Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 21. Ders · 12 Haziran 1963
21. Ders: Piaget’nin Musluğu
Kaygı, öznenin şimdiye kadar büyük A’yla, Öteki’nin arzusu dediğim şey içinde bulunduğu temel ilişkide yatar. Analizin nesnesi bir arzunun keşfidir; her zaman öyle olmuştur ve öyle kalır.
Kimi yapısal nedenlerle bu yıl bunu ortaya çıkarmaya, olduğu gibi işletmeye, çevrelemeye ve eklemlemeye yöneldim. Bunu hem cebirsel diyebileceğimiz bir tanım yoluyla (işlevin, gösteren işlevinin kendisinde bir tür açıklık, gap, artık olarak göründüğü bir eklemlemeyle) hem de dokunuş dokunuş örneklerle yapıyorum. Bugün izleyeceğim yol budur.
Bu küçük (a)’nın her ilerleyişinde, her ortaya çıkışında kaygı, tam da Öteki’nin arzusuyla ilişkisine bağlı olarak belirir. Peki öznenin arzusuyla ilişkisi nedir? Zamanında ileri sürdüğüm formülle konumlandırılabilir: Küçük (a), analizde açığa çıkarmaya çalıştığımız arzu “nesnesi” değil, arzunun “nedeni”dir.¹⁵⁸
Bu özellik özseldir. Kaygı, öznenin her kuruluşunun büyük A’yla Öteki’ne bağımlılığını işaretliyorsa, öznenin arzusu da küçük (a)’nın ilk ve önceki kuruluşu aracılığıyla bu ilişkiye asılıdır.
Küçük (a)’nın arzu nedeni olarak mevcudiyetinin nasıl haber verdiğini size hatırlatmaya beni iten önem budur. Analitik araştırmanın ilk verilerinden başlayarak, tam da “neden işlevi” içinde, az çok örtülü biçimde kendini bildirir.
Bu işlev alanımızın, araştırmanın başladığı alanın ilk verilerinde, yani semptom alanında saptanabilir. Bu adla bizi ilgilendiren her semptomda, bugün önünüzde işletmeye çalışacağım boyut kendini gösterir.
Bunu size hissettirmek için, sonradan göreceğiniz gibi örnek işlevini boşuna taşımayan bir semptomdan, obsesyonelin semptomundan başlayacağım. Şimdiden belirteyim: Bunu öne sürmemin nedeni, küçük (a)’nın işlevini semptomun ilk verilerinden başlayarak neden boyutunda işler hâlde açığa çıktığı biçimde saptamamıza giriş olanağı vermesidir.
Obsesyonel, konumunun deyim yerindeyse patognomonik biçimi altında bize ne sunar? Obsesyon ya da zorlantı: İç dilinde bir gerekçeye eklemlenmiş olsun ya da olmasın, “Git şunu ya da bunu yap; kapının kapalı olup olmadığını ya da musluğu denetle…” der. Belki birazdan göreceğiz.
Semptomun en örnek biçimi altında ele alınması, deyim yerindeyse çizgisini sürdürmemenin kaygıyı uyandırmasını içerir.
Bu yüzden semptom, olgusunun kendisinde, küçük (a)’nın konumunu hem kaygı hem de arzu ilişkilerine bağlamak için en elverişli düzeyde bulunduğumuzu gösterir. Kaygı gerçekten de başlangıçta belirir. Arzu ise, tarihsel olarak Freudcu araştırmadan ve pratiğimizde analizden önce gizlidir. Onu açığa çıkarırsak bile maskesini düşürmenin ne kadar güç olduğunu biliriz!
Fakat deneyimimizin, Freud’un ilk gözlemlerinden başlayarak beliren şu verisi vurgulanmayı hak eder. Böyle saptanmamış olsa bile obsesyonel nevrozda ilerlemenin belki de en özsel adımını oluşturur. Freud ve biz her gün şu olguyu tanıdık, tanıyabiliriz: Analitik süreç az önce klasik biçimiyle betimlediğim semptom sözcesinden (öteden beri tanımlanmış, ona eşlik eden kaygılı mücadeleyle birlikte zorlantıdan) değil, “bunun böyle işlediği”nin tanınmasından başlar.
Bu tanıma, semptomun işleyişinden kopuk bir etki değildir. Öznenin “bunun böyle işlediğini” fark etmesi epifenomen değildir.
Semptom ancak özne onu fark ettiğinde kurulur. Çünkü deneyimden, öznenin yalnız obsesyonlarını saptamamış değil, onları obsesyon olarak kurmamış olduğu obsesyonel davranış biçimleri bulunduğunu biliriz. Böyle bir durumda analizin ilk adımı (Freud’un¹⁵⁹ bu konudaki pasajları ünlüdür) semptomun klasik biçimi içinde kurulmasıdır.
Bu olmadan ondan çıkmanın yolu yoktur; yalnızca hakkında konuşmanın yolu olmadığı için değil, onu kulaklarından yakalamanın yolu olmadığı için.
Söz konusu kulak nedir? Semptomun özne tarafından özümsenmemiş yanı diyebileceğimiz şeydir. Semptomun henüz formülleştirilmemiş bilmece durumundan çıkması için atılacak adım onun formülleştirilmesi değildir. Öznede, kendisine “bunun bir nedeni var” diye düşündüren bir şeyin çizilmesidir.
Başlangıçtaki boyut budur; burada olgu biçiminde ele alınmıştır. Başka nerede yeniden bulunabileceğini size göstereceğim.
“Bunun bir nedeni var” boyutunda öznenin davranışına katılımı ancak kırılır. Bu kırılma, semptomun bizim için yaklaşılabilir olması için gerekli tamamlamadır.
¹⁵⁸ 1961-62 Semineri, Özdeşleşme, 27 Haziran oturumu.
¹⁵⁹ S. Freud, Cinq psychanalyses, L’homme aux rats, s. 244: “Hastaların kendi obsesyonlarının içeriğini bilmediklerini öğrendiğimizde…”
Size söylemek ve göstermek istediğim şu: Bu işaret, durumun “anlaşılması” diyebileceğim şeyde bir adım oluşturmaz; daha fazlasıdır. Bu adımın obsesyonelin tedavisinde özsel olmasının bir nedeni vardır.
(a)’nın, arzu nedeninin işleviyle nedenin olduğu gibi zihinsel boyutu arasındaki ilişkiyi bütünüyle kökten biçimde göstermeden bunu eklemlemek olanaksızdır. Bunu söylemimin deyim yerindeyse yan sözlerinde daha önce belirttim; Critique dergisinin nisan sayısında yayımlanan “Kant avec Sade”¹⁶⁰ makalesinin bulabileceğiniz bir yerinde yazdım. Bugün söylemimin asıl bölümünü bunun üzerinde işleteceğim.
Önemini şimdiden görüyorsunuz: Neden boyutunun, obsesyonelin analizinin başlangıç verilerinde küçük (a)’nın ortaya çıkışını ve mevcutlaşmasını gösterdiğini (yalnız onun gösterdiğini) işaretlemek ve inandırıcı kılmak. Şu anda size açıklamaya çalıştığım şeyin geleceği budur: Aktarımın her çözümlemesi bir çemberde dönmeye mecbur kalmamak için bu küçük (a)’nın “çevresinde” dönmelidir.
Çember kuşkusuz hiçlik değildir; devre kat edilir. Ama “analizin sonu” diye, benim dile getirmediğim bir sorunun bulunduğu açıktır: “Aktarım nevrozunun indirgenemezliği.”
Bu aktarım nevrozu başlangıçta saptanabilenle ya aynıdır ya değildir. Kuşkusuz bütünüyle mevcut olma farkını taşır. Bize kimi zaman çıkmaz hâlinde görünür; yani analiz edilenin analistle ilişkilerinin kusursuz durgunluğuna varır. Başlangıçta benzer biçimde meydana gelebilecek her şeyden tek farkı, tümüyle bir araya toplanmış olmasıdır.
Analize bilmecemsi bir kapıdan girilir. Çünkü aktarım nevrozu herkeste, Alkibiades’te bile oradadır: Sevdiği Agathon’dur. Alkibiades kadar özgür bir varlıkta bile, bu aşk “gerçek aşk” denen şey olsa da aktarım apaçıktır. Fazla sık “yanal aktarım” dediğimiz yerde aktarımın kendisi bulunur.
Şaşırtıcı olan, gerçek olarak işleyen aktarım içinde bizi tutan bütün bunlara rağmen analize girilmesidir.
Analizin devresi hakkındaki gerçek şaşkınlık konusu şudur: Aktarım nevrozuna rağmen analize girip çıkışta aktarım nevrozunun kendisini nasıl elde edebiliriz? Kuşkusuz aktarımın çözümlenmesi hakkında bir yanlış anlama bulunduğu içindir.
Yoksa kimi zaman ortaya çıkan ve ifade edildiğini işittiğim şu doyum görülmezdi: Aktarım nevrozuna biçim vermiş olmak. “Belki kusursuzluk değildir ama yine de bir sonuçtur.” Doğru: “Yine de bir sonuçtur”; kendisi de epey şaşkınlık verici bir sonuç.
Yolun küçük (a)’dan, aktarımın çözümlenmesi için analiste önerilecek tek nesneden geçtiğini söylüyorsam, bunun başka bir sorunu açık bırakmayacağı anlamına gelmez; göreceksiniz. Tam da bu çıkarma içinde özsel bir boyut belirebilir: Sonuçta öteden beri sorulmuş ama kesinlikle çözülmemiş bir soru. Her sorulduğunda yanıtların yetersizliği herkes için gerçekten duyulur, apaçık, göz kamaştırıcıdır: “Analistin arzusu.”
Mevcut meselenin önemini göstermek üzere bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra küçük (a)’ya dönelim. Küçük (a) nedendir, arzunun nedenidir.
Bunu anlamanın kötü olmayan bir yolunun, neden kategorisinin işleyişinin bize sunduğu bilmeceye dönmek olduğunu belirttim. Çünkü ona hangi eleştiriyi, fenomenolojik olsun olmasın hangi indirgeme çabasını uygularsak uygulayalım bu kategorinin işlediği açıktır; hem de yalnızca gelişimimizin arkaik bir aşaması olarak değil.
Burada onu arzu nedeni olarak küçük (a) nesnesinin kökensel işlevine bağlama tarzımın gösterdiği şey, nedensellik kategorisi sorusunun Kant’la birlikte “aşkınsal estetik” diyeceğim şeyden, kabul ederseniz benim “aşkınsal etiğim” diyeceğim şeye aktarılmasıdır.
Burada, üzerinde ısrar bile edemeden yalnızca projektörü yanlara tutup geçmek zorunda olduğum bir alana ilerlemek zorundayım. Filozofların işlerini yapmaları ve örneğin “neden işlevi”ni Kant’ın¹⁶¹ aşkınsal estetik alanından çıkardığımı söylerken işaret ettiğim işlemi gerçekten yerine yerleştirmemizi sağlayacak bir şeyi fark edip formülleştirmeye cesaret etmeleri gerekirdi.
Başkaları size bunun bir bakıma yalnız pedagojik bir çıkarma olduğunu göstermeliydi; çünkü bu aşkınsal estetikten çıkarılması gereken birçok başka şey vardır.
Geçen sefer arzunun skopik alanından söz ederken bir el çabukluğuyla savuşturmayı başardığım şeyi en azından bir işaret olarak burada yapmalıyım. Bundan kaçamam. Daha ileri ilerlediğim şu anda, size söylediklerimin içerdiği şeyi söylemem, işaretlemem gerekir: Uzam, duyulur sezginin hiçbir biçimde “a priori” kategorisi değildir.
Bilimde ulaştığımız ilerleme noktasında, her şeyin bizi doğrudan formülleştirmeye çağırdığı şu meseleye kimsenin hâlâ saldırmamış olması çok şaşırtıcıdır: Uzam, “kendinde şey”in ötesinde deyim yerindeyse serbest alan bulacağı öznel kuruluşumuzun bir özelliği değildir.
¹⁶⁰ J. Lacan, “Kant avec Sade”, Écrits, s. 765 ya da c. 2, s. 243.
¹⁶¹ I. Kant, Critique de la raison pure, çev. A. Renaut, Paris, Flammarion, 2007.
Uzam gerçeğin bir parçasıdır. Sonuçta geçen yıl bütün bu topolojiyle gözlerinizin önünde dile getirdiğim, eklemlediğim ve çizdiğim şeyde, ne mutlu ki kimilerinin tınısını duyduğu bir şey vardır.
Bu topolojik boyut, simgesel kullanımı uzamı aştığı ölçüde, yalnızca kimilerine değil birçok kişiye embriyonun gelişim şemalarının bize sunduğu pek çok biçimi çağrıştırdı. Bu biçimler, kendilerine özgü ortak ve tekil Gestalt’larıyla, Gestalt’ın ileri sürüldüğü yönden (yani iyi biçim yönünden) bizi çok uzağa götürür.
Tam tersine, her yerde yeniden üretilen bir şeyi gösterirler. İzlenimci bir anlatımla, yaşamın örgütlenmesinin gerçek uzama yerleşmek için zorlandığı bir tür “burulma”da bunun duyulur olduğunu söyleyeceğim.
Mesele geçen yıl ve bu yıl size açıkladığım her yerde mevcuttur. Çünkü birden çok durumda kapsamını göstermeye çalıştığım “kopma noktaları” tam da bu “burulma noktaları”nda ortaya çıkar:
- Kendi topolojimize, büyük S, büyük A ve küçük (a) topolojisine bağlı biçimde; işlevlerin oyununa Freud’un öğretisinde saptanan her şeyden daha etkili, daha doğru ve daha uygun bir biçimde.
- Freud’daki farklılıklar ve yalpalamalar, burada yaptığım şeyin zorunluluğunu zaten gösterir. Örneğin ben-ben olmayan, içerilen-içeren, ben-dış dünya ilişkilerindeki ikircikliğe bağlı zorunluluk. Bütün bu bölünmelerin üst üste gelmediği apaçıktır. Neden? Söz konusu olanı topolojide kavramak ve başka işaretler bulmak gerekir: Burada araştırdığımız öznel topolojiyi.
Artık bazı kişilerin, beni dinlediklerinden beri kapsamını çok iyi bildiğini bildiğim bu işareti bitireyim: Üç boyutlu uzam olarak uzamın gerçekliği, son derslerimizde skopik katın işlevi altında aydınlatmaya çalıştığım düzeyde arzunun (özellikle fantazm olarak) aldığı biçimi tanımlamak için kavranması özsel bir şeydir.
Fantazmın yapısında tanımlamaya çalıştığım çerçeve, yani pencere işlevi bir eğretileme değildir: Çerçeve varsa bunun nedeni uzamın gerçek olmasıdır.
Nedene gelince, belirli bir “felsefi tartışmalar uğultusu”ndan size miras kalan bilgilerin, felsefe denen sınıftan geçişin sizde bıraktığı “ortak çalılık” içinde şunu kavramaya çalışalım. Tarih, “neden işlevi”nin kökenine ilişkin açık bir gösterge verir: Bu işlev eleştirildikçe, kavranamaz olduğu; propter hoc’un¹⁶² zorunlu olarak her zaman en azından bir post hoc olduğu belirtilmeye çalışıldıkça… Peki onsuz hiçbir şeyi eklemlemeye bile başlayamayacağımız bu anlaşılmaz propter hoc’a eşdeğer olması için başka ne olması gerekir?
Elbette bu eleştiri verimlidir; tarihte görülür. Neden ne kadar eleştirilirse, belirlenimcilik denen şeyin gerekleri düşünceye o kadar dayatılır. Neden ne kadar kavranamazsa, “tarihin anlamı” denen son terime kadar her şey o kadar “nedenlenmiş” görünür.
“Her şey nedenlenmiştir”den başka bir şey söylemek istemiyorum; şu farkla ki orada olup biten her şey, tarih içinde mutlak demeye cesaret edemeyeceğim ama kesinlikle beklenmedik bir başlangıcın yeniden üretilmesine yol açan bir “yeterince nedenlenmiş”ten hareket eder. Bu, nachträglich peygamberlere, “tarihin anlamı”nın “meslekten yorumcularına” klasik güçlüklerini ve gündelik ekmeklerini verir.
Öyleyse bu “neden işlevi”ni burada nasıl ele aldığımızı daha fazla yorumlamadan söyleyelim. Düşüncemizde her yerde mevcut olan neden işlevini, önce anlaşılmak için, düşen gölge diyeceğim; fakat daha kesin ve daha iyi olarak bu kökensel nedenin eğretilemesi. “Neden işlevi”nin tözü, bütün bu fenomenolojiden önce gelen küçük (a)’dır.
Küçük (a)’yı, Öteki’nin yerinde öznenin kuruluşundan kalan artık olarak tanımladık; özne orada bölünmüş özne [$] olarak kurulmak zorundadır.
Semptom söylediğimiz şeyse, yani Öteki’nin yerinde gerçekleşmesi gereken özne kuruluşu sürecine bütünüyle katılabiliyorsa, biraz önce tanımladığım gibi semptomatik ortaya çıkışta nedenin içerilmesi bu ortaya çıkışın meşru parçasıdır.
Bu, semptom sorusunda içerilen nedenin, isterseniz kelimenin tam anlamıyla bir soru olduğu; fakat semptomun onun etkisi değil sonucu olduğu anlamına gelir. Etki arzudur.
Ama bu tek ve bütünüyle tuhaf bir etkidir. Nedeni etkiye bağlayan sıradan ilişkiyi kurmaktaki bütün güçlükleri bize açıklayacak, hiç değilse duyuracak olan budur. Bu nedenin ((a)’nın) arzu düzeyindeki ilk etkisi, “arzu” denen etki, tuhaftır; çünkü fark edin, tam da arzu olduğu için hiçbir biçimde “gerçekleştirilmiş” değildir.
Bu perspektifte arzu özsel olarak bir etki eksikliği diye konumlanır. Dolayısıyla neden, başlangıçta etkinin eksik oluşu sayesinde etkileri varsayan şey olarak kurulur. Bunu bütün fenomenolojisinde yeniden bulacaksınız.
Neden ile etki arasındaki gap, doldurulduğu ölçüde (belirli bir perspektifte “bilimin ilerlemesi” denen her şey tam da budur) “neden işlevi”ni ortadan kaldırır; doldurulduğu yerde demek istiyorum.
¹⁶² “Post hoc non est propter hoc”: Safsata, “post hoc, ergo propter hoc” demektir. Oysa “bundan sonra”, “bundan dolayı” anlamına gelmez; iki olayın art arda gelmesi birincinin ikincinin nedeni olduğunu içermez.
Herhangi bir şeyin açıklanması tamamlandığı ölçüde geride yalnızca gösteren bağlantıları bırakır; ilkesinde onu canlandıran, açıklamaya iten şeyi, yani anlaşılmayan şeyi, fiilî açıklığı uçurur. Zihinde neden olarak kurulan hiçbir şey bu açıklığı içermeden edemez.
Bütün bunlar size çok gereksiz görünebilir. Yine de bazı psikologların, özellikle Piaget’nin araştırmalarındaki “saflığı” kavramamızı sağlayan budur.
Bu yıl sizi götürdüğüm yollar, şimdiden haber verdiğini gördüğünüz gibi, Piaget’nin “benmerkezci dil” dediği şeyin belirli bir anılmasından geçer. Piaget’nin kendisinin kabul ettiği (yazmıştır, burada yorumlamıyorum) üzere, belirli bir çocuk söyleminin “benmerkezciliği” fikri şu varsayımdan hareket eder: Çocukların birbirlerini anlamadıklarını, kendileri için konuştuklarını kanıtladığına inanır.
Bunun altında yatan varsayımlar dünyası dipsiz değildir; başlıcasını kesinleştirebiliriz. Son derece yaygın bir varsayımdır: Sözün iletişim için yapıldığı. Bu doğru değildir!
Piaget yine kendisinin çok iyi belirttiği bu tür gap’i kavrayamıyorsa, çalışmalarını okumanın önemi tam da buradadır. Oraya dönene (ya da dönmeyene) kadar, sonuçta hayranlık uyandırıcı bir kitap olan Çocuğun Dili ve Düşüncesi’ni elinize almanız için yalvarıyorum.
Piaget’nin ilkesinde sapkın olan bu yaklaşım içinde topladığı olguların, düşündüğünden bütünüyle başka bir şeyi her an nasıl gösterdiğini sergiler. Elbette aptal olmaktan çok uzak olduğu için, kendi gözlemleri zaman zaman bu yöndedir. Örneğin öznenin kendisine yönelik bu dilin neden hiçbir zaman grup dışında ortaya çıkmadığı sorunu.
Eksik olanı görmek için lütfen bu sayfaları okuyun; burada sizinle ayrıntılı inceleyemem. Düşüncenin, başka yerde çok açıkça ortaya çıkan olgunun üzerini örten soru konumuna her an nasıl kayıp yapıştığını göreceksiniz.
Özsel nokta şudur: Sözün etkisinin özsel olarak iletişim kurmak olduğunu söylemek başka şeydir; sözün, gösterenin etkisi ise özne içinde özsel olarak gösterilen boyutunu ortaya çıkarmaktır.
Gerekirse buna bir kez daha döneceğim. Burada dilin toplumsallaşması adı altında anahtar olarak betimlenen Öteki’yle bu ilişki, “benmerkezci dil” ile işlevinde tamamlanmış dil arasındaki dönüm noktasının anahtarı sayılır. Oysa bu dönüm noktası fiilî bir etki ya da darbe noktası değildir; “iletişim kurma arzusu” diye adlandırılabilir.
Zaten Piaget’nin bütün pedagojisinin aygıtlarını ve hayaletlerini burada dikmesinin nedeni bu arzunun düş kırıklığına uğramasıdır; mesele duyulur. Çocuğun kendisine biraz kapalı görünmesine, onu ancak yarım anlamasına içerleyerek “Birbirlerini bile anlamıyorlar” diye ekler.
Peki soru bu mudur? Metninde sorunun burada bulunmadığı açıkça görülür. “Çocuklar arasında anlama” dediği şeyi eklemleme biçiminde görülür.
Nasıl ilerlediğini biliyorsunuz. Önce, açıklamalarının dayanağı olacak bir resimde betimlenen şu şemayı, bir musluk şemasını ele alır. Aşağı yukarı böyle bir şey verir; bunlar musluğun kollarıdır. Çocuğa gerektiği kadar noktada şöyle denir:
“Bak, buradaki küçük boru (buna kapı ve daha birçok başka ad da denecek) tıkalıdır; bu yüzden buradaki su içinden akıp, yine belirli bir biçimde çıkış denecek yere boşalamaz…”
Açıklar!
Geçerken belirteyim, Piaget şemayı lastik haznenin varlığıyla tamamlaması gerektiğini düşündü. Oysa bu parça çocuğa verdiği açıklamanın altı, dokuz ya da yedi noktasının hiçbirinde devreye girmez.
Şu olgu onu bütünüyle şaşırtır: Çocuk, Piaget’nin kendisine verdiği açıklamanın bütün terimlerini çok iyi yineler. Bu çocuğu başka bir çocuğa açıklayıcı olarak kullanır; öteki çocuğa tuhaf biçimde “yeniden üretici” adını verir.
Birinci zaman: Biraz şaşkınlıkla fark eder ki çocuğun böylesine iyi yinelediği şey (Piaget için bu, çocuğun anladığının kendiliğinden kanıtıdır; yanıldığını söylemiyorum, Piaget’nin soruyu kendisine bile sormadığını söylüyorum), çocuğun ötekine açıklayacağı şeyle hiç özdeş olmayacaktır.
Piaget buna çok yerinde şu gözlemi ekler: Çocuğun açıklamalarında elediği şey, tam da anladığı şeydir. Bu açıklamayı vermenin, Piaget’nin dediği gibi çocuk gerçekten her şeyi anladıysa, hiçbir şey açıklamadığını içereceğini fark etmez. Elbette çocuğun her şeyi anladığı doğru değildir; birazdan göreceksiniz, zaten hiç kimse her şeyi anlamaz.

Açıklayıcının yeniden üreticiye verdiği bu çok yetersiz açıklamalarda Piaget’yi şaşırtan şey, bu örneklerin alanında, yani “açıklamalar” dediği alanda olanlardır. Zaman yokluğundan “öyküler” dediği alanı bir yana bırakıyorum; öykülerde başka türlü işler.
Fakat Piaget neye öykü der? Sizi temin ederim, Niobe öyküsünü saf bir skandala dönüştüren bir aktarım biçimi vardır.
Çünkü Niobe’den söz edilirken bir mitten söz edildiği, mitin kendisini dayatan bir boyutu olabileceği, bu boyutun Niobe özel adıyla ileri çıkan tek terime mutlak biçimde yapıştığı aklına gelmez gibidir. Onu yumuşatıcı bir bulamaca dönüştürerek (bu gerçekten masalsı metne bakmanızı rica ederim) çocuğa yalnızca erişiminin dışında bir şey değil, deneycinin, yani Piaget’nin dilin işlevleri karşısındaki derin yetersizliğini gösteren bir şey sunulur.
Bir mit sunulacaksa mit olsun! Şu belirsiz küçük öykü değil:
“Bir varmış bir yokmuş, Niobe adlı bir hanım varmış; on iki oğlu ve on iki kızı varmış. Yalnızca bir oğlu ve bir kızı olan bir periyle karşılaşmış. Hanım, yalnız bir oğlu olduğu için periyle alay etmiş. Peri öfkelenip hanımı bir kayaya bağlamış. Hanım on yıl ağlamış; sonunda bir dereye dönüşmüş, gözyaşları bugün hâlâ akan bir dere oluşturmuş.”
Bunun eşdeğeri ancak Piaget’nin önerdiği öteki iki öyküdür: Giderken kekini kıran, dönüşte tereyağı topağını eriten küçük Siyah çocuk öyküsü; daha kötüsü, büyüyle kuğuya dönüşüp yaşamları boyunca ebeveynlerinden ayrı kalan çocuklar. Geri döndüklerinde yalnız anne babalarını ölü bulmakla kalmaz, ilk biçimlerine dönünce (bu mitik boyutta belirtilmez) yine de yaşlanmış olurlar.
Dönüşüm sırasında yaşlanmanın sürmesine izin veren tek bir mit bilmiyorum! Kısacası Piaget’nin öykü icatlarının Binet’ninkilerle ortak yanı, her pedagojik konumun derin kötülüğünü yansıtmalarıdır. [Gülüşmeler.] Bu parantezde yolumu şaşırdığım için özür dilerim. Açıklamalarıma dönelim.
En azından Piaget’nin kendisinin belirttiği şu boyutu kazanmış olacaksınız: Açıklamanın sözsel zorunluluğu yüzünden kavrayış zorunlu olarak bozulur; deyim yerindeyse bir kayıp, bir entropi vardır. Piaget, açıklayıcı bir tema söz konusu olduğunda [R.i.v. ile D.e.v.] arasında olanla “öyküler”inde olanlar arasında muazzam karşıtlık bulunduğunu şaşkınlıkla saptar.
“Öyküler”i tırnak içine alıyorum; çünkü kavrayışın entropisine ilişkin kuramını doğruluyorlarsa, büyük olasılıkla bunun nedeni öykü olmamalarıdır. Gerçek öyküler, gerçek mitler olsalardı bu kayıp muhtemelen bulunmazdı.
Size küçük bir işaret vereyim. Çocuklardan biri Niobe öyküsünü yinelerken, Piaget’nin hanımın kayaya bağlandığını söylediği noktada (Niobe mitinin hiçbir biçimi böyle bir zamanı dile getirmemiştir) bir lekesi olan kaya boyutunu ortaya çıkarır. Elbette bunun işitme hatası ve sözcük oyunundan yararlandığı söylenecek; ama neden tam da bu oyun?
Önceki seminerimde kurban için özsel olarak ortaya çıkardığım, lekeye sahip olmama boyutlarını geri getirir. Bırakalım. Bu elbette kanıt değil, yalnızca bir öneridir.
Açıklamalarıma ve Piaget’nin şu gözlemine dönüyorum: Açıklamanın kusuruna, yani açıklayıcının kötü açıklamasına rağmen, kendisine açıklama yapılan kişi, açıklayıcının yetersiz açıklamasıyla anladığını gösterdiğinden çok daha iyi anlar. Elbette açıklama her zaman yeniden ortaya çıkar; çocuk işi kendi başına yeniden yapar.
Çocuklar arasındaki kavrayış oranını Piaget nasıl tanımlar?
Yeniden üreticinin anladığı / Açıklayıcının anladığı
Burada hiç söz edilmeyen yalnızca bir şey olduğunu fark ettiniz mi bilmiyorum: Piaget’nin kendisinin ne anladığı!
Oysa bu özseldir; çünkü çocukları kendiliğinden dile, birinin ötekinin yerine bir şey yaptığında ne anladıklarını görmeye bırakmıyoruz. Piaget’nin görmemiş göründüğü şey açıktır: Kendi açıklaması, herhangi biri ya da üçüncü kişi açısından hiçbir biçimde anlaşılır değildir.
Çünkü biraz önce söyledim: Piaget’nin bütün önemi verdiği “musluğu su akacak biçimde döndüren parmakların işlemi” sayesinde burada tıkalı küçük boru açılırsa, bu suyun aktığı anlamına mı gelir? Piaget bu konuda en küçük bir kesinlik vermez.
Elbette basınç yoksa musluğu çevirseniz bile hiçbir şey vermeyeceğini bilir. Fakat sözde “çocuk zihni” düzeyine indiği için bunu atlayabileceğine inanır.
İzlememe izin verin… Bütün bunlar son derece aptalca görünüyor; ama bütün serüvenin anlamının ortaya çıkışının, fışkırışının benim spekülasyonlarımdan değil deneyimden çıktığını göreceksiniz.
Yaptığım gözlemden en azından şu çıkar (eksiksiz anladığımı ileri sürmüyorum): Neden olarak musluk söz konusuysa, musluk açıklaması onun kullanımının bazen açıp bazen kapattığını söylemekle iyi verilmez. Musluk kapatmak için yapılmıştır.
Bir grev yüzünden basıncın ne zaman geri geleceğini artık bilmediğiniz tek bir olay, musluğu açık bıraktıysanız bunun pek çok sakıncası olduğunu; dolayısıyla basınç yokken bile kapalı tutulması gerektiğini bilmeniz için yeterlidir.
Peki açıklayıcıdan yeniden üreticiye aktarımda olup biten neyi gösterir? Piaget’nin yakındığı şey şudur: Sözde yeniden üretici çocuk artık iki kol, parmakların işlemi ve devamındaki şeylerin hiçbiriyle ilgilenmez. Yine de ötekinin ona bunların belirli bir bölümünü aktardığını belirtir.
Kavrayış kaybı ona muazzam görünür. Fakat sizi temin ederim, ilgili metindeki küçük üçüncü kişinin, küçük yeniden üreticinin, küçük “R.i.v.”nin açıklamalarını okursanız tam da iki şeyi vurguladığını görürsünüz:
- Musluğun kapanan bir şey olarak etkisi.
- Sonuç: Musluk sayesinde bir küvet taşmadan doldurulabilir.
Musluğun neden olarak boyutunun fışkırışını Piaget neden böylesine ıskalar? Çünkü bir çocuk için muslukta neden olarak ilginç olanın, musluğun onda uyandırdığı arzular olduğunu bütünüyle yanlış tanır.
Örneğin ona çiş yapma isteği verir; ya da suyun karşısında her bulunduğumuzda bu suyla ilişkimiz birleşik kaplar ilişkisi olur. Libido hakkında konuşmak için özneyle ayna imgesi arasında olup bitenin bu eğretilemesini kullanmam boşuna değildir.
İnsan su karşısında birleşik kaplar gibi olduğunu unutmaya eğilim gösterseydi, çoğu kişinin çocukluğundaki lavman kabı bunu hatırlatırdı.
Piaget’nin sözünü ettiği yaştaki bir çocuk muslukla karşılaştığında, musluğu parçalama riski en yüksek olacak bir şey yapmaktan ibaret bu karşı konulmaz acting-out türü gerçekten meydana gelir.
Böylece musluk bir kez daha neden olarak yerinde, yani fallik ilişki düzeyinde bulunur: “Küçük musluk” tesisatçıyla ilişkili olabilecek, sökülüp parçalanabilecek ve değiştirilebilecek bir şeydir: -φ. [Küçük Hans’a bakınız.]
Bu deneyim öğelerini atlamasının (analitik konularda epey bilgili Piaget zaten bunlardan habersiz değildir) kendisini vurgulamıyorum. Vurguladığım, bizim “kompleksüel” dediğimiz bu ilişkilerin, sorguladığını ileri sürdüğü neden işlevinin her ilk kuruluşuyla bağını görmemesidir.
Çocuğun bu diline döneceğiz. Şimdiye kadar yapılmamış olmalarına şaşılan yeni tanıklıkların ve özgün çalışmaların, iki yaş sınırındaki çok küçük çocuğun hipnopompik monologlarında gösterenin ilk oyununu gerçekten doğuş hâlinde yakalamamıza izin verdiğini belirttim.
Bu metinleri zamanı gelince size okuyacağım. Oidipus kompleksinin kendisini daha şimdiden eklemlenmiş hâlde büyüleyici biçimde yakalayacağız. Böylece önünüzde her zaman ileri sürdüğüm, bilinçdışının özsel olarak gösterenin etkisi olduğu fikrinin deneysel kanıtını verir.
Bu konuda psikologların konumuyla bitireceğim. Sözünü ettiğim kitabın önsözünü bir psikolog yazdı. Başta epey sempatiktir; çünkü bir psikoloğun çok küçük çocuğun bu [devimsel?] işlevleriyle gerçekten hiç ilgilenmediğini itiraf eder. Psikoloğun itirafına göre bunun nedeni, dilin öznede devreye girişi bakımından eğitim düzeyi dışında dikkate değer hiçbir şey bulunmadığı varsayımıdır.
Gerçekten de dil öğrenilir. Ama öğrenme alanının dışında dil ne yapar?
Bununla ilgilenmeye başlamak için bir dilbilimcinin önerisi gerekti. Burada psikoloğun teslim olduğuna inanırız; çünkü şimdiye kadarki psikoloji araştırmalarındaki bu eksikliği kesinlikle mizahla işaret ediyor gibidir. Hiç de değil!
Önsözünün sonunda psikoloğun alışkanlığının ne kadar kökleşmiş olduğunu gösteren iki gözlem yapar. Birincisi: Bir ay boyunca küçük bir çocuğun bu monologlarını toplayıp eksiksiz kronolojik listesini çıkarmak yaklaşık üç yüz sayfalık ağır bir cilt oluşturduğuna göre, bu hızla araştırmaların bize maliyeti ne olacak! İlk gözlem budur.
İkincisi daha da güçlüdür:
“Neyi eklemlediğini görmek çok ilginç; ama bana öyle geliyor ki (der George Miller adlı bu psikolog) ilginç olacak tek şey şunu bilmektir: What of that he knows? Çocuk size söylediği şey hakkında ne biliyor?”
Oysa soru tam da budur. Ne söylediğini bilmiyorsa bile yine de söylediğini kaydetmek çok önemlidir: Daha sonra bileceği ya da bilmeyeceği şeyi, yani Oidipus kompleksinin öğelerini.

Saat ikiyi on geçiyor. Yine de bugün obsesyonel hakkında ilerlediğim şeyin küçük şemasını size vermek istiyorum. Beş dakika içinde soru kendini şöyle sunar.
(a)’nın S ile A arasındaki ilişkide kuruluşunun beş katı varsa (burada ilk işlemi görüyorsunuz)
[Şema 1: S ile A arasındaki ilk işlem ve (a)’nın kuruluşu.]
İkinci zaman burada ise:
[Şema 2: Bölme işleminin ikinci zamanı.]
- bunun, daha önce eklediğim bölmeden başlayarak kavrayışınızın bütünüyle dışında olmadığını düşünelim. S bu bölümden [birinci şeklin solu] şuna [ikinci şeklin merkezi] geçerken $’ye dönüşür; Euler çemberi elbette kesinleştirilmelidir.
Öyleyse (a)’nın bu kuruluşunun beş katı şimdi söyleyeceğim gibi tanımlanabiliyorsa, bunun önceki derslerde adım adım ilerlediğim şeyin toplu yeniden ifadesinden yeterince çıkarıldığını düşünüyorum.
Oral nesneyle ilişki düzeyinde, bugün açık olmak için, Öteki’nin gereksinimi değil (bu ikirciklik zengindir ve kullanmayı elbette reddetmeyiz) Öteki’ndeki, Öteki düzeyindeki gereksinim diyelim.
Anne varlığına bağımlılığa bağlı olarak öznenin (a)’dan, memeden ayrılması işlevi ortaya çıkar. Memenin gerçek kapsamını ancak, size fazlasıyla belirttiğim gibi, annenin bedenine değil öznenin iç dünyasına ait olduğunu görürseniz fark edebilirsiniz. Geçiyorum.
İkinci katta, anal nesne düzeyinde, Öteki’ndeki talep vardır; anal nesneyle ilişkili olduğu ölçüde en üstün eğitsel talep.
Anal nesneyi Öteki’nin talebindeki artık olarak merkezlemezseniz (anlaşılmak için burada “Öteki’ndeki talep” diyorum) gerçek işlevini yakalamanın, kavramanın hiçbir yolu yoktur.
Küçük (a)’nın bütün öteki işlevlerine göre benzersiz olan -φ işlevinde tanımayı öğrettiğim bütün diyalektik, bir eksikle, nesne eksikliğiyle tanımlanır.
Bu eksik, gerçekten merkezî olan bu ilişkide olduğu gibi ortaya çıkar. Analizin cinsellik üzerinde bütün eksenlenmesini haklı çıkaran budur; buna burada Öteki’ndeki jouissance diyeceğiz.
Bu Öteki’ndeki jouissance’ın -φ’nın gösterdiği eksik aracın her türlü ortaya sokuluşuyla ilişkisi içseldir. Son iki dersimde eklemlediğim ve kastrasyon kaygısı dediğimiz şeyin yeterince etkili bütün konumlandırılmasının sağlam temeli budur.
Tam anlamıyla fantazmın katı olan skopik katta, (a) düzeyinde karşı karşıya bulunduğumuz şey Öteki’ndeki güçtür.
Öteki’ndeki bu güç, insan arzusunun serabıdır. Onu her türlü sahipliğin kendisi için egemen ve başlıca biçimi olan seyirlik sahiplik içinde söz konusu olanı, yani bunun bir güç serabı olduğunu yanlış tanımaya mahkûm eder.
Görüyorsunuz, çok hızlı gidiyorum; sonradan siz tamamlarsınız. [Gülüşmeler.]






Beşinci ve son kat: Büyük A düzeyinde ne vardır? Geçici olarak, saf biçimiyle orada ortaya çıkması gerekenin (bunun yalnızca geçici bir formül olduğunu söylüyorum) elbette bütün katlarda, aşağı katlar diye tanımladıklarımda mevcut olan şey, yani Öteki’ndeki arzu olduğunu söyleyeceğiz.
Bunu doğrulayan, en azından işaret eden, başladığımız örnekte, obsesyonelde, fenomenolojisindeki kaygının görünür egemenliğidir. Yalnızca bizim, analizin belirli bir anına kadar fark ettiğimiz yapısal olgu şudur: Ne yaparsa yapsın, fantazmları ve pratikleri kurulurken hangi inceliğe varırsa varsın, obsesyonelin yakaladığı şey (bu formülün kapsamını sınayın) her zaman Öteki’ndeki arzudur.
Obsesyonelin semptomatolojisinde her şeyi yöneten, onda özsel olarak bastırılmış bu arzunun Öteki’nde geri dönüşüdür. Özellikle neden boyutunun Angst olarak belli belirsiz göründüğü semptomlarda.
Çözümü olguda da biliriz: Obsesyonel, Öteki’nin arzusunu örtmek için onun talebine başvurur. Biyografik davranışında bir obsesyoneli, biraz önce arzu karşısındaki “geçiş girişimleri” dediğim şeyi gözlemleyin.
Girişimleri en cüretkâr olanlar bile olsa, hedeflerine ulaşmamaya ilişkin ilk bir mahkûmiyetle damgalanır. Geçiş girişimleri ne kadar ince, karmaşık, gür ve sapkın olursa olsun, her zaman bunlar için izin alması gerekir; Öteki’nin bunu kendisinden talep etmesi gerekir.
Her obsesyonel analizinin belirli bir dönümünde meydana gelen şeyin yayı budur. Analiz benzer bir boyutu, talep boyutunu taşıdığı ölçüde obsesyonelin bu kaçış tarzından bir şey çok ileri bir noktaya kadar sürer (aşılabilir mi?).
Sonuçlarına bakın. Obsesyonelin kaçınması, Öteki’ndeki arzunun Öteki’ndeki taleple örtülmesi olduğu ölçüde, (a), neden nesnesi, talebin egemen olduğu yerde, yani (a)’nın salt dışkı olarak değil, talep edilen dışkı olduğu anal evrede konumlanır.
Oysa anal nesneyle bu koordinatlar (gerçek koordinatlar) içindeki ilişkinin hiçbir şeyi hiçbir zaman çözümlenmemiştir.
Obsesyonelin analizi buraya kadar sürdürülmüşse (bu neredeyse hiç olmaz) oradan çıkan “anal kaygı”nın kaynağını anlamak için, bir son nokta olarak görünmesi gereken bu noktadaki kaygının ortaya çıkışının gerçek egemenliğini, indirgenemez ve kimi durumlarda neredeyse denetlenemez çekirdek niteliğini ancak gelecek sefer yeniden ele alabileceğiz.
Bunun için anal nesnenin arzu nedeni olarak ilişkisiyle, onu talep eden ve bu nedenin belirlediği arzu tarzıyla hiçbir ilgisi olmayan talep arasındaki ilişkiden çıkan her şeyi eklemlemek gerekecek.
Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.
Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.
