Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 17. Ders · 15 Mayıs 1963

17. Ders: Ağız ve Göz

Freudcu kuramda nesnenin işlevinden (oral nesne, anal nesne, fallik nesne; “genital nesne”nin bu diziyle türdeş olduğundan kuşku duyduğumu biliyorsunuz) yola çıkarsak, gerek geçmiş öğretimimde gerekse özellikle bu yılki öğretimimde daha önce başlattığım her şey, işlevi bakımından öznenin Öteki’yle diyalektiğinin artığı olarak (a)’nın yerinde tanımlanan bu nesneler listesinin tamamlanması gerektiğini gösterir.

Bu diyalektiğin artığı olarak işleyen (a) nesnesini arzu alanında başka düzeylerde tanımlamamız gerektiği kuşkusuzdur. Bunlar hakkında, kaba biçimde söylemek gerekirse, imgeye bağlı arzunun işlevi olan kesinin göz alanında meydana geldiğini sezmeniz için yeterince şey belirttim.

Daha ileride, zaten bildiğimiz ve geleneksel felsefenin saptayıp Kant’ın bilinç biçiminde eklemlediği temel kesinlik niteliğini yeniden bulacağımız başka bir şey vardır. (a) açısından bu yaklaşım, şimdiye dek “kategorik” denen belirli bir buyruk biçiminde gizemli görünen şeyi yerli yerine koymamıza olanak verecektir.

İzlediğimiz yol, bütün bu diyalektiği bizzat kendi yaklaşımımız, yani arzu yoluyla yeniden canlandırır. Bu yıl izlediğimiz yol olarak kaygıyı seçtim; çünkü nesnenin arzuyla ilişkisindeki işlevine yeni bir aydınlık getirmemizi sağlayan tek yol budur.

Geçen dersim size şunu mevcut kılmak istedi: Bir tür kurtuluş biçimi olarak kendini sunan bütün bir insan deneyimi alanı (Budist deneyim) nasıl olup da ilkesine “arzu yanılsamadır”ı koyabilmiştir? Bu ne demektir? “Her şey hiçtir” önermesinin aceleciliğine gülümsemek kolaydır. Size söyledim, Budizm’de söz konusu olan bu değildir.

Fakat bizim deneyimimiz bakımından da “arzu yalnızca yanılsamadır” önermesinin bir anlamı olabiliyorsa, bu anlamın nereden girebileceğini; açıkça söylemek gerekirse aldatmacanın nerede olduğunu bilmemiz gerekir.

Size arzuyu kesinin işleviyle bağlantılandırarak saptamayı, onu artık işleviyle belirli bir ilişkiye yerleştirmeyi öğretiyorum. Arzuyu taşıyan ve canlandıran bu artıktır; bunu kısmi nesnenin analitik işlevinde saptamayı öğreniyoruz.

Yine de doyumun bağlı olduğu eksik başka bir şeydir. Eksik yerinin, fantazm tarafından yapılandırılmış arzuya; öznenin kısmi nesneyle ilişkisindeki yalpalamasına göre uzaklığı; söz konusu eksiğin deyim yerindeyse eylem hâlindeki arzu işleviyle bu çakışmayışı; kaygıyı yaratan budur. Yalnız kaygı bu eksiğin hakikatini hedefler.

Bu yüzden arzunun yapılandırılmasının her düzeyinde, her aşamasında arzu işlevinde söz konusu olanı anlamak istiyorsak, “kaygı noktası” diyeceğim şeyi saptamalıyız.

Bu bizi geriye döndürecektir; üstelik bütün deneyimimizin buyurduğu bir hareketle. Çünkü her şey, Freud’un deneyimiyle bir çıkmaza (yalnız görünüşte olduğunu savunduğum fakat şimdiye dek hiç aşılmamış olan kastrasyon kompleksi çıkmazına) çarpmışız gibi olur. Sanki açıklanması gereken şey bu çarpışmadır. Belki bu, Freud’un kastrasyon kompleksine çarpmasının ne anlama geldiği üzerine bugün belirli bir olumlamayla sonuca varmamı sağlayacaktır.

Şimdilik bunun analitik kuramdaki sonucunu hatırlayalım: Kuramı, dürtünün en köklü işleyişini son kertede oral düzeyde aramaya geri götüren bir geri akış, bir dönüş.

Arzunun bütün oluşumunda tam anlamıyla cinsel olanın düğüm işlevini başlangıçta kavramış bir analizin, tarihsel evrimi boyunca arzunun yapılandırılmasında meydana gelebilecek bütün kazaların, anomalilerin ve açıklıkların kökenini giderek daha fazla oral dürtüde aramaya yönelmiş olması tuhaftır. Onun kronolojik olarak kökensel olduğunu söylemek yetmez; yapısal olarak kökensel olduğunu da temellendirmek gerekir. Karşılaştığımız bütün tökezlemelerin kökenini, etiyolojisini sonunda oral dürtüye geri götürmemiz istenir.

Bu indirgeme sorununu yeniden açması gerektiğini düşündüğüm noktayı daha önce ele aldım: Oral dürtünün bugün, fallik nesne düzeyinde olup bitene yaklaşmanın eğretilemeli bir tarzı olarak nasıl işlediğini gösterdim.

Freud’un son kertede kastrasyon kompleksinin nasıl işlediğini hiçbir zaman çözememiş olmasının yarattığı çıkmazı atlatmaya izin veren bir eğretileme; çıkmazı bir bakıma örten ve onunla karşılaşmadan söz etmeyi sağlayan bir eğretileme.

Fakat eğretileme doğruysa, onun yalnızca eğretilemesi olduğu şeyin başlangıcını kendi düzeyinde görmemiz gerekir. Bu yüzden oral dürtü düzeyinde, daha önce bir kez şunların göreli işlevini yeniden ele almaya çalıştım:

  • Kesinin, nesnenin, doyum yerinin ve kaygı yerinin işlevleri.

Şimdi önümüze konan adımı, geçen sefer sizi getirdiğim adımı atmak için: -φ olarak işleyen (a) ile, yani kastrasyon kompleksiyle, hangi yüzünden ele alacağımıza göre görsel ya da uzamsal diyeceğimiz düzey arasındaki birleşme noktasına gidiyoruz. Tam anlamıyla, arzu aldatmacasının ne demek olduğunu en iyi görebildiğimiz düzeydir bu.

Bugünkü hedefimiz olan bu geçişi işletebilmek için bir an geriye dönmeli, oral dürtünün analizine geri gelmeliyiz. Bu düzeyde kesinin işlevinin nerede olduğunu kesinleştirmek üzere sormalıyız.

Bebek ile meme: Analizin dramaturjisinin bütün bulutları bizim için bunların çevresinde yoğunlaşmıştır:

  • İlk saldırgan dürtülerin, bunların geri yansımasının hatta misillemesinin kökeni;
  • Öznenin libidinal gelişimindeki en temel aksamaların kaynağı.

Öyleyse bu tematiği yeniden ele alalım. Unutmamak gerekir ki memeliler düzeninde öznenin biyolojik varlığını sürdürmesi için temel olan kökensel bir edime, emmeye dayanır. Emmede ne vardır, ne işler? Görünüşe göre dudaklar. Erojenliğin yapısında temel olarak beliren şeyin işleyişini dudaklarda yeniden buluruz: Bir kenarın işlevini.

Dudağın, deyim yerindeyse kenarın ve kesinin imgesi olarak görünmesi; geçen yıl (a)’nın tanımladığı topolojide bunu size biçimlendirmeye çalıştıktan sonra, sağlam bir zeminde bulunduğumuzu yeterince göstermelidir.

Bir kesinin cisimlenmesi denebilecek olan dudak, bambaşka bir düzeyde (gösteren eklemlenmesi düzeyinde, en temel fonemler düzeyinde) kesiye en çok bağlı olacak şeyi özellikle çağrıştırır. Fonemin ünsüz öğeleri bir kesinin askıya alınmasıdır; en temel stoklarında başlıca dudak düzeyinde biçimlenirler.

Vaktimiz olursa, birkaç kez belirttiğim temel sözcükler ve görünürdeki özgüllükleri sorununa (“mama” ve “papa”ya) belki geri döneceğim. Bunlar her hâlükârda dudaksıl eklemlemelerdir; görünürdeki özel, genel, hatta evrensel dağılımları kuşku uyandırabilecek olsa bile.

Öte yandan dudak, kesinin işlevinin ritüel biçimde simgesel olarak yeniden ele alınabildiği yerdir. İnisiyasyon ayinlerinde delinebilir, genişletilebilir, bin türlü biçimde yoğrulabilir. Bu da canlı bir alanda bulunduğumuzu, bu alanın insan pratiklerinde uzun zamandır tanındığını gösterir.

Hepsi bu mu? Dudağın arkasında Homeros’un “dişlerin çiti” dediği şey ve ısırma vardır. Oral dürtünün diyalektiğini işlerken saldırgan tematiği bunun çevresinde oynatırız: Memenin ucunun, meme başının fantazmatik yalıtılması; süt dişlerinin varlığının içerdiği olası ısırık. Meme ucunun yalıtılmış olarak fantazm edilmesi olanağını bunların çevresinde döndürdük: Yalnızca kısmi değil, kesilip ayrılmış bir nesne olarak şimdiden ortaya çıkan bir şey.

Parçalanma işlevini başlatıcı olarak kavramamızı sağlayan ilk fantazmlara bu yoldan gireriz. Doğrusu şimdiye dek bununla yetindik.

Bu konumu sürdürebileceğimiz anlamına mı gelir? Bildiğiniz gibi, sanırım 6 Mart’ta yaptığım bir seminerde, “sütten kesilme” ve ayrılma denen bütün diyalektiğin nasıl yeniden ele alınması gerektiğini vurguladım. Deneyimimizin onu genişletmemizi sağlayan ve doğal yankıları olarak beliren şeylere göre: Sütten kesilme ve ilksel ayrılma, yani doğum ayrılığı. Doğuma yakından bakarsak ve biraz daha fizyoloji katarsak, bizi aydınlatmaya elverişli olduğunu görürüz.

Size, kesi onu yerleştirdiğimiz yerden başka yerdedir, dedim. Anne bedenine saldırı tarafından koşullanmaz. Deneyimimizde oral sütten kesilme ile doğum ayrılması arasında haklı olarak bir benzerlik tanıdığımızı kabul ediyorsak, kesinin bize öğrettiği şudur: Kesi doğum düzeyinde görünen ilksel bireysel birliğin içindedir. Dünyaya fırlatılacak birey ile onun “zarları” arasında gerçekleşir. Bu zarlar:

  • Kendisinin parçalarıdır;
  • Yumurtanın öğeleri olarak, ovüler gelişimde üretilenle türdeştir;
  • Hem ektoderminin hem endoderminin doğrudan uzantılarıdır;
  • Kendisinin parçalarıdır.

Ayrılma, yumurtanın birliği olan birliğin içinde gerçekleşir.

Burada koymak istediğim vurgu, “memeli” denen örgütlenmenin organizmik yapısının özgüllüğüne ilişkindir. Memelilerin neredeyse tamamında yumurtanın gelişimini özgülleştiren şey plasentanın, hatta son derece özel bir plasentanın varlığıdır: Koryo-allantoik plasenta. Yumurta, rahim içindeki konumunda, gelişiminin bütün bir yüzü boyunca anne organizmasıyla yarı-parazitik bir ilişki içinde bu plasenta aracılığıyla bulunur.

Bu memeli örgütlenmesinin bütününe ilişkin incelemede, organizmik yapının ortaya çıkışının belirli bir düzeyinde bizim için düşündürücü ve yol gösterici bir şey vardır. Memelilerin bütünü içinde en ilkel denen iki takım düzeyinde: Tekdelikliler¹³¹ ve keseliler.

¹³¹ Tekdelikliler (Monotremata), aynı anda yumurtlayan ve memeli olmalarıyla ayırt edilen bir hayvan takımıdır. Dişiler yumurta bırakır ve ornitorenklerde olduğu gibi kuluçkaya yatar ya da ekidnelerde olduğu gibi özel bir kesede korur.

[Çeviri notu 1] “Dişlerin çiti” Homeros’un kalıp deyişidir (ἕρκος ὀδόντων): İlyada ve Odysseia’da, ağzından uygunsuz bir söz kaçıran kişiye dişlerinin çitinden nasıl bir sözün geçtiği sorulur. Kalıp, dişleri sözü içeride tutan bir engel olarak kurar. Lacan onu dudağın arkasındaki ikinci sınırı adlandırmak için çağırır: önce kenar olarak dudak, sonra ısırma olarak diş.

Keselilerde koryo-allantoik değil, koryo-vitellin başka bir plasenta türünün varlığını biliyoruz. Bu nüans üzerinde durmayacağız. Fakat çocukluğunuzdan beri en azından Petit Larousse’ta yeni bir Nuh’un gemisinin kapısına yığılmış sürüler hâlinde kaynaşan (yani her tür için iki, bazen yalnız bir tane gösterilen) hayvanlar biçiminde tekdeliklilerin imgesine sahipsiniz: Ornitorenk ve ekidne denen tip.

Bunlar memelidir… Yumurta rahme yuvalansa da anne organizmasıyla hiçbir plasental ilişki kurmayan memeliler. Yine de meme daha şimdiden vardır. Yavrunun anneyle ilişkisini tanımlayan özsel ilişkisi içinde meme, tekdelikli ve ornitorenk düzeyinde zaten bulunur; bu düzey onun kökensel işlevini daha iyi görmemizi sağlar.

Burada söylemek istediğimi hemen aydınlatmak için, memenin aracı bir şey olarak göründüğünü ve kesiyi meme ile anne organizması arasında düşünmemiz gerektiğini söyleyeceğim.

Plasentanın bize, canlı organizmanın belirli bir düzeyinde besleyici ilişkinin yumurtanın işlevinin ötesine uzandığını göstermesinden bile önce (yumurta gelişimini sağlayacak bütün donanımı taşır ve yavruyu ana-babasıyla ancak ortak bir besin arama deneyiminde buluşturur) parazitik diye adlandırdığım bu ilişki işlevine, bu amboseptör organın devreye girdiği ikircikli işleve sahibiz.

Başka bir deyişle çocuğun memeyle ilişkisi, bir yanda çocuk ile memenin bulunduğu ve memenin bir bakıma anneye yapıştırıldığı, ona yerleştirildiği ilişkiyle türdeştir. Bunu söylememizi sağlayan, bu ilişkinin plasentanın ortaya çıkışından daha ilkel olmasıdır. Memenin (a) düzeyinde yapısal olarak işleyebilmesini sağlayan budur. (a), çocuğun kendi varoluş küresinin içinde bir bakıma ayrıldığı şey olduğu için gerçekten (a)’dır.

Bundan çıkan sonucu göreceksiniz: Oral dürtünün bağı bu amboseptör nesneyle kurulur. Oral dürtünün nesnesi nedir? Genellikle kısmi nesne, annenin memesi dediğimiz şey. Peki az önce “kaygı noktası” dediğim şey bu düzeyde nerededir? Tam da bu kürenin ötesindedir; çünkü kaygı noktası anne düzeyindedir. Çocuktaki annenin eksikliği kaygısı, memenin kuruması kaygısıdır.

Kaygı noktası, arzu nesnesiyle ilişkinin yeriyle karışmaz. Mesele, burada belki sizin için beklenmedik biçimde tekdelikliler takımının temsilcileri olarak ortaya çıkardığım bu hayvanlar tarafından özellikle imgelenir. Sanki bu biyolojik örgütlenme imgesi, beslenme düzeyinde oral dürtü ile ayrıcalıklı nesne olan meme arasındaki gerçek ilişkiyi bize göstermek için öngörülü bir yaratıcı tarafından yapılmıştır.

Çünkü bilin ya da bilmeyin, yavru ornitorenk doğumdan sonra bir süre kloakanın dışında, annenin karnında incubatorium denen yerde kalır. O sırada hâlâ sert bir tür yumurtanın zarları içindedir. Bu zarları, “çıkış dişi” denen bir dişin yardımıyla kırıp çıkar; kesin olmak gerekirse üst dudağı düzeyindeki ve “karünkül” denen bir şey de buna eşlik eder.

Bu organlar ona özgü değildir. Memelilerin ortaya çıkışından önce de vardırlar. Fetüsün yumurtadan çıkmasını sağlayan bu organlar yılanlar düzeyinde uzmanlaşmıştır. Yanlış hatırlamıyorsam yılanlarda yalnız “çıkış dişi” bulunur; yılan olmayan başka sürüngen çeşitlerinde (özellikle kaplumbağalar ve timsahlarda) yalnız karünkül vardır.

Önemli olan şudur: Ornitorenk annesinin memesi, örgütlenmesini ve işlevini tetiklemek için yavrunun burnunda bulunan bu silahlı ucun uyarımına ihtiyaç duyuyor gibidir. Yaklaşık sekiz gün boyunca yavru ornitorenk, annenin organizmasına özsel olarak bağlı bir şeyden çok kendi mevcudiyetine ve etkinliğine bağlı görünen bu işlevi tetiklemek için çabalamalıdır.

Ayrıca bize, meme çıkıntısıyla ilişkinin bir bakıma tersine çevrilmiş imgesini tuhaf biçimde sunar. Çünkü ornitorenk memeleri, yavrunun gagasının içine yerleştiği oyuk memelerdir. Süt üreten bez öğeleri ve lobüller aşağı yukarı burada bulunur. Daha sonra dönüşeceği gaga biçiminde henüz sertleşmemiş olan bu silahlı burun gelip buraya yerleşir.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 156
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 156
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 156
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 156

Dolayısıyla memeli örgütlenmesinde iki kökensel noktanın varlığını ve ayrımını görürüz. Bir yanda bu hâliyle memeyle ilişki: Varlığını sürdürmenin ve arzu ilişkisinin dayanağını yapılandırmayı sürdürecek; memeyi, daha sonra fantazmatik nesneye dönüşecek nesne olarak koruyacaktır.

Öte yanda kaygı noktasının başka yerde, Öteki’nde, anne düzeyinde bulunan; bir bakıma çakışmayan ve yerinden edilmiş konumu vardır. Özne bu noktada söz konusu şeyle, kendi eksiğiyle, bağlı bulunduğu şeyle (anne organizmasının varoluşuyla) ilişki kurar.

Fizyolojinin şu iki şeyi göstermesi, bunu daha eklemli biçimde yapılandırmamıza izin verir:

  • (a), çocuğun organizmasından ayrılmış bir nesnedir.
  • Anneyle ilişki bu düzeyde kuşkusuz özseldir; fakat (a)’nın ayrıldığı, yalıtıldığı ve hatta bu organizmadan yalıtılmış olduğu hâliyle tanınmadığı organizmik bütünlüğe göre, anneyle bu ilişki (eksik ilişkisi) kısmi nesnenin arzu ilişkisinde işlediği yerden ötede bulunur.

Elbette ilişki daha da karmaşıktır. Emme işlevinde dudakların yanında, uzun zamandır gizemli olarak saptanmış şu organın (Ezop’un fablını hatırlayın¹³²) dilin varlığı, analizimizin alt katmanlarında fallik işlevle ve hemen geri döneceğimiz tekil bakışımsızlığıyla türdeşliği besleyen şeyi bu düzeyde devreye sokmamıza olanak verir.

Dil aynı anda iki rol oynar:

  • Emmede, aspirasyon diyebileceğimiz şeyle, bir boşluğu sürdürerek işler. İşlevi etkili kılan, özünde bu boşluğun çağırma gücüdür.
  • Ayrıca bize en mahrem olanın, emmenin bu sırrının dışarı çıkışının imgesini verebilir. Fallik işlev çevresinde eklemleyebileceğimiz her şeyin temelinde fantazm durumunda kalacağını size belirttiğim şeyi ilk biçimiyle verir: Eldivenin ters yüz edilmesi, içerinin sırrında en derinde olan şeyin dışa çevrilmesi olanağı.

Kaygı noktasının, işlevin oynadığı yerin; fantazmın kısmi nesneyle özsel ilişkisinde güvence altına alındığı yerin ötesinde bulunması, fantazmın şu uzantısında görünür. Belirli bir oral ilişki tarzına verdiğimiz inancın altında az çok her zaman kalan bir imgedir bu: “Vampirizm” denen işlevin imgesi.

Çocuk anneyle ilişkisinin belirli bir tarzında küçük bir vampir ise; bir organizma olarak bir süre parazitik konumda asılı duruyorsa bile, yine de o vampir değildir. Hiçbir anda dişleriyle annenin içine gidip besinin canlı ve sıcak kaynağını doğrudan kaynağında aramaz.

Yine de vampir imgesi, ne kadar mitsel olursa olsun, onu kuşatan kaygı halesiyle bu ötedeki ilişkinin hakikatini açığa vurur. Beslenme ilişkisinde beliren ve ona en derin vurgusunu veren ilişki: Kaygının sakladığı olası korkuların (memenin kurumasının) ötesine, gerçekleşmiş bir eksik olanağı boyutunu ekler.

Annenin işlevini bu hâliyle sorgulayan şey, vampirizm imgesinde belirdiği ölçüde, kaygı verici bir ilişki olarak ayrışır. Öyleyse özellikle vurguluyorum: Organizmik işleyişin gerçekliğiyle onun ötesinde ilk çizgileriyle beliren şey arasındaki ayrım, kaygı noktasını arzu noktasından ayırmamızı sağlar. Oral dürtü düzeyinde kaygı noktasının Öteki düzeyinde olduğunu ve onu orada deneyimlediğimizi gösterir.

Freud “Anatomi kaderdir” der. Biliyorsunuz, bu formülün eksik olabilecek yanı karşısında zaman zaman sesimi yükselttim. Fakat “anatomi” terimine katı ve deyim yerindeyse etimolojik anlamını verirsek doğru olur: Kesinin işlevini öne çıkaran ana-tomi.¹³³ Anatomi hakkında bildiğimiz her şey diseksiyona bağlıdır. Özbedenin bu parçalanması ve kesilmesi kavranabildiği; seçilmiş işleyiş anlarının yeri burada bulunduğu ölçüde kader (insanın arzu denen işlevle ilişkisi) bütün canlılığını kazanır.

Temel “iç-ayrılma” (ayrılma değil, içeride bölünme) daha başlangıçtan, oral dürtü düzeyinden itibaren arzunun yapılandırılmasına yazılmıştır. Bu nedenle fallik işlevde, çiftleşmeye bağlı işlevde de bir kesinin, bir ayrılmanın (uygunsuz biçimde “kastrasyon” dediğimiz şeyin) imgesinin işlediği paradoksuna daha erişilebilir bir imge bulmak için bu düzeye gitmiş olmamız şaşırtıcı değildir; çünkü işleyen, hadım edilme imgesidir.

Fallik evrede nasıl temellendireceğimizi pek bilmediğimiz şeyi gerekçelendirmek için daha eski fantazmlara başvurmamız kuşkusuz rastlantı ya da yanlış değildir. Yine de bu düzeyde, sonraki bütün diyalektikte yönümüzü bulmamızı sağlayacak bir şeyin meydana geldiğini belirtmek gerekir.

[Çeviri notu 2] Sépartition Lacan’ın uydurduğu bir sözcüktür: séparation (ayrılma) ile partition (bölme, iç bölünme) iç içe geçirilmiştir. Lacan kendisi hemen ardından açıklar: ayrılma değil, içeride bölünme. Ayrım belirleyicidir; çünkü bütün pasajın savı, kesinin çocuk ile anne arasında değil, çocuğun kendi varoluş küresinin içinde geçtiğidir. Türkçede karşılık bulunmadığı için “iç-ayrılma” diye bir birleşik kuruldu.

¹³² Ezop, Fabllar, Paris, Belles Lettres, 2002; 60, 64, 77, 280 ve 350. fabllar.

¹³³ Anatomia: Parçalara ayırma anlamındaki Yunanca terim; parçalara kesmek fiilinden türemiştir.

Az önce açıkladığım biçimiyle, size ayırt etmeyi öğrettiğim topolojik düzeyde arzu, arzunun işlevi ve kaygı nasıl dağıtılmıştır? Kaygı noktası Öteki düzeyinde, annenin bedeni düzeyindedir.

Arzunun, yani fantazmın işleyişi; özneyi (a)’ya sıkıca bağlayan, öznenin (a)’ya özsel olarak asılı ve onunla özdeşleşmiş bulunduğu yalpalama; her zaman silinen, gizlenen ve öznenin herhangi bir nesneyle her ilişkisinin altında saptamamız gereken artık; burada görüyorsunuz:

Burada keyfî olarak S’yi öznenin düzeyi diye adlandırırsak, benim şemamda (Öteki’nin aynasına yansıtılan vazo şemasında) bu aynanın berisinde bulunan şey; oral dürtü düzeyindeki ilişkiler burada yer alır.

Size kesi öznenin alanının içindedir, dedim. Arzu (burada Freudcu oto-erotizm kavramını yeniden buluruz) parçalanmış olsa bile ilk kapanışının izini taşıyan bir dünyanın içinde; yumurtanın zarından imgesel ve gizil olarak geriye kalan şeyin içinde işler.

Kastrasyon kompleksinin meydana geldiği düzeyde ne olacaktır? Bu düzeyde arzu noktası ile kaygı yerinin gerçek bir tersine çevrilmesine tanık oluruz:

Freudcu keşfin başlangıcından beri, yapıda ortaya çıkardığı ve adım adım sancılı biçimde kazanılan, hâlâ kusurlu olsa da bütün ağırlığını taşıyan şey şudur: Kastrasyon ile fallik ilişkideki nesne ilişkisi arasında sıkı bağ vardır; bu ilişki organın yoksunluğunu örtük olarak içerir. Bir Öteki olmasaydı (burada ona ister “kastre eden anne” ister “ilk yasağın babası” diyelim, fark etmez) kastrasyon olmazdı.

Kastrasyonun çiftleşme işleyişinin bütünüyle bu özsel ilişkisi, bizi daha şimdiden Freud’un kendi işaretini izlemeye yöneltti. Freud, hiçbir biçimde temellendirmese de bu düzeyde biyolojik bir kayaya dokunduğumuzu söyler. Bu yüzden çiftleşme organının belirli bir biyolojik düzeydeki işlevinin özgüllüğünde yatan şeyi eklemlemeye çalıştık.

Size belirttim: Başka düzeylerde, başka takımlarda, başka hayvan dallarında çiftleşme organı bir kancadır, bir tutunma organıdır; ona ancak en kaba benzetmeyle erkek organı denebilir.

Bu, “yüksek” denen hayvansal örgütlenmelerde çiftleşme organının özel işleyişini ayırt etmemiz gerektiğini yeterince gösterir. Organın geçirdiği durumları (özellikle kabarma ve sönme mekanizmasını) kendi başına orgazm için özsel olan bir şeyle karıştırmamak gerekir.

Kuşkusuz burada “deneyimin sınırlılığı” denebilecek bir şeyin önündeyiz. Size söyledim, başka türlü yapılandırılmış bir çiftleşme ilişkisinde orgazmın ne olabileceğini kavramaya çalışmayacağız. Zaten etkileyici doğal gösteriler yeterince vardır: Akşam bir gölet kıyısında gezinmeniz, sıkıca birbirine bağlanmış iki yusufçuğun uçtuğunu görmeniz yeter. Yalnız bu gösteri bile (sözcük oyunu yapmama ve araya tire koymama izin verirseniz) bir “uzun-orgazm” olarak kavrayabileceğimiz şey hakkında yeterince şey söyleyebilir.

Vampirin fantazmatik imgesini anmış olmam da boşuna değildir. İnsan imgelemi onu ancak yaşamın kaynağında gerçekleşen bu birleşme ya da ilk çekip alma tarzı olarak düşler ve kavrar; saldırgan özne jouissance’ının kaynağını orada bulabilir.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 158
ang. angoisse, kaygı (kısaltma)
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 158
image réelle du vase vazonun gerçek imgesivase réel (caché) gerçek vazo (gizli)image spéculaire du vase vazonun speküler imgesi
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 158
ang. angoisse, kaygı (kısaltma)

İnsan organizmasına en çok benzeyen organizmaların çiftleşmesinde sönme mekanizmasının varlığı bile, orgazmın, organın işlevinin belirli bir anında kesi, ayrılma, bükülme, ἀφάνισις [aphanisis], kaybolma diyebileceğimiz şeyin ilk imgesi ve taslağı olarak ortaya çıkan bir şeye bağlandığını göstermeye yeter.

Meseleyi bu açıdan ele alırsak, burada kaygı noktasının türdeşini tanırız. Oral dürtü düzeyinde bulunduğu konuma kesinlikle ters bir konumdadır. Kaygı noktasının türdeşi, öznel deneyim olarak orgazmın kendisidir.

Klinikte çok sık gördüğümüz şeyi temellendirmemizi sağlayan budur: Orgazm ile en azından belirli kaygı biçimleri arasında temel bir eşdeğerlik; kaygılı bir durumun doruğunda orgazm üretilebilmesi; her yerde söylendiği gibi kaygı verici bir durumun olası erotikleştirilmesi, tam da böyle bir durum olarak aranması.

Ve tersine, şunu açıklığa kavuşturmanın bir yolu… Yenilenen evrensel insan tanıklığına inanırsak ve Freud düzeyinde birinin bunu yazmaya cesaret ettiğini belirtmeye değerse: İnsan için son kertede orgazmın kendisinden daha büyük bir doyumu temsil eden hiçbir şey yoktur.

Böyle eklemlenebilmesi için bu doyum, insanın deneyimleyebileceği her şeyle yalnız tartılmakla kalmayıp onun karşısında öncelik ve üstünlük işlevine yerleştirilmelidir.

Orgazm işlevi bu yüksekliğe ulaşabiliyorsa:

  • Gerçekleşmiş orgazmın temelinde, kaygıya bağlı kesinlik dediğim şeyden bir şey bulunduğu için değil midir?
  • Orgazm, kaygının kesinlik yerini saptayan ve yönünü gösteren şey olarak belirttiği şeyin gerçekleşmesinin kendisi olduğu ölçüde değil midir? Bütün kaygılar arasında gerçekten sona eren tek kaygı orgazmdır.

Orgazma ulaşmanın pek sıradan olmaması da bu yüzdendir. Fallik gerçekliğin yalnız gölge biçiminde bulunduğu cinsiyette orgazmın olası işlevini gösterebiliyorsak, orgazmın bize en gizemli, en kapalı kaldığı; belki de şimdiye dek son özü içinde hiçbir zaman sahici biçimde konumlandırılmadığı yer de yine aynı cinsiyettir.

Kaygı noktası ile arzu noktası arasındaki ilişkide kurulan bu paralellik, bakışım ve tersine dönüş bize her iki durumda da bunların çakışmadığından başka neyi gösterir? Freudcu deneyimin bize bıraktığı bilmecenin kaynağını kuşkusuz burada görmeliyiz.

Deneyimimizde gizil olarak içerilen ve deyim yerindeyse bütün dokuyu oluşturan arzu durumu Freud’da gerçekten eklemlenmediği ölçüde, analizin sonu bir şeye çarpar. Fallik ilişkide içerilen işareti (yapısal olarak -φ biçiminde işleyen φ’yi) doyumun özsel bağıntısı olarak ele almaya götüren şeye.

Freudcu analizin sonunda hasta, kim olursa olsun (erkek ya da kadın) kendisine borçlu olduğumuz fallusu bizden talep ediyorsa, bunun nedeni şu yetersizliktir: Arzunun nesneyle temel ilişkisi, her düzeyde doyumu kuran eksik olarak söz konusu olan şeyden ayırt edilmemiştir.

Arzu yanılsamadır! Neden? Çünkü her zaman başka yere, bir artığa yönelir: Öznenin Öteki’yle ilişkisinin oluşturduğu ve gelip arzu nesnesinin yerine geçen artığa. Fakat bu, kesinlik dediğimiz şeyin bulunabileceği yeri açık bırakır.

Yerleşik hiçbir fallus, tümerklik taşıyan hiçbir fallus, öznenin Öteki ve gerçekle ilişkisinin diyalektiğini yatıştırıcı düzenden herhangi bir şeyle kapatamaz. Aldatmacanın yapılandırıcı işlevine burada dokunuyorsak, burada durmalı ve güçsüzlüğümüzü itiraf mı etmeliyiz: “Sınırımız, sonlu analiz ile belirsiz analiz arasındaki ayrımın kırıldığı noktadır”? Böyle olduğunu sanmıyorum.

Uzun zamandır size ayna evresi biçimi altında sunduğum şeyin en gizli sinirinde saklı olan burada devreye girer. Arzu, nesne ve kaygı noktasını aynı ilişki içinde düzenlemeye çalışmamızı gerektirir. Yeni (a) nesnesi (geçen dersimin girişini yaptığı ve oyuna soktuğu göz) devreye girdiğinde söz konusu olan budur.

Elbette bu kısmi nesne analiz için yeni değildir. Analizin en klasik ve evrensel olarak kabul gören yazarının, Otto Fenichel’in¹³⁴, skoptofilik işlevin özdeşleşmeyle ilişkileri ve bu işlevin oral ilişkiyle bağında keşfettiği türdeşlikler üzerine makalesini anmam yeter. Yine de bu konuda söylenen her şey haklı olarak yetersiz görünebilir. Göz bizi yalnız memelilerin, hatta omurgalıların ya da kordalıların kökenine götüren bir mesele değildir.

¹³⁴ Otto Fenichel, Nevrozların Psikanalitik Kuramı, Paris, PUF, 2007.

Göz hayvanlar ölçeğinde olağanüstü derecede farklılaşmış biçimde ortaya çıkar. Anatomik görünüşünün bütünüyle bizim taşıdığımız göze özsel olarak benzediği organizmaların bizimle hiçbir ortak yanı yoktur. Daha önce birçok kez yaptığım ve burada işlevsel kılmaya çalıştığım imgelerde gösterdiğim şeyi hatırlatmama gerek yok: Göz peygamberdevesinde de ahtapotta da vardır.

Göz derken, daha baştan belirtmemiz gereken şu özgüllüğüyle gözü kastediyorum: Her zaman çift bir organdır ve genel olarak bir kiyazmaya bağlı çalışır; yani bedenin simetrik dediğimiz iki bölümünü bağlayan çapraz düğüme bağlıdır. Gözün (en azından görünürdeki, çünkü hiçbir organizma bütünüyle simetrik değildir) simetriyle ilişkisini özellikle hesaba katmalıyız.

Geçen seferki düşüncelerimi hatırlayın: Gözün ilk işleyişinde bulunan köklü serap işlevi; gözün daha şimdiden ayna olması ve kurulmuş bir uzamın deyim yerindeyse aşkınsal estetik temelini kendi yapısında zaten içermesi. Fakat bu, şuna yer açmalıdır: Uzamın bu aşkın yapısından, dünya alanının estetik kavranışının indirgenemez verisi olarak söz ettiğimizde, bu yapı yalnızca bir şeyi dışlar; gözün kendi işlevini, gözün ne olduğunu.

Mesele, bu dışlanmış işlevin izlerini bizzat görme fenomenolojisinde bulmaktır. Bu işlev kendisini bize daha şimdiden (a)’nın işlevinin türdeşi olarak yeterince gösterir. Burada ancak noktalama, işaret ve gözlem yoluyla ilerleyebiliriz.

Uzun zamandır, özellikle mistikler, arzunun gerçekçiliği diyebileceğim şeye bağlanmışlardır. Özsele ulaşma yönündeki her girişim onlar için, hiçbir zaman görsel görünüşten başka türlü kavranmayan görünüşün yapışkanlığını aşmak olarak belirmiştir. Onlar bizi, her tür doğal olgunun da tanıklık ettiği bir şeyin yoluna çoktan koydular: Böyle bir düzlem dışında gizemli kalan, hayvanlar ölçeğinde gözün ortaya çıktığı tam aynı düzey ve noktada görülen “mimetik” görünüşler.

Bir çift gözün bizimki gibi bir çift olmasına şaşırabileceğimiz böcekler düzeyinde, aynı anda iki lekenin varlığı ortaya çıkar. Evrimci olsun ya da olmasın fizyologlar, işlevi öteki (avcı olsun ya da olmasın) üzerinde büyülenme yaratmak olan bu şeyi neyin koşullandırdığını düşünerek başlarını yorarlar.

Göz çiftinin, isterseniz bakışın; kendi başına gizemli bir büyülenme öğesiyle, bütün öznel varlığın kaybolup emildiği, dünyadan çıktığı bu ara noktayla bağı; bakışın işlevindeki büyülenme tam da budur. Görme alanının arzu işlevinde bize açığa vurduğu şeyi daha uygun biçimde sorgulamamızı sağlayan ışınım noktası, deyim yerindeyse buradadır.

İnsan arzusunun bu büyük yakalanma biçimine bağlanmış herkes, gözün gizemini kavrama, akla bağlama ve mantıksallaştırma girişiminde bulunurken üçüncü göz fantazmının her yerde belirmesi çarpıcıdır. Geçen sefer sözünü ettiğim Buda imgelerinde üçüncü gözün bir biçimde her zaman işaret edildiğini söylememe gerek yok.

En eski büyüsel-dinsel gelenekte ilan edilen, yükseltilen ve eklemlenen bu üçüncü gözün, Descartes’a¹³⁵ kadar geri sıçradığını hatırlatmam gerekir mi? Descartes onun dayanağını tuhaf biçimde yalnız gerilemiş, körelmiş bir organda, epifizde bulur. Belki hayvanlar ölçeğinin bir noktasında, eski bir ortaya çıkışın izini taşıyacak bir şeyin göründüğü ve gerçekleştiği söylenebilir. Fakat bu sonuçta yalnız bir düşlemdir. “Üçüncü göz” denen bu düzeneğin ortaya çıkışına ilişkin fosil ya da başka hiçbir tanıklığımız yoktur.

Kısmi nesne olan gözün işlevine bu yaklaşımda, bu yeni alanda ve arzuyla ilişkisinde; fantazm nesnesinin işlevi olan küçük (a)’nın bağıntısı olarak “sıfır noktası” diyebileceğimiz bir şey belirir. Bu noktanın bütün görme alanına yayılması, alanı bizim için bir tür yatışma kaynağı kılar. Bu, uzun zamandır, hep “temaşa” teriminde ifade edilmiştir: Arzunun yırtılışının askıya alınması. Elbette kırılgan bir askıya alınmadır; sakladığı gizemi açığa çıkarmak üzere her an yeniden katlanmaya hazır bir perde kadar kırılgan.

Budist imgenin bizi taşıyor göründüğü bu sıfır noktası, indirilmiş gözkapaklarının bakışın büyülenmesinden bizi korurken aynı anda onu işaret etmesi ölçüsünde işler:

  • Görünür olan içinde bütünüyle görünmeze dönmüş, ama bizi ondan esirgeyen bu figür;
  • Kısacası kaygı noktasını bütünüyle kendi üzerine alan bu figür…

…Kastrasyon gizemini görünüşte askıya alması ve iptal etmesi de boşuna değildir.

Geçen seferki gözlemlerim ve bu figürlerin görünürdeki psikolojik ikircikliliği üzerine yaptığım küçük araştırmayla size göstermek istediğim buydu.

¹³⁵ René Descartes, İnsan Üzerine İnceleme, Œuvres et lettres içinde, Gallimard, Pléiade, s. 807.

Bu, “Apolloncu” denen (isterseniz noetik ya da temaşacı diye de görün) bir alana herhangi bir biçimde güvenmenin ve orada güvence bulmanın mümkün olduğu anlamına mı gelir? Arzunun merkez noktasının noktasal bir iptaliyle; (a)’nın iki göz arasındaki sıfır noktasıyla özdeşleşmesiyle kendisini taşıyabildiği bir alana? Dünya uzamsal bir dünya olduğunda, dünyayla ilişkimizde kalan tek tedirginlik yeri bu noktadır.

Kesinlikle hayır! Çünkü “arzu-yanılsama” formülünde deneyimin son terimini bulmamızı engelleyen tam da bu sıfır noktası kalır. Burada arzu noktası ile kaygı noktası çakışır; fakat birbirine karışmaz.

Yalnız birbirine karışmamakla kalmazlar; dünyayı kavrayışımızın diyalektiğinin sonsuza dek üzerinden sıçradığı şu “yine de”yi bizim için açık bırakırlar. Hastalarımızda bunun sürekli yeniden ortaya çıktığını görürüz.

Ve yine de (“yine de”nin İbranicede nasıl söylendiğine biraz bakın, eğleneceksiniz) ve yine de¹³⁶, burada merkezî nesnesinin hiçlenmesinde toplanan bu arzu, kaygının çağırdığı öteki nesneden yoksun değildir: Nesnesiz değildir.

“Nesnesiz değil” formülünün, arzunun özdeşleşmesinin özsel eklemlemesini size vermiş olmam boşuna değildir. Kastrasyon kompleksinin çıkmazının nerede aşılabileceği sorusu bizim için “nesnesiz değildir”in ötesinde ortaya çıkar.

Gelecek sefer ele alacağımız şey budur.

¹³⁶ Issa’nın ünlü haikusuna bakınız:

露の世は 露の世ながら さりながら

tsuyu no yo wa (tsuyu no yo nagara) sari nagara

Bir çiy dünyasıdır (yine de bir çiy dünyası) ve yine de.

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.

Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.