka bir şey düşünür. Neden?

Çünkü sonuçta şunu pekâlâ bilir: Hasta aramayı her zaman sürdürebilir; fakat bulması hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Mesele tam da hiçbir şey bulunmadığını fark etmesidir. Bulunacak hiçbir şey yoktur; çünkü erkek için, bu vakadaki eril arzu için araştırmanın nesnesi olan şey, deyim yerindeyse, yalnızca onu ilgilendirir.

Bugünkü dersimin nesnesi budur. Aradığı şey -φ’dir; deyim yerindeyse kadında eksik olan şeydir. Bu bir erkek, bir eril meseledir. Kadın (bırakın söyleyeyim, hemen heyecanlanmayın) kendisinde hiçbir şeyin eksik olmadığını pekâlâ bilir.

Daha doğrusu (birazdan buna döneceğiz) eksiğin kadınsı gelişimde işleme tarzı, erkek arzusunun onu aradığı bu düzeye yerleştirilemez. Burada gerçek anlamda söz konusu olan, başta vurguladığım sadistik araştırmadır: Partnerde, eksiğin varsayılan yerinde bulunması gereken şeyi fışkırtıp ortaya çıkarmak.

Erkeğin yasını tutması gereken şey budur. Bunu söylüyorum, çünkü Tower metinde birlikte yaptıkları şeyin bu yas çalışması olduğunu çok iyi ifade eder. Erkek, bu araştırmanın; bu vakada kendisini (ne yaptığını pek bilmeden, bunu söylemek gerekir) kadınsı bir partner olarak konumlandıran partnerinde kendi eksiği -φ’yi, erkeğin temel birincil kastrasyonunu bulma araştırmasının yasını tuttuğunda; size belirttiğim gibi bu kastrasyonu biyolojik kökü düzeyinde, hayvanlar dizisinin bu basamağındaki çiftleşme aracının özellikleri düzeyinde düşünün; işte bunun yasını tuttuğunda (Lucia Tower’ın bize söylediği üzere) her şey iyi işlemeye başlar. Başka deyişle, o zamana kadar bu düzeye hiç erişmemiş bu adamla, bu vesileyle “Oidipusçu komedi” diye adlandırmama izin vereceğiniz şeye girebileceğiz.

Başka bir ifadeyle gülmeye başlayabileceğiz: “Bütün bunları yapan babaydı!” Sonuçta mesele budur. Uzun zamandır bildiğimiz gibi, Jones’u¹¹⁰ ve moralisches Entgegenkommen’ı, ahlaki müdahaleye gösterilen uyumu hatırlayın: Eğer kastre edilmişse, yasa yüzündendir. “Yasanın komedisi”ni oynayacağız; orada çok daha rahatızdır. Bu iyi bilinir ve haritası çıkarılmıştır.

Kısacası adamımızın arzusu önceden çizilmiş yollara girer. Ne tarafından çizilmiş? Tam da yasa tarafından. Bu da arzunun normu ile yasanın bir ve aynı şey olduğunu bir kez daha gösterir. Kendimi yeterince anlatabiliyor muyum?

Yeterince değil! Çünkü daha önce orada olan şeyle, bu düzeyde bir aşama olarak ve bu yas sayesinde aşılan şey arasındaki farkı henüz söylemedim. Daha önce bulunan, gerçek anlamda faute, kusur ve suçtu: Adam -φ’sinin bütün yükünü, bütün ağırlığını taşıyordu. Aziz Pavlus’tan¹¹¹ yaptığım alıntıyı vaktiyle nasıl kullandığımı hatırlayın; ölçüsüz derecede günahkârdı. Şimdi bir adım daha atıyorum: Gördüğünüz gibi kadın, erkeğin arzusunda neyin söz konusu olduğunu araştırırken hiç güçlük çekmez ve (belirli bir noktaya kadar) hiçbir risk almaz.

Bu vesileyle, uzun zaman önce, bu seminerden önce alıntıladığım ve Süleyman’a¹¹² atfedilen metnin ünlü pasajını hatırlatmadan edemem. Bütün tadını verdiği Latince biçimiyle aktarıyorum:

Tria sunt difficilia mihi (bilgelik kralı der) et quartum penitus ignoro…”

“Hakkında hiçbir şey söyleyemediğim dört şey vardır, çünkü arkalarında hiçbir iz kalmaz…”

…viam aquilae in caelo…

“Gökte kartalın izi, yerde yılanın izi, denizde geminin izi…”

…et viam viri in adolescentula.

Ve erkeğin izi (vurgu “genç kız” üzerinde bile bulunur) hiçbir iz!

Burada söz konusu olan arzudur; nesnenin kendisinin öne çıkmasıyla meydana gelen şey değil. Dolayısıyla adolescentula üzerinde pek çok şeyin, başta teşhircinin ve onun gerisinde ilksel sahnenin etkileri bir yana bırakılır. Burada başka bir şey söz konusudur.

¹¹⁰ Ernest Jones, “Kadın Cinselliğinin Erken Gelişimi”, Psikanalizin Kuramı ve Uygulaması içinde.

¹¹¹ 1959-60 Etik Semineri, 23 Aralık 1959 ve 16 Mart 1960 oturumları; Aziz Pavlus, Romalılara Mektup 7:7.

¹¹² Süleyman’ın Özdeyişleri 30:18-19: “Beni aşan üç şey, bilmediğim dört şey vardır: gökte kartalın yolu, kaya üzerinde yılanın yolu, açık denizde geminin yolu ve genç kadında erkeğin yolu.” Latince: “Tria sunt difficilia mihi et quartum penitus ignoro. Via aquilae in caelo, viam colubri super terram, viam navis in medio mari, viam viri in adolescentia.

Öyleyse kadında bulunduğundan kuşkulandığımız şu şeyi (eksiğe doğru onun da bir girişinin bulunmasını) kavramak için meseleye nereden başlamalı?

Penisneid öyküsüyle kulaklarımız yeterince dolduruldu. Farkı vurgulamanın gerekli olduğuna inandığım yer burasıdır: Kadınlar da konuştuklarına göre, onlarda da arzunun (a) nesnesi kurulur. Bundan pişmanlık duyulabilir, ama olgu budur. O da nesneyi ister; hatta sahip olmadığı ölçüde bir nesneyi ister.

Freud’un bize açıkladığı şey tam budur: Kadın için penis talebi sonuna kadar anneyle ilişkiye, yani talebe özsel olarak bağlı kalır. Kadında (a) nesnesi talebe bağımlılık içinde kurulur. O (söylemeye cesaret edersem, onun içinde bir şey) şunu pekâlâ bilir: Oidipus’ta söz konusu olan anneden daha güçlü, daha arzulanır olmak değildir; çünkü zamanın kendi lehine çalıştığını oldukça çabuk fark eder. Mesele nesneye sahip olmaktır.

Arzunun yapısında söz konusu olan temel doyumsuzluk, deyim yerindeyse kastrasyon öncesidir. Kadın kastrasyonla, -φ ile ilgilenmeye başlarsa bu, erkeğin sorunlarına girdiği ölçüdedir. Bu ikincildir; Jones’un son derece isabetle eklemlediği gibi deutero-phallic, ikincil-falliktir. Kadının o ünlü fallisizmi üzerine sonunda hiçbir zaman çözülememiş tartışmanın bütün karanlığı bunun çevresinde döner. Gerçek eklemlenişin nerede bulunduğu bilinmediğinden, diyeceğim, bu tartışmadaki bütün yazarlar eşit ölçüde haklıdır.

Bu eklemlenişi zihninizde hemen canlı, sürekli mevcut ve kolayca saptanabilir biçimde tutacağınızı iddia etmiyorum. Fakat sizi çevresinde yeterince çok yoldan dolaştırmak niyetindeyim; sonunda kuramsallaştırırken yolun nereden geçtiğini ve sıçramanın nerede yapıldığını bileceksiniz. Kadın için başlangıçta arzusunun nesnesi olacak ve onu kuracak şey, tam da sahip olmadığı şeydir; oysa erkek için başlangıçta söz konusu olan, olmadığı şeydir; onun yetersiz kaldığı yer burasıdır.

Sizi Don Juan fantazmı yolunda ilerletmemin nedeni budur. Don Juan fantazmı, tam da kadınsı bir fantazm olması bakımından, kadındaki şu dilektir: Fantazmatik işlevi yerine getiren bir imge; ona baştan sahip olan bir erkeğin var olması. Deneyim göz önüne alındığında bu, gerçekliğin açık bir yanlış tanınmasıdır. Dahası, bu erkek ona her zaman sahip olacak, onu kaybedemeyecektir. Don Juan’ın fantazmdaki konumunun içerdiği asıl şey, hiçbir kadının onu elinden alamamasıdır. Özsel olan budur ve (bunun kadınsı bir fantazm olduğunu söylememin nedeni de budur) bu bakımdan kadınla ortak yanı açıktır: Kadının elinden de alınamaz, çünkü kadın ona sahip değildir.

Kadının eril arzunun sunduğu saygıda gördüğü şey, bu nesnenin (dikkatli konuşalım) kendisine ait hâle gelmesidir. Bu, az önce ileri sürdüğümden fazlasını söylemez: Nesne kaybolmasın. Osiris’in kayıp uzvu, kadının arayışının ve koruyuculuğunun nesnesidir. Erkek ile kadın arasındaki cinsel diyalektiğin temel miti bütün bir gelenek tarafından yeterince vurgulanmıştır. Buna karşılık, Paul Bourget’nin yazılarında bu sözcüğe verilen anlamıyla kadının “psikolojik” deneyiminin bize hiç söylemediği bir şey vardır: Bir kadın, erkeğin başka bir kadınla kendisini her zaman kaybettiğini, yolunu şaşırdığını düşünür. Don Juan ona hiçbir durumda kaybolmayan bir erkeğin bulunduğu güvencesini verir.

[Çeviri notu 2] Plutarkhos’un aktardığı Mısır mitinde Seth, Osiris’in bedenini parçalayıp dağıtır; İsis parçaları tek tek toplar ama fallusu bulamaz; onu Nil’de balıklar yemiştir ve İsis yerine bir taklidini yapmak zorunda kalır. Lacan’ın cümlesinin bütün ağırlığı buradadır: kadının arayıp koruduğu nesne, mitte de tam olarak geri getirilemeyen tek parçadır.

[Çeviri notu 3] Paul Bourget (1852-1935) “psikolojik roman”ın Fransa’daki başlıca adıdır; romanları duygu çözümlemesinin inceliğiyle anılırdı. Lacan “psikolojik” sözcüğünü tırnak içine alıp Bourget’ye bağlarken tam da bu edebi anlamı kastediyor ve küçümsüyor: söz konusu olan bir bilgi değil, bir romancılık türüdür.

Elbette kadın için (a) ile ilişkinin bu güç sorununu çözmenin başka ayrıcalıklı ve tipik yolları, isterseniz başka bir fantazmı da vardır. Fakat doğrusu bu kendiliğinden ortaya çıkmaz; onu kadın icat etmemiştir, hazır bulur; ready made. Onunla ilgilenebilmek için, deyim yerindeyse, belirli türden bir midesi olması gerekir. Normal düzen içinde, Ávilalı Azize Teresa’nın bize en soylu örneğini verdiği şu “sert sevişen kadın” tipini düşünüyorum. Buna daha imgesel bir giriş, “rahibe âşık kadın” tipinde verilir; bir basamak yukarıdaysa erotoman vardır.

Aralarındaki nüans ve fark, erkeğin arzusunun az çok imgesel biçimde bütünüyle (a) ile karışmış olarak temsil ettiği şeyin üzerine hangi düzeyde çöktüğüne bağlıdır. Ávilalı Azize Teresa’ya değindim; kutlu Marguerite-Marie Alacoque’dan da söz edebilirdim. Kutsal Kalp’te (a)’nın biçimini tanımamıza imkân verme üstünlüğü ondadır.

Rahibe âşık kadın söz konusu olduğunda, onu kurmaya yalnızca kurumsallaştırılmış kastrasyonun yettiğini çıplak ve kaba biçimde söyleyemeyiz. Yine de (göreceksiniz) ilerleyeceğimiz yön budur: Küçük (a) olduğu hâliyle öne çıkarılır, kusursuzca yalıtılır ve arzusunun seçilmiş nesnesi olarak sunulur.

Erotomanda çalışmanın önceden hazırlanması gerekmez; bunu kendisi yapar. Böylece önceki soruna geri dönmüş oluruz: Erkeğin (bize anahtarı yalnızca o verebilir) kendilerini sunan ya da dayatan, az çok kullanımına hazır bulunan çeşitli (a)’larla ilişkisi hakkında ne eklemleyebiliriz? Bunların kastrasyonla ilişkisi içinde, arzu nesnesine son statüsünü veren şeyle ilişkisi nedir?

Bir an için ayna evreme dönmenizi isteyeceğim. Vaktiyle İngiltere’de bir yerde çekilmiş bir film gösterilmişti. Çocuğun gözlemlenmesinin psikanalitik genetikle uyuşturulmasına özel olarak çalışan bir okulda hazırlanmıştı. Bu belgenin değeri, gözlemin ve çekimin en küçük bir önyargı olmadan yapılmış olması sayesinde daha da büyüktü.

[Çeviri notu 4] Marguerite-Marie Alacoque (1647-1690) Paray-le-Monial’de yaşamış bir rahibedir; İsa’nın kalbine ilişkin görümleri Katolik dünyadaki Kutsal Yürek (Kutsal Kalp) tapınmasının kaynağıdır. Bu tapınmanın ikonografisinde kalp bedenden ayrı olarak resmedilir: dikenle çevrili, alev alev, tek başına. Lacan’ın “(a)’nın biçimini Kutsal Kalp’te tanımak” demesinin nedeni budur; karşımızda bedenden koparılıp nesne olarak sunulmuş bir organ vardır.

Gözlemlenebilecek bütün alan kapsandığı için, film erkek ve kız küçük bebeklerin aynayla karşılaşmasını ele alıyordu; ayrıca oraya verdiğim başlangıç ve bitiş tarihlerini bütünüyle doğruluyordu. Bu filmin, biz ayrılmadan önce Paris Psikanaliz Cemiyeti’nde sunulan son şeylerden biri olduğunu hatırlıyorum.

Ayrılık çok yakındı; belki o sırada film biraz dalgınlıkla seyredildi. Fakat sizi temin ederim ki benim aklım bütünüyle başımdaydı. Ayna karşısındaki küçük kızın şu çarpıcı görüntüsünü hâlâ hatırlıyorum. Geçen yıl öne çıkardığım, aynasal imgesi olmayan şeye gönderimi örnekleyen, maddeleştiren ve somutlaştıran bir şey varsa, bu küçük kızın hareketidir: Elinin karınla iki uyluğun birleştiği gama [γ] noktasının üzerinden hızla geçmesi; gördüğü şey karşısında bir tür baş dönmesi ânı.

Küçük oğlansa, zavallı avanak, sorunlu küçük musluğuna bakar; orada tuhaf bir şey bulunduğunu belli belirsiz sezer. Kendisinde bulunanın (babadakinin, büyük erkek kardeşlerdekilerin yanında) var olmadığını kendi zararına öğrenmesi gerekir. Karşılaştırmanın bütün ilk diyalektiğini biliyorsunuz.

Daha sonra yalnızca bunun var olmadığını değil, hiçbir şey bilmek istemediğini ya da daha doğrusu kendi bildiğini okuduğunu öğrenecektir. Kısacası, bir işe yaramaya başlayabilmesi için onu kendi narsisizminin haritasından silmeyi bireysel deneyimi içinde adım adım öğrenmelidir. Bunun böylesine basit olduğunu söylemiyorum; bunu bana atfetmek gerçekten anlamsız olurdu.

Elbette, doğal olarak, deyim yerindeyse onu ne kadar bastırırsanız yüzeye o kadar geri çıkar. Sonuçta bu oyun… Burada yalnızca bir işaret veriyorum; fakat bu işaretin “sapkınlık” diye gülünç biçimde adlandırılan şeyin temel yapısı hakkında size gösterilenlerle yeterince birleşeceğini sanıyorum… İşte bu oyun eşcinsel bağlanmanın ilkesidir. Eşcinsel bağlanma “kaybeden kazanır” oyunudur. Bu bağlanmanın her ânında kastrasyon oyundadır; eşcinsele oyunun nesnesinin gerçekten -φ olduğu güvencesini veren bu kastrasyondur. Kaybettiği ölçüde kazanır.

Şimdi geçen sefer hardal kavanozunu hatırlattığımda, şaşkınlıkla karşılaştığım bir sorunu örneklemeye geliyorum. Özellikle dikkatli dinleyicilerimden biri bana şöyle dedi:

“Şu hardal kavanozu iyi gidiyordu; en azından birçoğumuz ondan pek rahatsız olmuyorduk. Ama şimdi içerik sorununu yeniden getiriyorsunuz. Onu yarıya kadar neyle dolduruyorsunuz?”

Pekâlâ, başlayalım! -φ vazonun boşluğudur; homo faber’i tanımlayan boşluğun aynısıdır. Kadının başlangıçta dokumacı olduğu söyleniyorsa, erkek de kuşkusuz çömlekçidir. İnsan türünde “iplik iğne için neyse, kız da oğlan için odur” nakaratının temel bulduğu tek yan bile budur. “Doğal” olduğunu iddia eden bu gönderim hiç de o kadar doğal değildir!

[Çeviri notu 5] Fransızca tekerlemenin yürüdüğü yer ses benzerliğidir: fil (iplik) ile fille (kız) neredeyse aynı sözcüktür. Lacan buna ritournelle (nakarat, tekrar edilip durulan basmakalıp) demesinin ardından “doğal” sayılmasına itiraz eder: doğallık diye sunulan şey, aslında iki sözcüğün birbirine benzemesidir.

Kadın elbette vazonun görünüşüyle kendisini sunar. Partneri, söz konusu homo faber’i, çömlekçiyi aldatan da budur. Bu vazonun arzusunun nesnesini içerebileceğini hayal eder. Fakat bunun bizi nereye götürdüğüne dikkat edin. Bu, deneyimimizde yazılıdır; adım adım hecelenmiştir. Dolayısıyla size söylediğim şey her türlü tümdengelim ya da yeniden kurma görünümünden kurtulur. Doğru öncüllerden yola çıkılmadan, anlamı kavranmadan çok önce fark edilmiştir.

Bu vazonun dibinde fallusun (başka bir erkeğin fallusunu kastediyorum) fantazmatik mevcudiyeti, analitik deneyimimizin gündelik bir nesnesidir. Bu mevcudiyetin bütünüyle fantazmatik olduğunu söylemek için Süleyman’a bir kez daha dönmem gerekmediği açıktır.

Elbette bu vazoda bulunan ve arzu bakımından son derece ilginç şeyler vardır; örneğin yumurta. Fakat yumurta içeriden gelir ve vazo varsa şemayı biraz karmaşıklaştırmamız gerektiğini kanıtlar. Yumurta, temel yanlış anlamanın hazırladığı karşılaşmalardan yararlanabilir; yani spermatozoitle karşılaşması yararsız değildir. Ama gelecekte partenogenez dışlanmış değildir; bu arada döllenme çok başka biçimler de alabilir.

Asıl ilginç vazo, deyim yerindeyse, arka dükkânda bulunan rahimdir. Nesnel olarak ilginçtir; ruhsal bakımdan da olabilecek en yüksek derecede ilginçtir. Demek istediğim, annelik ortaya çıktığı anda kadının bütün ilgisini yatırmaya fazlasıyla yeter; gebelik sırasında erkeğin arzusuna ilişkin bütün bu öyküler, herkesin bildiği gibi, biraz gereksizleşir. Öyleyse mecbur olduğumuza göre geçen günkü kavanozumuza, ilk seramiklerin namuslu küçük çömleğine gelelim ve onu -φ ile özdeşleştirelim.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 139

Gösterim uğruna, erkek için arzunun (a) nesnesi olarak kurulabilecek şeyi bir anlığına yanındaki küçük bir kaba koymama izin verin. Bu bir kıssadır. Kıssa, erkek için arzunun (a) nesnesinin ancak ilksel kastrasyonun boşluğuna geri döküldüğünde anlam kazandığını vurgulamak üzere kurulmuştur. Dolayısıyla bu, eril arzunun kastrasyonla ilk düğümünü kuran biçimde, ancak ikincil narsisizmden başlayarak; yani (a)’nın narsisistik imge i(a)’dan ayrıldığı, ondan düştüğü anda meydana gelebilir.

Burada bir görüngü vardır; “kenar” denebilecek şeyi kuran görüngü. Bugün yalnızca işaret ediyorum; daha sonra döneceğim. Üstelik sanırım hatırlıyorsunuz; daha önce vurgulamadığım hiçbir şeyi burada ortaya atmıyorum. Geçen yıl topolojik çözümlememle ilgili söylediğim gibi, vazonun biçiminde onun kenarının biçiminden, kendisini vazo olarak yalıtan kesiden daha yapılandırıcı hiçbir şey yoktur.

Psikanalitik alana göre yeniden yapılmış hakiki bir mantığın imkânı uzun zaman önce belirmeye başlamıştı. Size birden fazla başlangıç vermiş olsam da bu mantık hâlâ yapılmayı bekliyor: büyük ve küçük mantık; diyalektik değil, mantık diyorum. Imre Hermann¹¹³ gibi biri, diyalektik eklemlenişten yoksun olduğu için kuşkusuz oldukça karışık biçimde buna eğilmeye başlamıştı. Yine de bir başlangıç yapılmıştı. Onun Randbevorzugung diye adlandırdığı olgu (analitik görüngü alanının kenar görüngülerini seçmesi, onlara öncelik vermesi) bu yazar tarafından zaten eklemlenmişti; ileride önünüzde buna döneceğim.

Küçük kabın, kastrasyon kabının kenarı, deyim yerindeyse, dümdüz ve namuslu, yuvarlak bir kenardır. Sizi Möbius şeridiyle tanıştırdığım karmaşıklık inceliklerinin hiçbirini taşımaz. Yine de, sanırım hatırlıyorsunuz, tahtada bir kez gösterdiğim gibi bunları maddi bir vazoyla gerçekleştirmek son derece kolaydır.

Kenarın karşılıklı iki noktasını, yüzeyleri yol boyunca ters çevirip Möbius şeridindeki gibi birleşecek biçimde birleştirmek yeterlidir. Böylece şaşırtıcı biçimde, kenarı hiç aşmadan iç yüzünden dış yüzüne büyük bir kolaylıkla geçilebilen bir vazo elde ederiz: Klein şişesi.

¹¹³ Imre Hermann, Psikanaliz ve Mantık, Denoël, Paris, 1978.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 139
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 139

Bu, öteki küçük kaplar düzeyinde meydana gelir ve kaygı orada başlar. Elbette böyle bir metafor, size açıklanması gereken şeyi yeniden üretmeye yetmez. Fakat bu kökensel küçük kabın cinsel kudretle, gücünün aralıklı biçimde fışkırmasıyla son derece yakın ilişkisi bulunduğunu görmek kolaydır. Gözünüzün önüne getirilebilecek, erotik bir hazırlık eğitimine (hatta gerçek anlamda bir erotikaya) ait bir dizi imge bunu bütünüyle erişilebilir kılar. Çin, Japon ve başka kültürlerden bu tür pek çok imge buna tanıklık eder; bizim kültürümüzde de bulunmalarının zor olmadığını sanıyorum. Kaygı verici olan bu değildir.

Buradaki aktarmanın, (a)’nın -φ kabına gelerek ve orada (−a) olarak nasıl değer kazandığını; vazonun yarı dolu olduğu anda yarı boş da olduğunu kavramamıza imkân verdiğini geçen sefer söyledim. İmgemi gerçekten tamamlamak için, özsel olanın aktarma görüngüsü olmadığını vurgulamalıyım. Özsel olan, biraz önce değindiğim görüngüdür: vazonun biçim değiştirmesi. Bu vazo neden kaygı verici hâle gelir?

Çünkü kökensel kastrasyonun kurduğu oyuğu yarıya kadar dolduran şey, başka bir yerden gelen (a)’dır; yalnızca Öteki’nin arzusunun aracılığıyla desteklenir ve kurulur. Kaygıyı ve öteki vazo düzeyinde aldığı biçimle iç ile dışı ayırmamıza izin vermeyen kenarın ikircikli yapısını burada yeniden buluruz.

Kaygı böylece, kastrasyonun (deyim yerindeyse) ilk zamanına ait bu boşluğun ötesindeki bir ilişkide kurulur ve yerini alır. Bu nedenle öznenin bu ilk kastrasyon konusunda tek bir arzusu vardır: Oraya geri dönmek.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 139

Vereceğimiz aradan [28 Mart-8 Mayıs] sonra size mazoşizmden uzun uzadıya söz edeceğim; bugün onu ele almam elbette söz konusu değil. Bu konuyu dinlemeye hazırlanmak istiyorsanız, şimdi size bir makale önereceğim. Daha önce yapmadıysam bu benim dil sürçmemdir, çünkü ondan söz etmeye başlamıştım. En özlü deneyimden beslenen, hepsinden değerli bir makaledir. Yazarı, koşulların işbirliğinden beni yoksun bırakmasına en çok üzüldüğüm kişilerden biridir: Grunberger’in “Mazoşizmin Psikodinamik Bir Kuramının Taslağı” başlıklı makalesi; Revue Française de Psychanalyse’in XVIII. cildinin Nisan-Haziran 1954 tarihli 2. sayısında yayımlanmıştır [s. 193].

Başka yerlerde bile bu makaleye hak ettiği değerin verildiğini sanmıyorum. Bu unutuluşun, Psikanaliz Enstitüsü’nün kuruluş törenlerinin gölgesinde yayımlanmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığına karar vermeyeceğim. Fakat orada (bu kesinlikle son söz değildir) analitik seansın günü gününe gözlemlenmesi içinde şu kaydı bulacaksınız. Bunu yalnızca oradan elde edilebilecek malzemenin değerini hemen göstermek için anıyorum: Kastrasyon imgesine başvurmak, “Ah, keşke onları kesip atsalar” demek, mazoşistin kaygısı için yatıştırıcı ve sağaltıcı bir çıkış hâline gelebilir.

Vurguluyorum: Bu görüngü, karmaşık yapının son sözü değildir. Fakat kaygıyla mazoşizm arasındaki bağ bakımından hedeflediğim noktanın, “öznenin anlık kargaşası” diyebileceğim şeyin içindeki bu noktadan bütünüyle farklı olduğunu bilmenize yetecek kadar formülümü başlatmıştım. Burada bulduğum yalnızca bir işarettir. Yine de öznenin geri döndüğü, hedefinin bir noktası hâline getirdiği ölçüde bu kastrasyon zamanı, bizi yakın tarihli seminerlerimden birinin sonunda sünnet hakkında vurguladığım şeye geri götürür.

Stein, Totem ve Tabu üzerine sürdürdüğünüz yorumda nereye vardığınızı ve bunun sizi henüz Musa ve Tektanrıcılık’ı ele almaya götürüp götürmediğini bilmiyorum. Oraya gelmekten kaçınamayacağınızı ve o zaman bütünüyle savuşturulmuş bir sorun karşısında şaşıracağınızı düşünüyorum. Oysa eğer Musa kurumunda kurucu kültürel kompleksi yansıtan bir şey bulmak gerekiyorsa, sünnet kurumunun bu bakımdan hangi işleve sahip olduğu son derece yapılandırıcı bir sorundur.

Her durumda sünnet derisinin çıkarılmasında, bir gün yapısını görmeniz için maddi olarak elleriniz arasında dolaştırdığım o tuhaf, kıvrılmış küçük nesneyle ilişkilendirmekten kaçınamayacağınız bir şey bulunduğunu fark etmelisiniz. Küçük bir karton parçası biçiminde gerçekleştirildiğinde bunun nasıl yapılandığını görmüştünüz: Burada cross-cap biçimiyle örnekleyip cisimleştirdiğim merkezi kesiğin sonucu.

Bu, aynasal imgesi olmayan şeyi kendi başına cisimleştiren bir biçim olarak tanımlanan bir şeyin yalıtılmasının, (a)’nın, arzu nesnesinin özerkliğinin kuruluşuyla nasıl ilişkili olabileceğini göstermek içindi. İlksel kastrasyonun bu deliğine, bu kurucu yetersizliğine düzen benzeri bir şeyin getirilebilmesini, sünnetin sözcüğün gerçek anlamıyla “cisimleştirdiğine” inanıyorum.

Sünnetli kişi ve sünnet; bütün koordinatları, ritüel hatta mitsel düzenlenişi, işlemin gerçekleştiği ilksel inisiyatik girişler dolayısıyla arzu nesnesinin normlaştırılmasıyla en açık ilişkiye sahiptir. Sünnetli kişi bir yasaya adanmaktan da önce Öteki’yle, büyük A’yla belirli bir ilişkiye adanır; bu yüzden söz konusu olan küçük (a)’dır.

Şimdi sunlight’ın ateşini taşımak istediğim noktadayız: Tarihin düzenlenişi içinde büyük A tarafından desteklenen bir şey bulabileceğimiz düzey. Bu büyük A burada az çok Yahudi-Hıristiyan geleneğinin Tanrısıdır. Sünnetin ne anlama geldiğini görmek kalıyor.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 140

Psikanaliz çevresi kadar Yahudi bir çevrede, Kilise Babalarından Reformasyon Babalarına, deyim yerindeyse XVIII. yüzyıla kadar (Reformasyonun verimli dönemlerini söylüyorum) yüz bin kez okunmuş bu metinlerin yeniden sorgulanmamış olması son derece şaşırtıcıdır.

Yaratılış’ın XVII. bölümünde, Yahve’nin Çalılık’ta verdiği antlaşmanın parçası olarak sünnet yasasının temel niteliği ve bu yasanın İbrahim zamanına gönderimi anlatılır. XVII. bölümün yaptığı şey, sünnet kurumunu İbrahim’den başlatmaktır. Tefsir eleştirisine göre bu pasaj kuşkusuz ruhban sınıfına ait bir eklemedir; Yahvist ve Elohist geleneklerden, yani Yasa kitaplarını oluşturan iki ilksel metinden belirgin, hatta çok belirgin biçimde daha geçtir.

[Çeviri notu 6] Yahvist (J), Elohist (E) ve “ruhban” (P) kaynağı, Tevrat’ın beş kitabının tek bir elden değil, farklı dönemlerde yazılmış birkaç anlatının birleştirilmesiyle oluştuğunu savunan kaynaklar kuramının adlarıdır; ilk ikisi Tanrı’yı adlandırma biçimlerine göre (Yahve / Elohim) ayrılır. Yaratılış 17 bu kurama göre en geç katman olan ruhban kaynağına verilir. Lacan’ın “belirgin biçimde daha geç” demesinin dayanağı budur.

[Editör notu 2] Sünnet antlaşması Yaratılış 17’de İbrahim’e verilir; Çalılık sahnesi ise Çıkış 3’tedir ve Musa’yla ilgilidir, sünnetle değil. Fransızca transkriptte “Çalılık’ta verilen antlaşma” yazdığı için metinde olduğu gibi bırakıldı; pasajın kendisi zaten Yaratılış 17’den ve İbrahim’den söz eder.

Bununla birlikte XXXIV. bölümde, bildiğiniz gibi Yakup’un kızı, Şimon ile Levi’nin kız kardeşi Dina’nın kaçırılmasıyla ilgili, mizahı da eksik olmayan ünlü bölüm vardır. Onu elde etmek için (çünkü onu kaçıran Şekemli erkeğin, Dina’yı kardeşlerinden elde etmesi söz konusudur) Şimon ile Levi onun ya da onların sünnet olmasını ister:

“Kız kardeşimizi sünnetsiz birine veremeyiz; bu bizim için utanç olur.”

Burada açıkça iki metin üst üste binmiştir. Sünnet edilenin tek bir erkek mi, yoksa aynı hamlede bütün Şekemliler mi olduğu bilinmez (elbette böyle bir ittifak önerisi yalnızca iki aile adına değil, iki soy adına yapılabilirdi) bütün Şekemlilerin sünnet olup olmadığı, işte bu bilinmez. Sonuçta üç gün boyunca hareket edemezler; ötekiler de bundan yararlanıp gelip onları boğazlar.

Bu, Mösyö Voltaire’in kafasına sığmayan ve gösteren denen şeyin olduğu hâliyle açığa çıkarılması bakımından hayranlık verici olan bu kitap hakkında bunca kötü söz söylemesine yol açan sevimli bölümlerden biridir. Yine de bütün bunlar sünnet yasasının yalnızca Musa’dan başlamadığını düşünmemiz içindir. Burada sadece bu konuda ortaya çıkan sorunları öne çıkarıyorum.

Musa söz konusu olduğuna ve bizim alanımızda Musa’nın Mısırlı olduğu kabul edildiğine göre, Yahudi sünnetiyle Mısırlıların sünneti arasındaki ilişkiyi sormamız bütünüyle yararsız olmaz. Bugün söyleyeceklerimi beş-yedi dakika daha uzattığım için beni bağışlamanızı sağlayacak olan budur; tahtaya yazdıklarımın sizin için kaybolmasını istemiyorum.

Antikçağın bir dizi yazarından ve özellikle kimi yerlerde kuşkusuz saçmalayan, fakat çoğu zaman çok değerli olan yaşlı Herodotos’tan şu konuda güvence buluruz: Onun döneminde (Yahudiler bakımından oldukça geç bir dönemdir) Mısırlılar genel olarak sünnet uyguluyordu.

Herodotos bu uygulamayı öylesine yaygın gösterir ki Suriye ve Filistin’deki bütün Samilerin bu âdeti Mısırlılara borçlu olduğunu ileri sürer. Bunun üzerinde çok durulmuştur; ama sonuçta ona inanmak zorunda değiliz. Tuhaf biçimde bu iddiayı, Mısır kolonisi olduklarını ileri sürdüğü Kolhisliler hakkında dile getirir. Fakat bunu bırakalım.

Yunan olduğu ve kendi çağında başka türlü görmesi pek mümkün olmadığı için, bunu bir temizlik önlemi sayar. Mısırlıların her zaman “güzel bir görünüş” sahibi olmaktansa temiz olmayı (καθαροί, katharoi) yeğlediklerini vurgular. Herodotos, Yunan olduğu için, sünnet olmanın kendisine her zaman biraz biçimsizleşmek gibi göründüğünü bizden saklamaz.

Neyse ki Mısır sünneti hakkında daha doğrudan tanıklıklarımız ve dayanaklarımız vardır. “İkonografik” diyeceğim iki tanıklığımız bulunur; bunun pek fazla olmadığını söyleyeceksiniz. Biri Eski Krallık dönemindendir; Sakkara’da hekim Ankhmahor’un mezarındadır [MÖ 2345-2181]. Hekim olduğu söylenir, çünkü mezarın duvarları ameliyat sahneleriyle kaplıdır. Bu duvarlardan biri iki sünnet sahnesi gösterir. Öbürü bunun sağındadır; size soldakini çizdim.

Çizimimi nasıl okunur kılabildiğimi, hatta bunu başarıp başaramadığımı bilmiyorum. Çizimin tek amacı, görünen çizgilerle sınırlı kalmak ve gerektiğinde onları biraz vurgulamaktır. İşte sünnet edilen çocuk, işte organ. Arkasındaki bir çocuk zorunlu olduğu için ellerini tutuyor. Burada, niteliği üzerinde bugün durmayacağım bir rahip var; sol eliyle organı, öteki eliyle şu uzunca nesneyi, bir taş bıçağı tutuyor.

Bu “taş bıçağı”, şimdiye kadar bütünüyle bilmecemsi kalmış başka bir metinde, Kitabı Mukaddes’te yeniden karşımıza çıkar. Yanan Çalılık bölümünden sonra Musa’ya, Mısır’da artık kimsenin hatırlamadığı (daha doğrusu, öldürdüğü Mısırlıyı hatırlayanların tümünün ortadan kalktığı) ve geri dönebileceği bildirilir. Geri döner; Kitabı Mukaddes yolda, “durduğu yerde” (eskiden “bir handa” diye çevrilirdi, ama bırakalım) Yahve’nin onu öldürmek üzere saldırdığını söyler. Söylenen yalnızca budur. Karısı Sippora o zaman küçük bir çocuk olan oğlunu sünnet eder; sünnet derisiyle sünnetsiz olan Musa’ya dokunur ve bu işlem, bu temas yoluyla onu Yahve’nin saldırısından esrarengiz biçimde korur. Yahve de onu bırakır ve saldırısını keser. Sippora’nın oğlunu bir “taş bıçağı”yla sünnet ettiği söylenir.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 141
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 141

Kırk küsur yıl sonra (Mısırlılara dayatılan sınamalar ve on bela bölümü de vardır) Kenan ülkesine girileceği sırada Yeşu şu buyruğu alır:

“Bir taş bıçağı al ve burada bulunan, Kenan ülkesine girmiş olan herkesi sünnet et.”

Bunlar yalnızca çöl yıllarında doğanlardır; çöldeki yıllar boyunca sünnet edilmemişlerdir. Yahve şunu ekler:

“Şimdi Mısırlıların aşağılamasını üzerinizden yuvarlayıp kaldırdım”; bu, “kaldırdım, askıya aldım” diye çevrilir.

Bu metinleri, hepsini kullanmak niyetinde olduğum için değil, en azından onlara başvurma arzusu ve ihtiyacı uyandırmak için hatırlatıyorum. Şimdilik “taş bıçağı”nda duruyorum. Taş bıçağı her durumda bu törenin çok eski bir kökene sahip olduğunu gösterir.

Elliot Smith’in (belleğim beni yanıltmıyorsa Luksor yakınında, muhtemelen Naga ed-Deir’de; sünnet sorusu bakımından ilgimizi çekmek için başka pek çok nedeni de bulunan yerde) tarihöncesi döneme ait cesetler keşfetmesi bunu doğrular. Bunlar Mısır tarihi içinde tarihlendirilmelerini sağlayacak biçimlerde mumyalanmış cesetler değildir; sünnet izi taşırlar. Taş bıçağı tek başına bu tören için en azından Neolitik denen çağa uzanan bir tarih, çağ ve köken gösterir.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 142

Üstelik hiçbir kuşku kalmaması için şu üç Mısır harfi (sırasıyla S, B ve T) SeBeT, söz konusu olanın sünnet olduğunu açıkça gösterir.

Burada işaretlenen im bir hapaxtır; yalnızca bu yerde bulunur. Fallusun belirtecinin silinmiş, kaba bir biçimi gibi görünür. Onu çok daha açık biçimde yazılmış olduğu başka kitabelerde de buluruz.

Sünneti belirtmenin başka bir yolu şu satırda bulunur ve FaHeT diye okunur:

F boynuzlu engerektir; soluklu H, burada plasentayı gösteren imdir; buradaki T ise az önce gördüğünüzle aynıdır. Burada kumaşın belirteci olan bir belirteç vardır. Bugün bunu not etmenizi istiyorum, çünkü ona geri döneceğim. Bu belirteç telaffuz edilmez.

Burada başka bir F “o”yu gösterir; burada da sünnet derisi anlamına gelen TaM vardır. FaHeT iM TaM, “sünnet derisinden ayrılmış olmak” demektir.

Bu da bütün önemini taşır; çünkü “sünnet” yalnızca, deyim yerindeyse, bütüncül bir işlem, bir işaret olarak alınmamalıdır. “Bir şeyden ayrılmış olmak”, bir Mısır kitabesinde daha o andan gerçek anlamda eklemlenmiştir. Size söylediğim gibi, bugün bunları boş yere yazmış olmayayım diye bu kadar ileri gidiyorum.

Bu kitabelerde en küçük sözcüğün ağırlığına verilen değer düşünülürse, sünnet derisinin işlevi ve onun işleme uğrayan kişi kadar işlemin nesnesi olarak korunması üzerinde durmanızı istiyorum. Çünkü bunu Yeremya metninde yeniden bulacağız: biraz önce sözünü ettiğim metin kadar bilmecemsi, bugüne dek aynı ölçüde yorumlanmamış bir metinde; özellikle Sippora’nın oğlunu sünnet etmesine ilişkin metinde. Dolayısıyla buna geri dönme fırsatım olacak.

Sanırım sünnetin işlevini yeterince başlatmış bulunuyorum…

Yalnızca şenlik, inisiyasyon ve özel bir adanmaya giriş koordinatlarında değil; bizim için özsel öneme sahip olan, kastrasyona göndermede bulunan yapısının kendisinde ve arzu nesnesinin yapılanmasıyla ilişkilerinde ele alıyorum…

Sanırım meseleleri bu yönde yeterince başlattım; böylece size verdiğim bir sonraki buluşma gününde onları etkili biçimde daha ileri götürebileceğim.

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.

Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.