Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 19. Ders · 29 Mayıs 1963

19. Ders: Uçucu Fallus

Bu sıralarda dil ile düşünce arasındaki ilişkilere dair yeni yayımlanmış kimi yeni kitapları okurken, sonuçta her an kendi kendime sorgulayabileceğim şeyi yeniden gözümün önüne getirmeye yöneldim: Burada bir şeye saldırmaya çalıştığım yanın yeri ve niteliği. Her hâlükârda bu şey (yoksa size söyleyecek neyim olurdu?) kavrayışınızın zorunlu ve gerekli bir sınırından başka bir şey olamaz.

Nesnel ilkesi bakımından bu hiçbir özel güçlük göstermez. Bir bilimin her ilerlemesi, kavrayış alanını genişletmesi kadar, hatta ondan da çok, kavramlarını aşamalar hâlinde yeniden düzenlemesine dayanır.

Burada (yani psikanalitik alanda) özel bir düşünmeyi hak eden engel, bir kavramsal sistemden ötekine, örneğin Kopernik sisteminden Einstein sistemine geçiş kadar kolay çözülemez. Sonuçta yeterince gelişmiş zihinlerde bunun uzun süre güçlük yaratmayacağı varsayılabilir. Matematiğe yeterince açık zihinlere Einstein denklemlerinin ayakta durduğu, kendilerinden önce gelenleri içerdiği, onları özel durumlar olarak konumlandırdığı ve dolayısıyla bütünüyle çözdüğü kısa zamanda kendini dayatır. Deneyimin ve tarihin kanıtladığı gibi bir direnç anı bulunamayacağı anlamına gelmez; fakat bu an kısadır.

Analistler olarak, yani analitik tekniğe ne ölçüde karışmışsak (az ya da çok; analizle ilgilenmek bile bir miktar karışmış olmaktır) kavramların geliştirilmesinde, analitik deneyimin sınırını oluşturan şey olarak belirtilmiş ve tanınmış aynı engelle karşılaşmak zorundayız: kastrasyon kaygısı.

Sesimin çeşitli uzaklıklarından bana ulaşan şeyde (her zaman söylediğime yanıt olarak değil, ama belirli bir bölgede kesinlikle yanıt olarak) her şey sanki belirli anlarda kimi teknik konumlar katılaşıyormuş gibi olur. Bu konumlar, bu konuda “kavrayışın sınırlanması” diyebileceğim şeyle tam bir bağıntı içindedir.

Yine her şey, bu sınırları aşmak için okul çağı düzeyinde, okul öğretimiyle çocuğun düşüncesinin olgunlaşması arasındaki ilişki sorunlarını belirli bir biçimde ortaya koyan bir pedagoji okulunun kusursuzca tanımladığı yolu seçmişim gibi olur.

Her şey bu pedagojik tartışmaya yakından bakınca bu yönteme katılıyormuşum (gerçekten de katılıyorum) gibi olur. İnanın, okullar şimdi eklemleyip tanımlayacağım yöntem üzerinde uzlaşmaktan çok uzaktır. Bunu görebilirsiniz: Aranızda bu pedagojik yöntemlere ilgi duymaya ötekilerden daha yakın ve daha zorunlu olanlar var.

Bir okul için (isterseniz onu şimdilik istediğiniz yere, soluma koyalım; bunun başka hiçbir anlamı yoktur) her şeyi zekânın özerk olgunlaşması yönetir; okul çağından söz ediyorum, yalnız onu izlemekle yetinilir.

Diğeri için (diyelim ki, Piaget’dir bu) bir yarık, bir açıklık vardır…

  • Birincisini örneğin Stern’in kuramlarıyla belirtelim. Hemen söylemedim; çünkü içinizden büyük bir bölümünün evrensel olarak tanınan bu psikoloğun çalışmalarını hiç açmadığını düşünüyorum.,

…öteki için, Piaget diyelim, çocuk düşüncesinin biçimlendirebildiği şey ile bilimsel yoldan ona getirilebilecek şey arasında bir açıklık, bir yarık vardır.

Çok yakından bakarsanız, her iki durumda da öğretimin kendi başına etkinliğinin sıfıra indirildiği açıktır. Oysa öğretim vardır. Bilimsel alandaki (alan: a.l.a.n.) çok sayıda zihnin bunu tanımayabilmesinin nedeni şudur: Bilimsel alana bir kez erişildiğinde, birazdan kesinleştireceğim anlamıyla tam anlamıyla öğretim düzenine ait olan şey gerçekten elenebilir sayılabilir.

Yani matematiksel kavrayışın belirli bir aşaması aşıldığında, bir kez yapılınca yapılmıştır: Artık oraya götüren yolları aramak gerekmez. Deyim yerindeyse, şeylerin daha baştan bu biçimde, bu formülleştirme içinde öğretildiği kuşağa ait olmak koşuluyla, oraya hiçbir zahmet çekmeden erişilebilir.

Son derece karmaşık kavramlar (daha doğrusu matematiğin önceki bir aşamasında son derece karmaşık görünecek kavramlar) çok genç zihinler için dolaysızca erişilebilir olur. Hiçbir aracıya gerek yoktur.

Okul çağında bunun böyle olmadığı kesindir. Okul pedagojisinin bütün önemi şu canlı noktayı kavrayıp saptamasına dayanır: “Çocuğun zihinsel kapasiteleri” denen şeyi biraz aşan sorunlarla onun önüne geçmek ve bu sorunları ilerletmesine yardım etmek (yalnızca yardım etmek diyorum) yalnız zihinsel olgunlaşmayı erkene alan, hızlandıran bir etki yaratmaz. “Duyarlı” denebilecek ve gerçekten de böyle adlandırılmış belirli dönemlerde (bu konuda biraz bilgisi olanlar nerede olduğumu görebilir… Sürdürüyorum; çünkü önemli olan göndermelerim değil söylemimdir) belirli alanlardaki kimi kavrayıcı etkinliklerin gerçekten zincirlerinden boşanması ve açılması, bütünüyle özel verimlilik etkileri elde edilebilir.

Birlikte ilerlediğimiz alanda elde edilebileceğini düşündüğüm şey tam olarak budur. Alanın özgüllüğü gereği burada her zaman, pedagogların bir gün yerini saptaması gereken bir şey söz konusudur. Bize deneyimlerinin ne getirebileceğine dair hiçbir fikirleri bulunmadığı için tanıklıkları özellikle ilginç olan yazarların çalışmalarında bunun başlangıçları şimdiden vardır.

Şu ya da bu pedagogun, kavrama gerçek erişimin ancak ergenlik çağından itibaren bulunduğunu formülleştirebilmiş olması (analize dair hiçbir şey bilmeyen, ondan hiçbir şey tanımak istemeyen deneycilerden söz ediyorum) bizim de bakışımızı eklememizi, burnumuzu sokmamızı hak eder. Size sözünü ettiğim yerde, bunun tam anlamıyla küçük (a) nesnesinin (yani benim tanımladığım hâliyle nesnenin) ergenlik çağındaki olgunlaşmasına ilişkin kurulabilecek bir bağın işlevi olduğunu gösteren binlerce duyulur iz vardır.

Böylece bu yazarların “sınır anı” dedikleri şeye bütünüyle başka bir yer verilebilir: Kavramın gerçekten işlediği an. Saf rastlantı sonucu bizim kullandığımız “kompleks” terimiyle eşseslilik taşıyan bir sözcükle, “kavramsal” değil “kompleksüel” dedikleri dil kullanımının değil.

Küçük (a)’nın -φ formülüyle simgelediğim şeyden geçtiği andaki bu konumu, bu yılki açıklamamızın amaçlarından biridir. -φ kavramıyla nitelenen ve kastrasyon kaygısından başka bir şey olmayan (başka bir şey de olamayacak) bu ana bir yaklaşım olmaksızın, bu konum sizin kulaklarınız için değerlendirilebilir ve üstlenilebilir değildir; geçerli biçimde aktarılamaz. Buradaki yaklaşım ise ancak dolambaçlı olabilir.

Bu kaygı burada hiçbir biçimde olduğu gibi mevcutlaştırılamaz; ancak beni (gördüğünüz gibi) oral evreden, geçen sefer ayrılmış bir biçimde ses nesnesinde maddileşmiş olarak andığım bir şeye, Şofar’a doğru salındıran bu eşmerkezli yol aracılığıyla saptanabilir. Bugün onu bir anlığına bir yana bırakmama izin vereceksiniz.

Şimdi kastrasyondan söz ederken andığım merkezî noktaya dönebiliriz: Kaygıyla kastrasyon arasındaki ilişki gerçekte nedir? Analizin sonul ya da sonul olmayan şu ya da bu evresinde bunun böyle yaşandığını bilmemiz, onun gerçekten ne olduğunu bildiğimiz anlamına gelmez.

Bir sonraki adımda eklemlenecek şeyi hemen söylemek için şunu belirteceğim: İmgesel olarak fallusun işlevi, yukarıda ve aşağıda tanımladığım, öznenin küçük (a) ile belirli bir ilişkisiyle nitelenen bütün düzeylerde, her yerde işler. Fallus her yerde işler; bir aracılık işlevi içinde beklendiği yerde, yani özellikle fallik evrede işlemez.

Başka her yerde (çoğu kez bizi büyük şaşkınlığa uğratacak biçimde) mevcut ve saptanabilir olan fallusun tam da bu yetersizliği, işlemesi beklendiği düzeyde fallik işlevin böyle silinip gitmesi, kastrasyon kaygısının ilkesidir.

Bu nedenle -φ gösterimi, deyim yerindeyse bu “olumlu” yetersizliği belirtir. Bunun hiçbir zaman bu biçimde formülleştirilmemiş olması, sonuçlarının çıkarılmasına da yer bırakmamıştır.

Bu formülün hakikatini size duyurmak için, az önce “çevresinde dönmek” dediğim tarza uygun çeşitli yollar izleyeceğim. Geçen sefer görsel alanın, bu alanda (a) nesnesinin hem “taşınması” hem de “gizlenmesi” dediğim şeye ilişkin kendine özgü yapısını hatırlattım. Bu yüzden, travmatik olduğunu bildiğimiz biçimde, fallik mevcudiyetle ilk karşılaşma (“ilksel sahne” denen şey) bu alanda ortaya çıktığında oraya dönmeden edemem.

Penisin işleyişi biçiminde orada mevcut ve görünür olsa da, “ilksel sahne”nin fantazm hâline getirilmiş biçiminin gerçekliği anıldığında çarpıcı olanın tam da bu mevcudiyete ilişkin her zaman belirli bir ikirciklik taşıdığını herkes bilir.

Onu kaç kez yerinde görmediğimiz, hatta sahnenin travmatik etkisinin özünün tam da onun kaybolduğu, el çabukluğuyla ortadan kaldırıldığı biçimlerde bulunduğu söylenebilir. Bu nedenle örnek biçimiyle, Kurt Adam’ın¹⁴⁴ öyküsünde bu “ilksel sahne”nin görünüş tarzını anmakla yetineceğim. En azından amacımız bakımından burada yanılmamamız gerekir: Ona eşlik eden kaygı, aradığımız yolda olduğumuzu yeterince bildirir.

Bir yerde, Freudcu keşfin bu ilk örneklerine burada dönmemizde obsesyonel bir şey bulunduğunun söylendiğini işittik; sanırım her huzurunuza çıktığımda dönmüyorum! Bu örnekler dayanaklardan, hatta eğretilemelerden fazlasıdır; uğraştığımız şeyin tözünün kendisine parmağımızla dokunmamızı sağlarlar.

Kurt Adam’a, bir bakıma işlevini kurduğum açık pencereyi önceden biçimlendiren açıklık aracılığıyla görünen şeyin özünde ne vardır? Çerçevesi içinde beliren, en kaygı verici tarzıyla fantazmın işlevinin kendisiyle biçim bakımından özdeşleşebilir olan şeyde, özsel meselenin fallusun nerede olduğunu bilmek olmadığı açıktır. Deyim yerindeyse her yerdedir; imgenin katatonisi diyebileceğim şeyle özdeştir.

¹⁴⁴ S. Freud, Cinq psychanalyses, “Extrait de l’histoire d’une névrose infantile (L’homme aux loups)”, s. 325.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 172

Bu ağaç, dallara tünemiş ve (burada geçen sefer eklemlediğim şeyin yankısını bulun) özneye gözlerini dikmiş kurtlar… Beş hayvanın kuyruğunda beş kez yinelenen kürkün tarafında aramaya hiç gerek yoktur. Söz konusu olan, size söyledim, imgenin taşıdığı yansımanın kendisindedir: Çocuğun, gördüğü şey karşısında taş kesilmiş, gördüğü şeyle büyülenmiş ve bu büyülenmeyle felç olmuş öznenin katatonisinden başka bir şey olmayan katatoni.

Öyle ki sahnede ona bakan ve her yerde olduğu için bir bakıma görünmez olan şeyi, onun duraklatılmış hâlinin, kendi bedeninin imgesi olarak düşünebiliriz. Bu beden burada, ünlü bir başlığa yankı yapmak üzere “kurtlarla kaplı ağa甹⁴⁵ diyebileceğimiz ağaca dönüşmüştür.

Bunun, jouissance olarak tanımladığımız yaşantı kutbuna yankı yapan bir şey olduğu bana tartışma götürmez görünüyor. Başka bir yerde Freud’un Sıçan Adam’ın “bilinmeyen jouissance karşısındaki dehşeti” dediği şeye akraba bir jouissance türü. Öznenin olanaklı bütün yön bulma noktalarını aşan bir jouissance burada dikilmiş bu biçimde mevcutlaştırılır. Özne artık kendisini fallus yapan, onu “ağaç-dehşet”e dönüştüren ve bütünüyle donduran bu yakalanış içindeki dikilmeden başka bir şey değildir.

Bir şey olur. Freud bunun yalnızca yeniden kurulmuş olduğuna tanıklık eder. Sahnenin etkilerinin semptomatik gelişimi için ne kadar özsel olursa olsun (Freud’un çözümlemesi bu öğeyi kabul etmezsek bir an bile ilerleyemez) sonuna kadar özne tarafından bütünleştirilmeden kalan tek öğedir. Freud’un daha sonra yeniden kurma hakkında eklemlediği şeyi bu vesileyle mevcutlaştırır: Öznenin travmatik sahneye dışkılamayla verdiği yanıt.

Freud’un dışkısal nesnenin kritik bir anda ortaya çıkma işlevini eklemli biçimde ilk kez (ya da neredeyse ilk kez; her durumda ilk kez) açıklaması gerektiğinde, metne dönüp bakın: Bunu bin türlü biçimde, daha sonra genital evrenin ayırt edici niteliği olarak eklemlememiz gerektiğini düşündüğümüz “adanmışlık işlevi”nden başka bir ad veremeyeceğimiz işlev içinde eklemler. Zaten bize “Bu bir armağandır” der.

Freud’un, küçük çocuğun bağırsak içeriğinden bir şeyi uygunsuz zamanda bıraktığı bütün vesilelerin “armağan” niteliğini baştan beri vurguladığını herkes bilir. İşaretlerimi hatırlıyorsanız, geçerken ve başka bir yorum yapmadan bunlara “eyleme geçiş vesileleri” dememe izin verirsiniz.

Fakat Kurt Adam metninde işler daha da ileri gider ve belirsiz, ahlakçı bir üstleniş altında boğduğumuz adanmışlığın gerçek anlamını verir. Freud burada kurbandan söz eder. Kabul edersiniz ki Freud “okumuş biriydi”; örneğin Robertson Smith’i¹⁴⁶ okuduğunu biliyoruz. Kurbandan söz ederken havada kalan bir şeyden, belirsiz bir ahlaki benzetmeden söz etmiyordu. Freud, bu dışkısal nesnenin alanda ortaya çıkışı konusunda kurbandan söz eder; bunun yine de bir anlamı olmalıdır!

Şimdi meseleyi, isterseniz normal edim düzeyinde, haklı ya da haksız yere olgun diye nitelenen edim düzeyinde yeniden ele alacağız. Yanlış hatırlamıyorsam sondan önceki seminerimde [15 Mayıs 1963] orgazmı kaygının eşdeğeri olarak eklemleyebileceğimi düşündüğüm düzey budur. Orgazmı öznenin iç alanına yerleştirirken kastrasyonu geçici olarak yalnız bu işarete bırakmıştım.

Öteki’nin müdahalesinin işaretini bundan ayırmanın olanaksız olduğu açıktır. Bu özellik baştan beri ve her zaman ona verilmiştir: Kastrasyonla tehdit eden Öteki’dir.

Bu konuda şuna dikkat çektim: Orgazmı olduğu gibi kaygıyla özdeşleştirip eşdeğer kılarken, kaygı hakkında daha önce söylediklerime yaklaşan bir konum alıyordum. Kaygı, aldatmayan tek ilişkinin işareti, sinyalidir. Orgazmda doyurucu olabilecek şeyin gerekçesini burada bulabilirdik.

Kaygının nesnesiz olmadığının doğrulandığı hedefte meydana gelen bir şeyden hareketle orgazmın işlevini ve daha özel olarak, taşıdığını söylediğim doyumu anlayabiliriz.

O anda daha fazla bir şey söylemeden anlaşılabileceğimi düşünmüştüm. Yine de bana, en hafif ifadeyle belirli bir şaşkınlığın yankısı ulaştı. Bu yankı doğruysa, terimler özellikle iyi yetiştirdiğimi düşündüğüm iki kişi arasında gidip gelmişti. Bu vesileyle bu doyumdan ne anladığımı kendilerine sorabilmiş olmaları bu yüzden daha da şaşırtıcıdır.

¹⁴⁵ Pierre Drieu La Rochelle, L’homme couvert de femmes, Gallimard, 1994.

¹⁴⁶ William Robertson Smith, Religion of the Semites, Transaction Publishers, 2002.

“Öyleyse söz konusu olan (diye konuşuyorlardı) jouissance mıdır? Bu, kimilerinin genital denen birleşmeye yerleştirmek istediği o gülünç mutlağa belirli bir biçimde geri dönmek olmaz mı? Sonra…”

  • Orgazm onu örttüğünde artık kaygının bulunmadığı bir kaygı noktasının (bu “nokta”ya istediğiniz bütün ikircikliği koyun), (a) nesnesinin -φ biçimindeki yokluğuyla damgalanan arzu noktasıyla ilişkisini kavramak söz konusu olduğuna göre…,

“…bu ilişkinin kadında durumu nedir?” diye soruyorlardı.

  • Yanıt: Orgazmın doyumunun, Etik seminerinde jouissance’ın yeri olarak tanımladığım şeyle özdeşleştiğini söylemedim.
  • Yanıt (bunu vurgulamak neredeyse ironik görünüyor): Orgazmın getirdiği “azıcık doyum”, yeterli olsa bile, birleşmenin (başarılı birleşmenin bile) kadına sunduğu o öteki “azıcık”la neden aynı olsun ve neden aynı noktada bulunsun?

Bunu en kesin biçimde eklemlemek gerekir. Orgazmın doyumunun, başka bir yerde oral düzlemde “gereksinimin doyurulması altında talebin ezilmesi”¹⁴⁷ dediğim şeyle karşılaştırılabilir olduğunu belirsizce söylemek yetmez.

Bu oral düzeyde gereksinim ile talep arasındaki ayrımı korumak kolaydır; fakat bu da dürtünün nerede konumlandığı sorununu önümüze koymadan kalmaz. Oral düzeyde birtakım yapay yollarla, biz analistlerin dürtü dediği şeyde talebin kuruluşunun kökensel niteliği üzerinde ikircikli davranılabilse bile, genital düzeyde bunu yapmaya hiçbir biçimde hakkımız yoktur.

Tam da en ilkel içgüdüyle, cinsel içgüdüyle karşı karşıyaymışız gibi görünen yerde, dürtünün S ◊ D formülüyle (bölünmüş öznenin Talep’le arzu ilişkisi) taşınan yapısına başka her yerden daha az gönderme yapamazlık edemeyiz.

Genital düzeyde ne talep edilir ve kimden? İnsanlar arası çiftleşmenin bireysel varoluşa aşkın olan yanına ilişkin son derece yaygın, temel deneyim, sonunda kanıt apaçık olduğundan her zamanki gibi belirginliği artık fark edilmez hâle gelmiştir. İkicinselliğin ortaya çıkışı ile bireysel ölüm işlevinin doğuşu arasındaki sıkı bağıntıyı görebilmemiz için biyolojinin epeyce ilerlemiş olmasının dolambacı gerekti.

Yine de türün sürmesi dememiz gereken şeyin sıkıca düğümlendiği bu edimin, sözcüklerin bir anlamı varsa kuramsal olarak son terimde “ölüm dürtüsü” diye saptadığımız şeyi ilgilendirmeden edemeyecek bir şeyle birleştiği öteden beri sezilmişti.

Sonuçta çok iyi bildiğimiz ve dilin en yaygın kullanımlarında gösterilen olgularda dolaysızca duyulur olanı görmeyi neden reddedelim? Talep ediyoruz; henüz kimden olduğunu söylemedim; ama her zaman birinden bir şey istemek gerektiğine göre bunun eşimiz olduğu ortaya çıkar. Gerçekten ondan mı istediğimiz ikinci adımda görülecek. Peki istediğimiz nedir?

Ölümle belirli bir ilişkisi olan talebin doyurulmasını isteriz. Çok ileri gitmez; istediğimiz “küçük ölüm”dür. Ama onu istediğimiz ve dürtünün bu talep işlevine içtenlikle karıştığı açıktır. İsterseniz “aşk yapmayı”, “aşk-ölmeyi” isteriz; ölmeyi, hatta gülmekten ölmeyi! Aşkın, komik duygu dediğim şeye katılan yanını vurgulamam boşuna değildir.

Her durumda orgazm sonrasındaki dinlendirici şey burada bulunmalıdır. Doyurulan bu talepse, Tanrı’ya şükür, ucuza doyurulmuştur. Sıyrılıp çıkarız! Bu kavrayışın üstünlüğü, orgazma ulaşmanın belirli yollarında kaygının ortaya çıkışını görünür ve anlaşılır kılmasıdır.

Orgazm, ötekine talep alanından ayrıldığı ölçüde (Freud onu ilk kez coitus interruptus’ta böyle kavradı) kaygı, deyim yerindeyse bu anlam kaybı payında belirir. Fakat böyle olmakla birlikte Öteki’yle belirli bir ilişkide hedeflenen şeyi göstermeyi sürdürür.

Tam da kastrasyon kaygısının bir ölüm kaygısı olduğunu söylemiyorum:

  • Ölümün yaşamın yenilenmesine sıkıca düğümlendiği alanla ilgili bir kaygıdır.
  • Onu bu noktaya yerleştirirsek, Freud’un son kavrayışında bize verildiği biçimde, savunulan “ben”in statüsüne yönelen bir tehdidin sinyali olarak aynı ölçüde yorumlanabilmesini çok iyi anlamamızı sağlayan bir kaygıdır.

Savunulan bu “ben”in ötesiyle, sınırlarımızı aşan bir jouissance’ın çağrı noktasıyla ilgilidir. Çünkü burada Öteki, belirli bir yaşam türünün aktarılıp sürdürüldüğü gerçek düzleminde tam anlamıyla çağrılır.

Buna istediğiniz adı verin, “Tanrı” ya da “türün dehası”. Söylemlerimde bunun bizi hiçbir metafizik yüksekliğe taşımadığını yeterince ima ettiğimi düşünüyorum. Burada söz konusu olan bir gerçektir: Freud’un “nirvana ilkesi” düzeyinde, ölümüne varabilmek için bireysel biçime iki cinsiyet hücresinin birleşmesiyle ortaya çıkma fırsatı vermiş biçimleri yeniden üreten biçimlerden tekrar geçmek zorunda oluşu diye eklemlediği yaşam özelliğini sürdüren şey.

¹⁴⁷ J. Lacan, Écrits, “La direction de la cure…”, s. 585 ya da c. 2, s. 62; 1957-58 Semineri, Les formations de l’inconscient, 27 Kasım ve 4 Aralık 1957 oturumları.

Bu ne demektir? Nesne düzeyinde olup biten bakımından ne demektir? Şundan başka ne demektir: “Böylesine ucuza elde edilen sonuç” dediğim bu sonuç, tanımlanması gereken belirli bir otomatik çevrim sırasında böylesine doyurucu biçimde ancak organın jouissance çağrısının yolunda çok uzağa gitmeye asla elverişli olmaması sayesinde gerçekleşir.

Jouissance’ın bu sonuna, Öteki’nin çağrısına trajik olacak son noktasında erişmeye göre, amboseptör organın “her zaman vaktinden önce vazgeçtiği” söylenebilir. Deyim yerindeyse kurban nesnesi olabileceği anda, olağan durumda çoktan sahneden kaybolmuştur. Artık küçük bir paçavradan başka bir şey değildir; eş için ancak bir tanıklık, bir şefkat hatırası olarak oradadır.

Kastrasyon kompleksinde söz konusu olan budur. Başka deyişle mesele, ancak genital tamamlanmaya bütünüyle güvenen yönde arzu sorgulamaya açılıp belirli bir doğrultuda itildiği ölçüde drama dönüşür.

“Genital tamamlanma” idealini bırakır ve onun yapısal olarak (ne mutlu ki) aldatıcı yanını fark edersek, kastrasyona bağlı kaygının simgesel nesnesiyle çok daha esnek bir bağıntı içinde ve dolayısıyla başka bir düzeyin nesnelerine bütünüyle farklı bir açılımla görünmemesi için hiçbir neden kalmaz.

Bu zaten Freudcu kuramın öncüllerinde öteden beri içerilir. Bu öncüller arzuyu, yapılanması bakımından, doğal eşle salt doğal bir ilişkiden bütünüyle başka bir ilişkiye yerleştirir.

Söz konusu olanı daha iyi hissettirmek için, erkek ile kadın arasındaki, deyim yerindeyse başlangıçta vahşi ilişkilerin nasıl olduğunu yine de hatırlatmak istiyorum. Sonuçta karşısında kimin bulunduğunu bilmeyen bir kadın, kaygının Öteki’nin arzusuyla ilişkisi hakkında size ileri sürdüğüm şeye uygun olarak, bu arzu yolunun erkeği nereye kadar götürebileceği konusunda belirli bir kaygı duymadan onun karşısında değildir.

Erkek, Tanrı’ya şükür, herkes gibi sevişmiş ve silahsız kalmışsa, kadın (bildiğiniz gibi pekâlâ düşünülebileceği üzere) bundan, deyim yerindeyse duyulur bir yarar elde etmemiş olsa bile, en azından şunu kazanmıştır: Eşinin niyetleri konusunda artık bütünüyle rahattır.

Bir gün gönderme yaptığım¹⁴⁸ T. S. Eliot’ın The Waste Land’inin aynı bölümünde (kadınların jouissance düzlemindeki üstünlüğüne dair eski kuramı deneyimimizle karşılaştırmam gerektiğini düşünmüştüm) Eliot, Tiresias’ı konuşturur. İronisinin bir gün buradaki söylemimizde yer bulması gerektiğini hep düşündüğüm şu dizeleri görürüz:

“Karbunkullu genç züppe, emlak bürosunun küçük kâtibi…”

  • çevresi uzun uzadıya betimlenen daktilocu kızla; küçük işini bitirdikten sonra Eliot şöyle der:

“When lovely woman stoops to folly and / Paces about her room again, alone, / She smoothes her hair with automatic hand, / And puts a record on the gramophone.” [dizeler 253-256]

Şu demektir: “When lovely woman stoops to folly” çevrilemez; The Vicar of Wakefield’daki¹⁴⁹ bir şarkıdır. “Güzel bir kadın kendini budalalığa bıraktığında” (stoops kendini bırakmak bile değildir: Budalalığa alçalır) sonunda kendini yalnız bulunca, saçlarını otomatik bir elle düzelterek odada bir aşağı bir yukarı yürür ve gramofona bir plak koyar.

Öğrencilerimin “kadının arzusu” sorusu hakkında birbirlerine sordukları sorunun yanıtı budur: Kadının arzusu, onda da, jouissance’ı sorusuyla yönetilir.

  • Jouissance’a yalnızca erkekten çok daha yakın olmakla kalmayıp iki yönlü olarak yönetildiğini analitik kuram bize öteden beri söyler.
  • Bu jouissance’ın yerinin, orgazmının bilmecemsi ve yerleştirilemez niteliğine bağlı olması: Çözümlemelerimiz bunu, bu yerin mevcut kloak bölümlenmesinden daha eski olacak kadar arkaik bir noktada bulunduğunu söyleyebilmemize yetecek ölçüde ilerletti. Bu, belirli analitik perspektiflerde, belirli bir kadın analist¹⁵⁰ tarafından kadın cinselliği bakımından kusursuzca saptandı.
  • Jouissance olmayan arzunun onda doğaya göre bulunması gereken yerde, yani “tubal” olması: “Histerik” denen kadınların arzusu bunu kusursuzca gösterir.

Bu özneleri “histerik” diye sınıflandırmak zorunda olmamız, böyle konumlanan arzunun hakikatte, organik hakikatte oluşunu hiçbir biçimde değiştirmez. Erkek arzusunun sivri ucunu hiçbir zaman oraya kadar taşıyamayacağı için, erkeğin jouissance’ı ile kadının jouissance’ının organik olarak birleşmediği söylenebilir.

¹⁴⁸ Yukarıda 20 Mart oturumuna bakınız. T. S. Eliot, La terre vaine, Point Seuil, s. 79.

¹⁴⁹ Oliver Goldsmith, Le Vicaire de Wakefield, José Corti, 2001.

¹⁵⁰ Joan Riviere, “La féminité en tant que mascarade”.

Erkeğin arzusunun başarısızlığı ölçüsünde kadın, deyim yerindeyse normal olarak, erkeğin organına sahip olma fikrine yöneltilir; bu organ gerçek bir amboseptör olacağı ölçüde. Fallus denen şey budur.

Fallus, arzuların karşılaşmasını yalnızca silinip gitmesi içinde gerçekleştirdiği için kaygının ortak yeri olur.

Freud’a göre yürütülen bir analizin sonunda kadının biz analistlerden istediği kuşkusuz bir penistir, Penisneid; fakat erkekten daha iyisini yapmak için. Bütün bunları doğrulayan bir şey, birçok şey, binlerce şey vardır.

Kadının, her zaman örtük olduğunu varsaydığımız Penisneid’ı analiz olmadan aşma biçimi nedir? Bunu çok iyi biliriz; cinsiyetler arasındaki baştan çıkarmanın en sıradan tarzıdır: Fallik talebin konusu olan nesneyi erkeğin arzusuna sunmak; onun arzusunu taşıyacak, sönümlenmeyen nesneyi sunmak; kadınsı niteliklerini erkeğin tümerkliğinin işaretleri yapmak.

Eski seminerlerime başvurmanızı rica ederim. Joan Riviere’in ardından “kadınsı maskarad” dediği şeyin kendine özgü işlevini vurgularken değerini belirtmem gerektiğini düşündüğüm şey buydu. Yalnızca, kadın burada jouissance’ını ucuza elden çıkarmak zorundadır.

Onu bir bakıma bu yolda bıraktığımız ölçüde, bu fallik talebin yenilenmesini durdurma kararını imzalarız. Bu talep, ona sonuçta ötekinin başarısızlığını üstlenmek olarak sorulan şeyin (“tazmini” demeyeceğim) “rehinesi” gibi olur.

Genital düzlem ve genital gerçekleşme bir son olarak ele alındığında, kaygının açtığı yol bulunmasaydı “arzunun çıkmazları” diyebileceğimiz şeyler kendilerini bu yollarda gösterir.

Bugün sizi getirdiğim noktadan yeniden hareket ederek şunu göreceğiz: Bütün analitik deneyim bize, fallusun çıkmaz bir birleşmede yatıştırıcı nesne olarak çağrıldığı ölçüde eksik olduğunun ortaya çıktığını; öznenin Öteki’yle ilişkisinin çevresinden dolaşılamaz bir noktası olarak kastrasyonun kendisini kurduğunu, fakat kaygı işlevi bakımından çözülmüş bir nokta olduğunu gösterir.

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.

Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.