Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 20. Ders · 5 Haziran 1963

20. Ders: Kulaktan Giren

Geçen sefer size söylediklerim, sanırım anlamlı biçimde, sözlerime yanıt veren sessizlik içinde kapandı. Görünüşe göre hiç kimse beni hafif bir alkışla bile taçlandıracak soğukkanlılığı koruyamamıştı.

Ya yanılıyorum ya da bunda, sözlerime başlarken açıkça duyurduğum şeyin sonucunu görmek hiç de aşırı değildir: Kastrasyon kaygısına doğrudan yaklaşmak, deyim yerindeyse onun bir yankısını uyandırmadan olanaklı değildir.

Sonuçta bu aşırı bir iddia değildir; çünkü size söylediğim şey bütününde pek yüreklendirici sayılamaz. Erkek ile kadının birleşmesi söz konusu olduğuna göre, bu sorun yine de hep mevcuttur; psikanalistin kaygıları arasına her zaman haklı olarak girmiştir ve umarım hâlâ giriyordur.

Jones bu sorunun çevresinde uzun uzun döndü. Sorun, yalnız erkeğin değil kadının da birleşme yeri, vajina hakkındaki ilksel bilgisizliğinin fallus-merkezci perspektifçe içerildiği varsayımıyla maddileşmiş ve cisimleşmiştir. Jones’un bu yolda katettiği, kısmen verimli ama tamamlanmamış bütün dolambaçlar, hedeflerini (zamanında size hatırlattığım) ünlü “Onları erkek ve kadın olarak yarattı” sözünde çok iyi gösterir; sözün kendisi de son derece ikirciklidir.

Çünkü sonuçta bunu söyleyebiliriz: Jones, Yaratılış’ın I. kitabındaki 27. ayeti İbranice metin üzerinden düşünmedi.

בְּצֶלֶם אֱלֹהִים בָּרָא אֹתוֹ זָכָר וּנְקֵבָה בָּרָא אֹתָם

[Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı; erkeği ve kadını yarattı.]

Her ne olursa olsun, geçen sefer söylediğim şeyi Euler çemberlerinin kullanımıyla hazırlanmış küçük bir şema üzerinde taşımaya çalışırsak, şöyle gösterilebilir:

Erkek ile kadının, Kutsal Kitap anlamında birbirlerini “bilmeleri” içinde açtıkları alan yalnızca şurada kesişir: Gerçekten üst üste gelebilecekleri, arzularının onları birbirlerine erişmeye götürdüğü bölge, aracıları olacak şeyin eksikliğiyle, fallusla nitelenir. Fallus, her biri için ona erişildiğinde onu tam da ötekine yabancılaştıran şeydir.

Erkeğin fallik tümerklik arzusunda kadın kuşkusuz simge olabilir; fakat tam da artık kadın olmadığı ölçüde.

Kadın bakımındansa, Penisneid dediğimiz şey hakkında keşfettiğimiz her şeyden açıkça görülür ki fallusu ancak olmadığı şey olarak alabilir: Ya küçük (a), nesne olarak; ya da kendisine ait, fazla küçük φ olarak. Bu ona yalnızca Öteki’nin jouissance’ı hakkında hayal ettiği şeye yaklaşan bir jouissance verir. Bir tür zihinsel fantazmla bunu kuşkusuz paylaşabilir, ama kendi jouissance’ını borçlandırmak pahasına.

Başka deyişle kadın φ’dan ancak o yerinde, kendi jouissance’ının gerçekleşebileceği jouissance yerinde bulunmadığı için jouir edebilir.

Size biraz yakıcı, ne kadar da yanal ama güncel küçük bir örnek vereceğim. Bunun gibi bir dinleyici topluluğunda biz analistler ne kadar sık (pratiğimizin değişmezi hâline gelecek kadar sık) kadınların kocaları gibi, çoğu kez aynı psikanalist tarafından psikanaliz edilmek istediklerini görürüz.

Bu, taçlandığı varsayılan koca arzusunu paylaşmayı amaçladıkları anlamına gelmiyorsa ne demektir? Psikanalitik alanda gerçekleştiğini varsaydıkları -(-φ)’ya, φ’nın yeniden olumlanmasına erişmeyi amaçlarlar.

Fallusun beklendiği ve talep edildiği yerde, yani genital aracılık düzleminde bulunmaması, kaygının cinselliğin hakikati oluşunu açıklar: Akış her çekildiğinde ortaya çıkan, kumu gösteren hakikat. Kastrasyon bu yapının bedelidir; bu hakikatin yerine geçer.

Ama gerçekte bu yanılsamalı bir oyundur. Kastrasyon yoktur; çünkü meydana gelmesi gereken yerde kastrasyona uğratılacak nesne yoktur. Bunun için fallusun orada bulunması gerekirdi. Oysa fallus orada yalnızca kaygı olmasın diye bulunur.

Fallus, cinsel olarak beklendiği yerde yalnız eksik olarak görünür; kaygıyla bağı budur. Bütün bunlar fallusun, gücün aracı olarak işlemeye çağrıldığı anlamına gelir.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 176
H (Homme) erkekF (Femme) kadınφ fallus (iki kümenin kesişimi)
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 176
H (Homme) erkek−φ eksik fallusφ fallus

Oysa güç (güçten söz ettiğimizde, yalpalayan bir biçimde söz ettiğimizde neyin söz konusu olduğunu kastediyorum) her zaman “tümerklik”e gönderme yaparız diye ele aldığımız şey değildir. Tümerklik, bütün gücün başarısız olduğu noktaya göre şimdiden bir kayma, bir kaçıştır.

Güçten her yerde bulunması istenmez; mevcut olduğu yerde bulunması istenir. Tam da beklendiği yerde başarısız olduğu için “tümerklik” üretmeye başlarız. Başka deyişle fallus mevcuttur; konumunda olmadığı her yerde mevcuttur.

Çünkü kastrasyonun doğurduğu talep yanılsamasını delmemizi sağlayan yüz budur. Bu talep, jouissance’ın her güncelleştirilmesinin mevcutlaştırdığı kaygıyı örter: Jouissance’ın güç araçlarıyla karıştırılması.

İnsan iktidarsızlığı, kurumların ilerlemesiyle, temel sefaletinin bu durumundan daha fazlası olur; bir mesleğe, bir beyana dönüşür. “Profession”ı, “inanç beyanı” anlamından “meslek ideali”nde bulduğumuz sona ve hedefe kadar sözcüğün bütün anlamlarında kullanıyorum.

Her “meslek”in saygınlığının ardına sığınan şey her zaman iktidarsızlık olan bu merkezî eksiktir. En genel formülüyle iktidarsızlık, insanı yalnızca +φ taşıyıcısıyla ilişkisi üzerinden, yani aldatıcı bir güç üzerinden jouir etmeye mahkûm eden şeydir.

Geçen sefer eklemlediğim şeyin devamından ibaret olan bu yapının tümünü size hatırlatıyorsam, bunun nedeni böyle eklemlenen yapıyı doğrulayan dikkat çekici bir olguya sizi götürmektir: Öğretimizde, kuramımızda (Freudcu kuramda) toplumsal harcın ilkesine konan ünlü “eşcinsellik” terimi.

Freud’un her zaman fark ettiği ve hiçbir zaman kuşkuya düşürmediği gibi, bu erkeğin ayrıcalığıdır. Yalnızca “erkekler topluluğu”nda ortaya çıktığı ölçüde toplumsal bağın bu libidinal harcı, kastrasyon olgusu yüzünden özellikle erkeğe düşen cinsel başarısızlık yüzüne bağlıdır.

Buna karşılık kadın eşcinselliğinin büyük bir kültürel önemi olabilir, fakat hiçbir toplumsal işlev değeri yoktur. Çünkü o, cinsel rekabetin kendine özgü alanına yönelir; yani görünüşte başarı şansının en az olduğu yere. Oysa tam da bu alanda üstünlüğe sahip olanlar fallusu bulunmayanlardır.

“Tümerklik”, arzunun en büyük canlılığı, “uranik” denen aşkta ortaya çıkar. Bunun kadın eşcinselliği denen şeyle en köklü yakınlığını kendi yerinde gösterdiğimi sanıyorum: İdealist aşk, fallusun -φ olarak özsel aracılığının mevcutlaştırılması.

[Çeviri notu 1] “Uranik aşk” 19. yüzyıldan kalma bir adlandırmadır: Karl Heinrich Ulrichs 1860’larda eşcinsel sevgiyi anlatmak için Uranismus terimini ortaya atmış, kaynağını da Platon’un Şölen’inden almıştır; orada Pausanias, “göksel” Aphrodite Urania ile “sıradan” Aphrodite Pandemos’u ayırır ve birincisini erkekler arasındaki sevgiyle ilişkilendirir. Fransızcada amour uranien 1963’te hâlâ dolaşımdaydı; Lacan’ın “idealist aşk” demesi de terimin bu göksel yanına dayanır.

Dolayısıyla her iki cinsiyet için φ, arzuladığım ve yalnızca -φ olarak sahip olabildiğim şeydir. Cinsel birleşme alanında evrensel aracı olan bu “eksi”dir. Sevgili Reboul, Hegelci ve karşılıklı olmayan bu “ben”, Öteki’nin alanında eksik olarak kurulduğu ölçüdeki bendir.

Ona ancak bu yolun kendisini tuttuğum, bu oyunun “beni” yok ettiğine bağlandığım ölçüde erişirim. Kendimi yalnızca Hegel’in kuşkusuz gördüğü, fakat bu aralığı koymadan gerekçelendirdiği şeyde yeniden bulurum: Genelleştirilmiş bir (a)’da, her yerde olduğu için artık hiçbir yerde olmayan “ben” fikrinde.

Arzunun taşıyıcısı cinsel birleşme için yapılmamıştır. Çünkü genelleştirildiğinde beni artık erkek ya da kadın olarak değil, ikisi birden olarak özgülleştirir.

Burada cinsel birleşme alanı olarak betimlenen alanın işlevi, iki cinsiyetin her biri için şu seçeneği ortaya koyar: Öteki, dışlama anlamında ya büyük Öteki’dir ya da fallustur.

Bu alan boştur [-φ].

Fakat bu alanı [-φ] olumlu kılarsam, “ya da” ötekinin her an öbürünün yerine geçebileceği anlamına gelir.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 177
Autre Öteki−φ eksik fallus (kesişimde)
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 177
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 177

Bu nedenle, bütün uzamsal evrenin ardındaki “gizli göz” alanını, karşılaşılmaları üzerinde belirli bir kurtuluş yolculuğunun (özellikle Budist yolculuğun) oynandığı imge-varlıklara gönderme yaparak ortaya sokmam rastlantı değildir. Size Kwan Yin ya da başka adıyla Avalokiteśvara diye gösterdiğim figürü, eksiksiz cinsel ikircikliği içinde sundum.

Avalokiteśvara ne kadar erkek olarak mevcutlaştırılırsa o kadar kadınsı görünüşlere bürünür. Hoşunuza giderse başka bir gün size Tibet heykel ve resimlerinden imgeler sunarım; bunlar fazlasıyla çoktur ve size gösterdiğim özellik oralarda kesinlikle apaçıktır.

Bugün söz konusu olan, arzu ile jouissance arasındaki bu seçeneğin geçidini nasıl bulabileceğini kavramaktır. Diyalektik düşünceyle deneyimimiz arasındaki fark, senteze inanmamamızdır. Çatışkının kapandığı yerde bir geçit varsa, bunun nedeni geçidin çatışkı kurulmadan önce zaten orada bulunmasıdır.

Arzunun Şey’e erişimindeki çıkmazın cisimleştiği küçük (a) nesnesinin ona geçit vermesi için başlangıcına dönmek gerekir. Arzunun ayna uzamında yakalanmasından önce bu geçidi hazırlayan hiçbir şey yoksa çıkış da yoktur.

Çünkü bu çıkmaz olanağının kendisinin, erkekte cinsel başarısızlıkta damgalanacak şeyi önceleyen ve koşullayan bir ana bağlı olduğunu unutmayalım. Insight alanını böylesine erken ve derinden erotikleştiren, ayna geriliminin devreye girmesidir.

Bu alanın yönlendirici niteliğinin insanımsıda belirmeye başlayan tarafını Köhler¹⁵¹ ve Yerkes’ten¹⁵² beri biliyoruz. Zekâdan yoksun değildir; erişmesi gereken şeyi görmesi koşuluyla pek çok şey yapabilir.

Dün akşam şuna değindim: Her şey buradadır! Primatın bizden daha fazla konuşmaktan aciz olması değil; sözünü bu işlemsel alana sokamamasıdır. Fakat tek fark bu değildir.

Hayvan için ayna evresi bulunmamasında işaretlenen fark, “narsisizm” adı altında meydana gelen şeydir: Libidonun belirli bir her-yerde-oluşsal çekilişi, aynalaştırılmış görüşün biçimini verdiği bu insight alanına libidonun enjekte edilmesi.

Fakat bu biçim olguyu bizden saklar. Olgu, gözün gizlenmesidir: Artık bizim olduğumuz varlığa, “görme”nin evrenselliği altında her yerden bakması gereken gözün. Bunun meydana gelebileceğini biliyoruz; unheimlich denen şey budur. Ama bunun için çok özel koşullar gerekir.

Genellikle ayna biçiminin doyurucu yanı tam da bu görünüş olanağını maskelemesidir. Başka deyişle göz, arzulanabilir olanın temel ilişkisini kurar; çünkü ötekiyle ilişkide bu arzulanabilir şeyin altında arzulayan birinin bulunduğunu her zaman yanlış tanıtmaya yönelir.

Unheimlich’in ortaya çıkışına ilişkin verebileceğim en genel formül olduğunu düşündüğüm bu formülün kapsamını düşünün. En dinlendirici arzulanabilir olanla, onun en yatıştırıcı biçimiyle karşı karşıya olduğunuzu düşünün: Tanrısal heykel olan tanrısal heykel. Onun canlandığını, yani kendini arzulayan olarak gösterebildiğini görmekten daha unheimlich ne olabilir!

Oysa küçük (a)’nın doğuşuna koyduğumuz yapılandırıcı varsayım (onu gizleyen bu yakalanıştan başka bir yerde ve önce doğduğu) tek başına değildir. Bu varsayım elbette pratiğimize dayanır; onu buradan sokuyorum.

Ya pratiğimiz hatalıdır (kendisine göre hatalı demek istiyorum) ya da arzu alanımızın, onu yeniden bulmak amacımızsa ancak terimlerini yeniden ürettiğimiz ölçüde yeniden bulabileceğimiz S’nin A’yla ilişkisinden doğduğunu varsayar. Ya pratiğimiz kendisine göre hatalıdır ya da bunu varsayar.

İsterseniz pratiğimizin doğurduğu şey, bir süredir bize yol gösteren ünlü bölme tarafından son kertede simgelenen şu evrendir: Henüz bilinmeyen özne S’nin Öteki’nde kendini kurması gereken ve küçük (a)’nın bu işlemin artığı olarak belirdiği üç zaman boyunca.

¹⁵¹ Wolfgang Köhler, L’intelligence des singes supérieurs, Cepl, 1972; Psychologie de la forme, Gallimard, Folio, 2000.

¹⁵² Robert M. Yerkes ve Ada W. Yerkes, Les Grands singes, l’orang-outan, Albin Michel, 1951.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 178
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 178
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 178

Geçerken şuna dikkat çekeyim: “Ya pratiğimiz hatalıdır ya da bunu varsayar…” seçeneği “dışlayıcı” bir seçenek değildir. Pratiğimiz kendisine göre kısmen hatalı olmaya ve bir artık bırakmaya izin verebilir; çünkü öngörülen tam da bu artıktır. Böylesine zorunlu olarak kendini dayatan bir formülleştirmeye girerken çok az riske attığımız büyük bir varsayım!

Fakat S’nin A’yla bu ilişkisini, gösterenin tanımını bize miras bırakanların düzenledikleri oyunun ilkesine koymayı görev bildikleri şeyden (yani iletişim kavramından) karmaşıklığı bakımından çok daha ileride konumlandırmak gerekir; ilişki yine de böylesine yalın ve başlangıçsaldır.

İletişim burada ilksel olan değildir. Çünkü başlangıçta S’nin iletecek hiçbir şeyi yoktur; bütün iletişim araçları öte tarafta, Öteki’nin alanındadır ve onları ondan almak zorundadır. Öteden beri söylediğim gibi bunun sonucu, kendi iletisini ilkece her zaman Öteki’nden almasıdır.

Bu tabloda yazılan ilk ortaya çıkış, formülleştirilemediği için bilinçdışı olan bir “Ben kimim?”den ibarettir. Daha formülleştirilmeden önce buna bir “Sen…” yanıtı verilir. Yani çok uzun zaman önce söylediğim gibi, özne önce kendi iletisini tersine çevrilmiş biçimde alır.

Bugün, işitiyorsanız, şunu ekliyorum: İletiyi önce kesintiye uğramış biçimde alır. Önce yüklemsiz bir “Sen…” işitir. Yine de bu ileti ne kadar kesilmiş ve dolayısıyla yetersiz olsa da asla biçimsiz değildir. Çünkü dil gerçekte vardır, işlemektedir, dolaşımdadır; ilksel olduğu varsayılan sorgulaması içindeki S hakkında bu dilde birçok şey şimdiden düzenlenmiştir.

Az önceki cümleme döneyim: Bunun yalnızca bir varsayım olmadığını, pratiğimizin içinde temellendirdiğim, pratiğimizle ve onun sınırlarına kadar özdeşleştirdiğim bir varsayım olmadığını söylemiştim. Şimdi gözlemlenebilir olgunun (neden böylesine kötü gözlemlendiği deneyimin bize sunduğu büyük sorudur) varsayılan bu şemadaki özerk söz oyununu bize gösterdiğini söyleyeceğim.

Burada sağırlıktan etkilenmemiş yeterince anne bulunduğunu düşünüyorum. Çok küçük bir çocuk, ayna evresinin işini tamamlamaktan henüz çok uzak olduğu yaşta, birkaç sözcüğe sahip olur olmaz uyumadan önce kendi kendine konuşur.

Zaman bugün bunun uzun bir sayfasını size okumamı engelliyor. Gelecek sefer ya da sonraki sefer size belirli bir doyum vaat ediyorum; bunu yapmayı kesinlikle ihmal etmeyeceğim.

Dostum Roman Jakobson on yıl boyunca bütün gebe öğrencilerine çocuk odasına bir teyp koymaları için yalvardıktan sonra, ne mutlu ki bu ancak iki ya da üç yıl önce gerçekleştirildi. Böylece nihayet bu ilksel monologlardan birinin yayınına sahibiz. Yineliyorum, bundan belirli bir doyum elde edeceksiniz.

Biraz bekletiyorsam nedeni, doğrusu bu metnin bugün çizmem gereken şeyden çok daha fazlasını göstermeye elverişli olmasıdır. Bugün çizmem gereken şey için bile uzaklıkların göndermelerini anmak gerekir. Bunu ancak bilginizde neyin karşılık verebileceğini pek bilmeden yapabilmem, bizim kaderimizin, ne düşünülürse düşünülsün ve ne kadar ders ve konferans verilirse verilsin eğitiminizin hiç de güvence altında bulunmadığı bir alanda hareket etmek zorunda olmak olduğunu gösterir.

Her ne olursa olsun, burada kimileri Piaget’nin¹⁵³ “benmerkezci dil” dediği şeyi hatırlıyorsa (bu yıl ona dönüp dönemeyeceğimizi bilmiyorum) bunun ne olduğunu bildiğinizi düşünüyorum.

Savunulabilir olabilecek ama kesinlikle her türlü yanlış anlamaya elverişli bu adlandırmanın altında örneğin şu özellik vardır: “Benmerkezci dil”, yani ortak bir görev için birkaç arkadaşıyla bir araya getirilen çocuğun yüksek sesle söylediği bu tür monologlar, çok açık biçimde kendi kendisine yönelmiş bir monolog olmasına rağmen, ancak tam da bu belirli topluluk içinde ortaya çıkabilir.

“Benmerkezci”nin anlamı kesinleştirilseydi bu, benmerkezci nitelemesine karşı bir itiraz olmazdı. Her durumda, benmerkezcilik bakımından öznenin sözce olarak orada böylesine sık elenmesi çarpıcı görünebilir.

Bu göndermeyi yalnızca gelecekte her türlü amaç için Piaget metinlerindeki olguyla yeniden temas ve tanışıklık kurmaya sizi yöneltmek üzere değil, aynı zamanda en azından bir sorunun ortaya çıktığını belirtmek için hatırlatıyorum: Bu hipnopompik¹⁵⁴ ve bütünüyle ilksel monoloğun, bildiğiniz gibi çok daha sonraki bir evrenin bu görünümüne göre nerede bulunduğunu ve ne olduğunu bilmek.

Şimdiden size şunu belirtiyorum: Gördüğünüz gibi doğuş ve gelişim sorunlarıyla ilgili olarak, yıllarca canınızı böylesine sıkan o ünlü şema¹⁵⁵ yeniden değer kazanacaktır.

Her ne olursa olsun, size sözünü ettiğim küçük çocuğun monoloğu odada başka biri bulunduğunda hiçbir zaman ortaya çıkmaz. Küçük bir erkek ya da kız kardeş, başka bir bebek bile onu engellemeye yeter.

Başka birçok özellik, bu düzeyde olup bitenin bilinçdışında “ilksel” diye adlandırılan gerilimlerin erkenciliğini şaşırtıcı biçimde açığa vurduğunu gösterir. Burada düş işlevine her bakımdan benzer bir şey bulunduğundan kuşku duyamayız. Her şey, bu terime verdiğim vurguyla, “öteki sahne”de olup biter.

¹⁵³ Jean Piaget, Le langage et la pensée chez l’enfant, Delachaux et Niestlé, 1997.

¹⁵⁴ Hipnopompik: Uykuyu izleyen eksik uyanıklık durumuyla ilgili.

¹⁵⁵ “Arzu grafiği”.

Bizi burada, sizi soruna soktuğum şu küçük kapı (bu her zaman kötü bir giriştir) yönlendirmeli değil mi? Söz konusu olan küçük (a)’nın, artığın kuruluşudur. Her durumda bu olgu, koşulları size söylediğim gibiyse, bizim elimize yalnızca artık hâlinde, yani teyp bandında geçer. Başka türlü en fazla, göründüğümüzde her an kesilmeye hazır uzak bir mırıltısını işitiriz.

Bu, kurulmakta olan özne bakımından artığı, taşıyıcısından ayrılmış bir sesin tarafında da aramamız gerektiğini kavramamız için bize bir yol açmaz mı?

Çok dikkatli olun; burada fazla hızlı gitmemek gerekir. Öznenin Öteki’nden dil aracılığıyla aldığı her şeyi vokal bir biçimde alması sıradan deneyimdir. Fakat çok da seyrek olmayan bir deneyimden (her zaman çarpıcı örnekler anılsa da: Helen Keller) dili almak için vokal olmayan başka yollar bulunduğunu, dilin seslendirme olmadığını çok iyi biliyoruz.

Yine de dil ile seslilik arasında rastlantıdan fazla bir ilişkinin bulunduğu yönünde ilerleyebileceğimizi düşünüyorum. Belki de şeyleri yakından eklemlemeye çalışıp bu sesliliği örneğin araçsal diye nitelendirerek doğru yolda ilerlediğimize inanacağız.

Fizyolojinin burada yolu açtığı bir olgudur. Kulağımızın işleyişi hakkında her şeyi bilmiyoruz; ama yine de “koklea”nın bir rezonatör olduğunu biliyoruz. İsterseniz karmaşık ya da bileşik bir rezonatör; fakat bileşik bir rezonatör bile temel rezonatörlerin bileşimine ayrılır.

Bu bizi şu yola götürür: Rezonansın özelliği, aygıtın orada egemen olmasıdır; rezonansa giren aygıttır. Herhangi bir şeye rezonans vermez; şeyleri karmaşıklaştırmamak için böyle söyleyelim, yalnızca kendi notasına, kendi öz frekansına rezonans verir.

Bu, karşı karşıya bulunduğumuz rezonatör türüne, somut olarak söz konusu duyu aygıtının örgütlenmesine, yani kulağımıza ilişkin bir gözleme götürür. Herhangi bir rezonatör değildir; boru tipinde bir rezonatördür.

Yuvarlak pencere düzeyine getirilen titreşimin belirli bir dönüşünde ilgili yolun uzunluğu, timpanik rampadan vestibüler rampaya geçerken kapalı bir kanalda kat edilen uzamın uzunluğuyla açıkça bağlantılı görünür. Dolayısıyla herhangi bir boru (flüt ya da org borusu) gibi işler.

Elbette mesele karmaşıktır; bu aygıt başka hiçbir müzik çalgısına benzemez. Deyim yerindeyse tuşlu bir boru olurdu. Çünkü geri dönen dalganın noktasında ilgili olan ve ilgili rezonansı işaretlemekle yüklenen şey, tel konumunda bulunan ama tel gibi işlemeyen hücre gibi görünür.

Bu dolambaç için daha çok özür diliyorum; çünkü şeylerin son sözünü bu yönde bulmayacağımız kesindir. Yine de bu hatırlatma şunu güncelleştirmeye yöneliktir: Organik biçimde, bize yaratılmış ve yaratıcı bir boşluğun kuruluşunun en temel biçimiyle özellikle ilgilenmemizi sağlamış ilksel, topolojik, uzam-aşırı verilere akraba görünen bir şey vardır. Bu biçimi sizin için bir kıssa yoluyla, “çömleğin öyküsü”nde cisimleştirmiştik.

Bir çömlek de rezonans verebilen bir borudur. Birbirinin tamamen aynı on çömleğin bireysel olarak farklı görünmeyi kesinlikle dayattığını; ama biri ötekinin yerine konduğunda sırasıyla her birinin merkezinde bulunan boşluğun her zaman aynı olup olmadığı sorusunun sorulabileceğini söylemiştik.

Akustik borunun merkezindeki boşluğun, orada rezonansa gelebilecek her şeye dayattığı buyruktan hareketle, ilerleyişimizin sonraki adımına açılan ama tanımlanması o kadar da kolay olmayan şu gerçekliğe varırız: “Nefes” denen şey. Olası bütün nefeslere, deliklerinden birinin düzeyinde uyarılan bir flüt aynı titreşimi dayatır.

Yasa bu değilse, söz konusu küçük (a)’nın gerçek bir aracılık işlevinde çalıştığı şey bizim için burada işaretlenir. Ama bu yanılsamaya teslim olmayalım. Bütün bunlar yalnızca eğretileme olarak ilgi taşır.

Ses, bizim anladığımız anlamda önemliyse bunun nedeni herhangi bir uzamsal boşlukta rezonans vermesi değildir. En yalın çıkarım biçimi, dilbilimde yalnızca temas kurmak sanılan ama bambaşka bir şey olan fatik işlev¹⁵⁶ içinde, Öteki’nin kendisi olarak boşluğunda, tam anlamıyla ex nihiloda rezonans verdiği içindir.

¹⁵⁶ Fatik işlev: Konuşucu ile muhatap arasındaki iletişimi, bir ileti aktarmadan kuran ya da uzatan dil işlevi.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 180
Pavillon kulak kepçesiConduit externe dış kulak yoluTympan kulak zarıOsselets kemikçiklerFenêtre ovale oval pencereFenêtre ronde yuvarlak penceretrompe d’Eustache östaki borusuVestibule dehliz (vestibül)Canaux semi-circulaires yarım daire kanallarırampe vestibulaire vestibüler kanalmembrane de Reissner Reissner zarımembrane basilaire baziler zarrampe tympanique timpanik kanalHélicotrème helikotremaCellules de Corti Corti hücrelerinerf acoustique (vers le cerveau) işitme siniri (beyne doğru)Os du Rocher petröz kemik

Ses söylenene yanıt verir, ama onun hesabını veremez. Başka deyişle yanıt verebilmesi için sesi, söylenenin başkalığı olarak içimize almamız gerekir. Bizden ayrılmış kendi sesimizin bize yabancı bir ses olarak görünmesinin nedeni başka bir şey değil tam da budur.

Belirli bir boşluk kurmak Öteki’nin yapısına aittir: Güvence eksikliğinin boşluğu. Hakikat dünyaya gösterenle ve her türlü denetimden önce girer; sınanır ve ancak gerçekteki yankılarıyla geri döner. Ses, sesliliklerden ayrıldığı ölçüde (ezgilenmiş değil, eklemlenmiş ses) bu boşlukta rezonans verir.

Söz konusu ses buyurucu olduğu, itaat ya da kanı talep ettiği ölçüde sestir; müziğe göre değil söze göre konumlanır. Kaydedilmiş sesi tanımama konusunda şarkıcının deneyimiyle hatibin deneyimi arasında bulunabilecek uzaklığı görmek ilginç olurdu. Bunun gönüllü araştırmacısı olmak isteyenlere araştırmayı öneriyorum; kendim yapacak zamanım yok.

Sanırım geçen yıl yaklaşamadığım ve sesle özdeşleşmenin en azından ilk modelini verdiği o ayrı özdeşleşme biçimine burada parmağımızla dokunuyoruz. Bu model, kimi durumlarda ötekilerdekiyle aynı özdeşleşmeden söz etmediğimizi, Einverleibung’dan, içe almadan söz ettiğimizi gösterir.

İyi kuşaktan psikanalistler bunu fark etmişti. Isakower¹⁵⁷ adlı bir bey, International Journal’ın yirminci cildinde son derece dikkate değer bir makale yazdı. Bana göre makalenin tek ilgi noktası, bu özdeşleşme türünün ayrılığını gerçekten çarpıcı bir imgeyle anlatma gereğinin kendisini ona dayatmış olmasıdır. Göreceksiniz, bu imgeyi, size göstermeye çalıştığım olguya kıyasla gördüğü şeyle ilişkisi hayli daha uzak olan bir şeyde arar.

Yanlış hatırlamıyorsam (anımı yeniden denetleyecek zamanım olmadı) “Daphnia” denen küçük hayvanla ilgilenir. Hiç de karides olmamasına rağmen ona epey benzediğini düşünün.

Tuzlu sularda yaşayan bu hayvan, başkalaşımlarından birinde, bizim dilimizle söylersek göz çukurunu küçük kum taneleriyle doldurmak gibi tuhaf bir alışkanlığa sahiptir. Bunları, indirgenmiş “stato-akustik” denen aygıtına, başka deyişle utrikülüne sokar; çünkü bizim olağanüstü “koklea”mızdan yararlanmaz.

Bu kum parçacıkları utriküle girince (onları dışarıdan koyması önemlidir, çünkü hiçbir durumda kendisi üretmez) utrikül kapanır. Böylece dengesi için gerekli küçük çıngıraklar içinde bulunur. Onları dışarıdan getirmiştir.

Üstbenin kuruluşuyla ilişkinin uzak olduğunu kabul edin. Yine de beni ilgilendiren, Isakower’ın bu işleme başvurmaktan daha iyi bir karşılaştırma bulması gerektiğini düşünmemiş olmasıdır.

Umarım içinizde fizyoloji yankılarının uyandığını işittiniz. Muzip deneycilerin bu kum tanelerinin yerine demir parçacıkları koyduklarını, sonra da Daphnia ve bir mıknatısla eğlendiklerini biliyorsunuz.

Dolayısıyla bir ses özümsenmez; fakat içe alınması, bizim boşluğumuzu biçimlendirme işlevini ona verebilir. Burada geçen günkü çalgımı, sinagogun Şofar’ını yeniden buluyoruz.

Bir anlığına bütünüyle müzikal olabilmesi (bu temel beşli, ona özgü beşli aralığı gerçekten müzik midir?) ve kulağımızı alışılmış bütün armonilerinden güçlü biçimde kopararak sözün yerine geçebilmesi olanağına anlamını veren budur.

Kaygımızın yerini biçimlendirir; ama dikkat edelim, ancak Öteki’nin arzusu buyruk biçimini aldıktan sonra. Bu yüzden kaygıya, suçluluk ya da bağışlanma denen ve tam da başka bir düzenin ortaya sokulması olan çözümünü verme konusunda üstün işlevini oynayabilir.

Arzunun eksik olması burada temeldir. Bunun ilkesel “kusuru” olduğunu söyleyeceğiz; faute, eksik olan bir şey anlamında. Bu kusurun anlamını, ona bir içerik vererek değiştirin (neyin eklemlenmesinde? Bunu askıda bırakalım) ve işte suçluluğun doğuşuyla kaygıyla ilişkisi açıklanır.

Bununla ne yapılabileceğini bilmek için sizi bu yılın alanı olmayan, ama burada biraz girmemiz gereken bir alana götürmeliyim. Şofar’da (suçluluğun haykırışı diyelim) kaygıyı örten Öteki’nden neyin eklemlendiğini bilmediğimi söyledim. Formülümüz doğruysa Öteki’nin arzusu gibi bir şey bununla ilgili olmalıdır.

Yolları hazırlayan bir şeyi ortaya sokmak için kendime üç dakika daha veriyorum. Sonraki adımımızı gelecek sefer atabileceğiz. Burada karşılıklı olarak aydınlatılmaya en elverişli şeyin kurban kavramı olduğunu söyleyeceğim. Benden başka birçok kişi kurbanda söz konusu olan şeye yaklaşmayı denedi.

Zaman bizi sıkıştırıyor; kısaca söyleyeceğim: Kurban, bütünüyle başka bir boyutta yayılan sunuya ya da armağana değil, Öteki’ni olduğu gibi arzu ağı içinde yakalamaya yöneliktir.

Mesele, etik düzleminde bizim için indirgendiği şeyde şimdiden görülebilir. Kim olursak olalım, bilinmeyen bir tanrısallığa, arzularımızın alanına geçerli ya da geçersiz biçimde dayattığımız küçük bir sakatlamayı durmadan kurban etmeden yaşamadığımız ortak deneyimdir.

İşlemin bütün alt katmanları okunabilir değildir. Bunun arzumuzun kutbu olarak küçük (a) ile ilgili bir şey olduğu kuşku götürmez.

¹⁵⁷ Otto Isakower, “On the Exceptional Position of the Auditory Sphere”, The International Journal of Psychoanalysis, 1939, c. XX, s. 340-348; “De l’exceptionnelle position de la sphère auditive”.

Fakat bunu size gösterebilmem için gelecek sefer daha fazlasının gerektiğini (ve özellikle, umarım o buluşmada büyük bir obsesyonel topluluğu bulunur) bu küçük (a)’nın daha şimdiden kutsanmış bir şey olduğunu göstermek gerekecek. Bu ancak kurbanda söz konusu olanı ilk biçimi içinde yeniden ele almakla düşünülebilir.

Kuşkusuz biz, büyük uygarlık panayırında tanrılarımızı yitirdik. Ama bütün halkların kökeninde yeterince uzun bir dönem, onlarla gerçek kişiler olarak başımızın dertte olduğunu gösterir. Tümerkil tanrılar değil, bulundukları yerde güçlü tanrılar. Bütün soru, bu tanrıların bir şey arzulayıp arzulamadığını bilmekti.

Kurban, onların bizim gibi arzuladıkları varsayımıyla davranmaktan ibarettir. Bizim gibi arzuluyorlarsa küçük (a) aynı yapıya sahiptir. Bu, onlara kurban edilen şeyi yiyecekleri ya da bunun onlara herhangi bir yararı dokunabileceği anlamına gelmez. Önemli olan onu arzulamalarıdır; daha fazlasını söyleyeceğim: Bunun onları kaygılandırmamasıdır.

Çünkü şimdiye kadar kimsenin, sanırım, doyurucu biçimde çözemediği bir şey vardır: Kurbanların her zaman lekesiz olması gerekiyordu.

Ayna alanı düzeyindeki leke hakkında size söylediklerimi hatırlayın. Lekeyle birlikte, arzu alanında arkada gizlenen şeyin yeniden ortaya çıkma olanağı belirir ve hazırlanır: Bu durumda göz. Arzunun, kaygıdan sıyrılmasını her durumda sağlayan, her yerde bulunabilir, hatta başıboş olma olanağıyla orada kalabilmesi için gözün bu alanla ilişkisinin zorunlu olarak elenmesi gerekir.

Tanrıları arzu tuzağında evcilleştirmek ve kaygıyı uyandırmamak özseldir. Zaman beni burada bitirmeye zorluyor. Bu son gezinti size ne kadar lirik görünürse görünsün, deneyimimizde çok daha gündelik gerçeklikler için bize kılavuzluk edeceğini göreceksiniz.

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.

Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.