Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 23. Ders · 26 Haziran 1963

23. Ders: Bir Noktaya İndirgenemeyen Çember Üzerine

Bugün ele aldığımız konuda ilerlemeye çalışmak için, obsesyonelde arzunun kuruluşuna ve onun kaygıyla ilişkisine dair meseleleri yeniden ele alacağım. Bunu yapmak için de bu yılki seminerin en baştaki derslerinde size verdiğim bir tür tabloya, bir matrise, iki girişli bir tabloya döneceğim. Bu tablo burada, beyaz çizgiyle çerçevelenmiş ve pembe renkle yazılmış biçimde yeniden üretiliyor.

Bu tablo o sırada, Freud’un vardığı ve Ketlenme, Belirti ve Kaygı başlıklı makalesinin başlığına yerleştirdiği üç terimin temsil ettiği bir tür kaymayı, katların birbirine göre yer değiştirmesini işaretleme niyetini taşıyordu. Bu üç terimin çevresinde, “anlar” diye adlandırabileceğimiz bir şey; tabloda yazılı terimlerle tanımlanabilen belirli sayıda an noktalanıyordu. Bu terimlerin her biri, yukarıdaki kendi sütun başlığına ve soldaki kendi sıra başlığına gönderme yapma özelliğini taşıyordu. Böylece tabloda, sınamaya ve sorgulamaya sunulabilecek, yapısal işlevi bakımından yanlışlanmaya ya da doğrulanmaya elverişli bir bağıntı buluyoruz.

Ne var ki bu terimler o sırada size belirli bir eksiklik içinde verilmişti; dolayısıyla birtakım bilmeceler askıda kalmıştı. Özellikle, örneğin émotion ile émoi arasındaki ayrım, o gün yaptığım etimolojik göndermelere rağmen, sizin için yine de bir sorgulama konusu olabilirdi; bunu kendi imkânlarınızla bütünüyle çözmeniz belki de mümkün değildi. Bugün getireceğim şeylerin bu konuda size kesinlikler kazandırabilecek nitelikte olduğuna eminim; bunlar çoğunuz için, hatta belki hepiniz için ancak yeni, hatta beklenmedik olabilir.

Özellikle de işe şu émoi ile (bu çalışmada “kargaşa” dediğimiz terimle) başlayalım. Onun kökeni, émotion teriminin kökeninden iyice farklıdır. Émoi, bir “dışarı hareket” değildir. Émotion ise, örneğin motor eylemin örgütlenmiş ve uyarlanmış alanının dışına çıkan bir hareketi, bir devinimi gösterir; en azından etimolojik olarak émotion bunu belirtir ve buna gönderme yapar. Bunun bütünüyle güvenebileceğimiz bir şey olduğunu söylemiyorum. Buna karşılık émoi’yı anlamak için bambaşka bir yerde aramak gerekir. Daha önce size verdiğim etimolojik işaret buydu: esmaier sözcüğündeki maier, bütünüyle ilksel bir Germen köküne, mögen, magan’a gönderme yapar. Bu etimoloji, kudret ilkesini “dışarıda” bırakan bir şeye işaret eder. Ama neyin dışında?

Dolayısıyla burada, kudretle ilişkisiz olmayan bir şeyin çevresinde bir bilmece vardır. Hatta sözcüğün Fransızcada aldığı biçimi dikkate alırsak, bunun “dışarıda olma” türünden, “benim dışımda” (hors de moi), “kendinin dışında” (hors de soi) türünden bir şey olduğunu söyleyeceğim. Buradaki yaklaşım neredeyse bir kelime oyununa gönderme yapsa da öneminden hiçbir şey yitirmez. Bugün gideceğimiz yönü açıkça görmek, hiç değilse sezinlemek için zihnimizi bu yöne çevirmemiz gerekir.

Şimdi doğrudan canlı noktaya gidelim. Obsesyonel bunu kendi fenomenolojisiyle hemen ve son derece duyulur bir biçimde gösterdiği için, bulunduğumuz noktada size açıkça, hiç dolandırmadan şunu söyleyebilirim: Söz konusu émoi, başka bir şey değil, küçük (a)’nın kendisidir. En azından bugün araştırmaya, kesinleştirmeye ve daha sıkı bağlamaya çalıştığımız bağıntılar, yani arzu ile kaygı arasındaki ilişkiler içinde, émoi tam olarak küçük (a)’nın kendisidir.

Bu yıl boyunca sürdürdüğüm söylemde, kaygının bu tuhaf ikircikliğini daha yakından kuşatmayı size öğrettim. Bu geliştirmeden sonra, kaygının fenomenolojisinde çarpıcı olanı ve ondan alıkoyabileceğimizi formüle edebiliriz. Başka yazarların kaydığı ve yanıldığı noktada şu ayrımı getiriyoruz: Kaygı nedensizdir ama nesnesiz değildir. Çabalarım sizi bu ayrımı konumlandırmaya yöneltti. Kaygı yalnızca “nesnesiz değildir” de değil; deyim yerindeyse muhtemelen en derin nesneyi, son nesneyi, Şey’i gösterir. Size kaygının aldatmayan şey olduğunu söylemeyi bu anlamda öğrettim. Buna karşılık, görüngüsünde apaçık olan bu “nedensiz” niteliği, neden kavramının nerede başladığını konumlandırmaya çalıştığım tarzla gözümüzde daha iyi aydınlanır; cause/chose, neden/Şey.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 199
Symptôme belirtiInhibition ketlenmeEmpêchement engellenmeEmbarras mahcubiyetEmotion duygu-hareketiPassage à l’acte eyleme geçişEmoi kargaşaActing out acting outAngoisse kaygı

Bundan böyle émoi’ya yapılan bu gönderme, kaygının émoi’ya bağlı olmakla birlikte ona bağımlı olmadığını; tersine, bu émoi’yı kaygının belirlediğini gösterir. Kaygı, nedenle ilişkinin deyim yerindeyse “önceki” biçimi ile başka bir şey arasında asılıdır. Bu önceki biçim, sonradan neden olarak formüle edilecek “ne var?” sorusu, yani embarras, mahcubiyettir. Öteki tarafta ise bu nedeni tutamayan bir şey vardır; çünkü başlangıçta bu nedeni, sözcüğün tam anlamıyla, kaygının kendisi üretir.

Bir şey meydana gelir. Obsesyonele ilişkin açıklamamın başlangıcına yerleştirdiğim örnek bunu aşağılık bir biçimde ve tam da bu yüzden daha çarpıcı olarak gösterir: Kurt Adam’ın başlıca yinelenen rüyasıyla yüzleşmesi; son gerçekliğinin bir gösterimi gibi beliren bir şeyle kaygılı yüzleşmesi. Meydana gelen bu şey onun için hiçbir zaman bilince gelmez. Yine de sonraki bütün belirlenimin bir halkası olarak bir bakıma yeniden kurulabilir: Adını koyalım, bu “anal émoi” ve onun ürünüdür. Obsesyonel düzeyde küçük (a) nesnesinin ortaya çıkışının işe karıştığı ilk biçim budur; etki kipinde açılıp gelişecek her şeyin kökeninde bu vardır.

Küçük (a) burada, belirli bir işlev oynadığı kökensel bir anda verilmiştir. Şimdi bu işlev üzerinde duracak; onun değerini, etkisini ve kapsamını, başka koordinatlar eklenmeden önceki ilk koordinatlarını kesinleştirmeye çalışacağız. Küçük (a), kökensel üretiminde bu olduğu içindir ki daha sonra obsesyonele özgü arzu diyalektiğinin içinde işleyebilir. Öyleyse şu koordinatlara bakalım: Bu émoi’nın belirdiği anda, kaygının gerçekten “aldatmayan şey” olduğunu açığa vurduğu travmatik açılmada, Öteki alanının deyim yerindeyse “yarılıp kendi dibine açıldığı” anda, bu küçük (a) nedir? Özneye göre işlevi nedir?

Bu soruya ilişkin işlevi burada bir bakıma saf hâliyle kavrayabiliyorsak, bunun nedeni, bu kökten ve travmatik yüzleşmede öznenin duruma “teslim olması”, céder’sidir. Ama bu düzeyde ve bu anda, bu “teslim olma” ne demektir? Onu nasıl anlamalıyız? Bunun öznenin sendelemesi ya da boyun eğmesi olmadığını gayet iyi biliyorsunuz. Kurt Adam’ın rüyasındaki öznenin, “kurtlarla kaplı ağaç”a açılan pencerenin önünde büyülenmeyle şemalaşan tutumunu hatırlayın.

Bu durumun donmuşluğu, onun başlangıçta eklemlenemez olan niteliğini gözlerimizin önünde askıda tutar; buna karşın özne bu durumla sonsuza dek damgalanacaktır. Orada meydana gelen şey, öznenin “teslim olması”na gerçek anlamını verir: Bu, sözcüğün tam anlamıyla bir cession, bir devir, bir bırakmadır. Nesnenin bu “devredilebilir” niteliği küçük (a)’nın özelliklerinden biridir. Öylesine önemlidir ki, sizden kısa bir tarama boyunca beni izlemenizi ve saydığımız bütün küçük (a) biçimlerini damgalayan bir nitelik olduğunu görmenizi isteyeceğim.

Burada libidonun saplanma noktalarının, doğanın bu muhtemel öznel devir yapısına sunduğu anlardan birinin çevresinde bulunduğunu görürüz. Analitik deneyimin yavaş yavaş yaklaştığı ilk kaygı anını, diyelim ki “doğum travması” düzeyinde ve onun çevresinde bulunan bu anı, artık daha kesin biçimde vurgulayabiliriz. Bu, başlangıçta engellenme biçiminde kabaca yaklaşılan şeyden daha kesin, daha kesin olarak eklemlenebilir bir şeydir. Soruyu sorduğumuz anda fark ederiz ki söz konusu kaygıda, sütten kesilme kaygısında en belirleyici an, memenin zaman zaman çocuğun gereksinimini karşılamaması değildir. Daha çok, küçük çocuğun, kendisine asılı olduğu sırada gerçekten kendi parçası gibi olan bu memeyi bırakmasıdır.

Size temsil ettiğim şeyi asla unutmayın; bunu fark eden yalnız ben değilim, burada özellikle Bergler’e¹⁶⁹ gönderme yapıyorum. Meme, emzirilmekte olan bireyin bir parçasıdır; daha önce size imgesel bir ifadeyle söylediğim gibi, yalnızca annenin üzerine yapıştırılmıştır. Çocuğun bu memeyi bir bakıma alabilmesi ya da bırakabilmesi, en ilksel şaşkınlık anının meydana geldiği noktadır. Bu şaşkınlık bazen yenidoğanın yüz ifadesinde gerçekten yakalanabilir. İlk kez, henüz bir nesne olmaktan çok öznenin kendisi olan bu organın bırakılmasıyla ilgili bir şeyin yansıması geçer. Bu da başka bir düzlemde, özne bakımından algılanıp “terk edilmişlik”, déréliction, diye adlandırılmış olan şeye desteğini ve kökünü verir.

Bununla birlikte, bütün öteki (a) nesnelerinde olduğu gibi, doğal nesnenin ikame edilebilme olanağına yaptığım bu vurgunun açık başka doğrulamaları da vardır. Doğal nesnenin, deyim yerindeyse mekanik bir nesneyle ikame edilebilmesi mümkündür. Burada önce bu nesnenin karşılaşılabilecek bambaşka bir nesneyle, başka bir partnerle, sütanneyle ikame edilmesini kastediyorum. Sütanne meselesi, Rousseaucu “annenin beslemesi” teması çevresinde doğal eğitimin ilk savunucularını öylesine çok uğraştırmıştı. Bunun ötesinde ise, her zaman var olmadığını en azından varsaydığımız, kültürel ilerlemenin üretip kurduğu bir şey vardır: Biberon. Böylece (a)’yı deyim yerindeyse yedeğe almak, stoklamak, ticari dolaşıma sokmak ve hatta steril tüpler içinde yalıtmak mümkün olur. Dolayısıyla nesnenin bu devir ve devredilebilirlik niteliği, insan üretiminin zinciri ve işlevi içinde, onun eşdeğeri olan ya da olabilecek devredilebilir nesnelerin ortaya çıkmasıyla tercüme edilir.

Buradan, uzun zamandır vurguladığım ve Winnicott’ın¹⁷⁰ görüp adlandırdığı “geçiş nesnesi” işlevine doğrudan bağlanıyorum.

¹⁶⁹ E. Bergler, Psychopathologie sexuelle, Payot, 1969.

¹⁷⁰ D. W. Winnicott, Jeu et réalité, Gallimard, 2002.

Winnicott’ın “geçiş nesnesi” adını verdiği bu nesneyi, burada ve bu düzeyde benim “devredilebilir nesne” dediğim işlev içinde neyin kurduğu açıkça görülür. Bu nesne küçük bir parçadır; çoğu zaman bir bezden koparılmış küçücük bir parçadır. Öznenin bu nesnede bulduğu dayanakla ilişkisi bakımından neyin söz konusu olduğu da açıkça görülür: Özne onun içinde eriyip gitmez; tersine, onda rahatlar ve güç bulur. Gösterenle yüzleşme karşısındaki, deyim yerindeyse “düşüş” konumunda, bütünüyle başlangıçtaki özne işlevi içinde kendini destekler.

Burada (a)’nın bir “yatırımı” (investissement) yoktur; deyim yerindeyse onun bir “göreve getirilişi” (investiture) vardır. (a), öznenin yerine geçen vekildir ve bu vekil, konumu gereği bir bakıma öznenin önünden gider. Burada söz konusu olan, bir şey üzerindeki (a) ilişkisi, yani ikincil olarak bu kayboluştan sonra yeniden beliren (a)/bir şey ilişkisidir. Öteki’yle yüzleşme içinde kurulmak zorunda olduğu varsayılarak başlangıca yerleştirilen o ilksel, mitsel özneyi hiçbir zaman yakalayamayız; bunun da haklı bir nedeni vardır. (a) ondan önce gelmiştir ve özne, bu ilksel ikameyle kendisi de damgalanmış olarak, onun ötesinde yeniden belirmek zorundadır.

Ayrılabilir bir parça olarak bu “devredilebilir nesne işlevi”, öznenin kuruluşu bakımından, bedenin kendisinden önce gelen beden kimliğine ait bir şeyi en baştan taşır. İnsan üretiminin tarihinde bizim için bir tür doğrulama, hatta bu yönde bir açığa çıkarma değeri taşıyabilecek belirtilerden söz ettiğime göre, organ nakillerinin önümüze koyacağı sorunları şu anda anmadan edemem. Tarihsel gelişmenin, daha doğrusu tarihteki bu görünümün en uç noktasında, öznenin “özselliği” denebilecek en kökten noktaya kadar varan muazzam ve muhtemel bir genişleme vardır. Bu genişleme çoktan başlamıştır; sıradan bilincin, hatta bizim gibi uygulayıcıların bilincinin fark ettiğinden çok daha ileri gitmiştir.

Nereye kadar gitmek gerekecek? Buna nereye kadar razı olacağız? Önümüzde açılan olgu şudur: Bu şaşırtıcı olanakların başlıca madeninin, kaynağının, belki de pek yakında, bazı öznelerin yapay olarak sürdürülmesinde bulunması söz konusudur. Bu öznelerin içinde bulunduğu durum için artık onun yaşam mı ölüm mü olduğunu söyleyemeyeceğiz, söylemeyi bilemeyeceğiz. Çünkü bildiğiniz gibi Angström’ün¹⁷¹ araçları, merkezî sinir sistemlerinin işleyişinin yeniden kurulamayacağını her şeyin gösterdiği öznelerin dokularını canlı bir durumda tutmayı mümkün kılar: Düzleşmiş beyin dalgaları, midriyazis, reflekslerin geri dönüşsüz yokluğu. Burada söz konusu olan nedir?

Bu durumdaki bir özneden bir organ ödünç aldığımızda, ondan bir organ çıkardığımızda ne yapıyoruz? Burada Gerçek içinde, kişinin özselliği ve bu özselliğin neye bağlandığı sorusunu bütünüyle yeni terimlerle uyandırabilecek bir şeyin ortaya çıktığını hissetmiyor musunuz? Gerektiğinde hukuksal kararlara malzeme sağlayabilen öğreti makamlarını çağıran; bu kez pratikte, öznenin bir ruh mu yoksa bir beden mi olduğu sorusunun nereye kadar gidebileceğini görmeleri için onları harekete geçiren bir şey ortaya çıkmıyor mu?

Bugün bu yolda daha ileri gitmeyeceğim. Zaten bu öğreti makamları son derece tekil birtakım yanıtlar vermiş görünüyor. Ancak bu yanıtların, uzun zamandır alınmış bazı konumlarla tutarlılığını görebilmek için onları çok yakından incelemek gerekir. Örneğin kişinin, “ruh” denilen ölümsüz bir şeyle ilişkisi ve özdeşleştirilmesi düzleminde, ilkeleri içinde Platoncu geleneğe en aykırı şeyi eklemleyen bir öğreti kökten ayırt edilir: Bedenin dirilişinden başka hiçbir diriliş olamayacağı öğretisi.

Burada çağrıştırdığım alan, bu tekil imkânlardaki çalışkan teknik ilerlemeye öylesine bağımlı değildir; vizyoner kurmaca onu çok uzun zamandır çağırmaktadır. Burada sizi bir kez daha, Hoffmann’ın canlandırdığı ve Freud’un Tekinsiz (Unheimlich) üzerine makalesinin merkezine yerleştirdiği Coppelius karakterinin ellemek istediği gözlerin tekinsiz işlevine göndermem yeterlidir. Coppelius bu gözleri, canlı bir varlıktan onun otomatına geçirmek ister. Göz çukurlarını oyan, oralarda köke kadar gidip nesne olan şeyi arayan kişidir. Bu nesne, onu kuran arzunun en kaygı verici ötesi olarak sunulan, bir yerde temel ve özsel nesnedir: Gözün kendisi.

Geçerken sesin aynı işlevi üzerine yeterince şey söyledim. Teknik gelişmeler sayesinde ses, gitgide daha kusursuz biçimde, devredilebilir nesneler düzeninde belirebilir; bir kitaplığın raflarına plak ya da bant biçiminde dizilebilen nesneler arasına girebilir. Böyle bir nesnenin belirli bir konjonktürde kaygının ansızın ortaya çıkışıyla kurabileceği tekil ilişkiyi bilmek için eski ya da yeni herhangi bir olayı anmak zorunlu değildir.

Son olarak, tam anlamıyla şunu ekleyelim: Ayna imgesinin, beden imgesinin fotoğraf, hatta çizim biçiminde ayrılmış ve devredilebilir hâle gelme olanağı, ilk kez belirdiği kültür alanında bir çarpma ve tiksinti yaratır. Birdenbire ortaya çıkan, hem sonsuzca çoğaltılabilen hem de her yere yayılabilen bu biçim karşısındaki çarpma budur. “İlkel” dememiz için hiçbir neden olmayan kültür bölgelerinde bu olanağın belirmesi, imgenin alınmasına izin vermeyi reddetmeye ve sonrasında nereye gideceğini “Tanrı bilir” denilen şey karşısında tiksintiye, hatta dehşete yol açar.

[Editör notu 1] Söz konusu cihazın adı Engström’dür: İsveçli hekim Carl-Gunnar Engström’ün 1950’lerin başında geliştirdiği basınçlı solunum aygıtı, 1952 Kopenhag çocuk felci salgınından sonra yaygınlaşmış ve dönemin standart yoğun bakım solunum cihazı olmuştu. Fransızca transkriptte “Angström” yazdığı için metinde olduğu gibi bırakıldı; ölçü birimi olan ångström’le ilgisi yoktur.

¹⁷¹ Entübasyonlu tıbbi solunum cihazı.

Anal nesne, arzunun işlevine işte bu işlev içinde, devredilebilir nesne işlevi içinde girer. Üstelik bu, devredilebilir nesnenin sonuçta en doğal biçimidir; ne var ki onun doğal niteliği, bu işlevi nasıl kazandığını açıklamaya yetmez. Anal nesnenin arzu işlevine nasıl girdiğini tam burada kavramamız ve bunu sınamaya koymamız gerekir. Formülümüzün bize verdiği kılavuzu unutmayalım: Bu nesne arzunun “sonu” ya da “amacı” değil, onun nedenidir. Arzunun nedeni olarak nesne, kendisi gerçekleşmiş, etkin bir şey değildir. Eksiğin işlevi üzerinde temellenen ve onun tarafından kurulan bu tür etki, ancak neden kavramının yer aldığı yerde bir etki olarak görünür. Bu yer gösteren zincirinin düzeyidir; arzu bu zincire, öznenin esas olarak bir metonimi biçiminde kurulduğu o özel tutarlılığı verir.

Fakat öznenin kuruluşundaki etkisi bakımından burada yakaladığımız bu arzuyu nasıl niteleyeceğiz? Anal arzuya temel yapısını ve bu tutma işlevini veren, tuvalet eğitiminin olumsal olgusu, onun salt olgusallığı değildir. Burada daha genel bir biçim söz konusudur ve bizim bu daha genel biçimi tutma arzusunda kavramamız gerekir. Arzu, kaygıyla kutupsal ilişkisi içinde, size eski matriste gösterdiğim yere, ketlenmeyle karşılık içine koyduğum düzeye yerleştirilmelidir. Arzunun “savunma” denilen işlevi kazanabilmesinin nedeni budur. Ama bunun gerektiğinde nasıl meydana geldiğini görmek için adım adım ilerleyelim.

Bizim için, deneyimimiz içinde ketlenme nedir? Bu deneyime sahip olmamız ve ketlenmeyi deneyim içinde kullanmamız, işlevini doğru biçimde eklemlediğimiz anlamına henüz gelmez; şimdi bunu yapmaya çalışacağız. Ketlenme, herhangi bir işlevin içine başka bir arzunun sokulmasından başka nedir? Bu işlev herhangi bir işlev olabilir; Freud makalesinde örneğin motor işlevi dayanak alır. İçeri sokulan arzu, söz konusu işlevin doğal olarak doyurduğu arzudan başka bir arzudur. Sonuçta bunu biliyoruz ve burada yeni bir şey keşfettiğimi ileri sürmüyorum. Fakat meseleyi bu biçimde eklemleyerek yeni bir formül getirdiğime inanıyorum; çünkü bu formül olmadan, ondan çıkan sonuçları gözden kaçırıyoruz.

Çünkü matrisin gösterdiği bağıntılar içinde ketlenmenin yeri, tam anlamıyla arzunun işlediğini tanımayı öğrendiğimiz yerdir. Analizin Urverdrängung, ilk bastırma, diye adlandırdığı şeyin köklerinden birini de burada kavrarız: Deyim yerindeyse arzunun ketlenmenin arkasındaki bu yapısal gizlenişi. Bay Filancanın “yazıcı krampı” varsa bunun nedeninin el işlevini erotikleştirmesi olduğunu gündelik olarak söyleriz; burada herkesin ne demek istediğimi anladığını düşünüyorum. İşte bu, bizi aynı durumda ve aynı yerde üç terimi birlikte işletmeye, onların değerini tartmaya çağırır. İlk ikisini zaten adlandırdım: Ketlenme ve arzu. Üçüncüsü ise edimdir.

Çünkü bizim için edimin ne olduğunu, kaygının yerinin tek mümkün kutupsal karşılığını tanımlamak söz konusu olduğunda, bunu ancak edimi bu matriste bulunduğu yere, ketlenmenin yerine yerleştirerek yapabiliriz. Edim, bizim için de hiç kimse için de, yalnızca Gerçek alanında meydana gelen bir şey olarak tanımlanamaz; yani motorluğun tanımladığı anlamda, salt motor etki olarak kavranamaz. Edim bu alanda, kuşkusuz zaman zaman motor biçim altında, fakat yalnızca o biçimde değil, motor etkinin onda her zaman bir payı kalsa bile, başka bir alanı Gerçek alanına tercüme eden bir şeydir. Motor yanıtın gerçekleştiği bu Gerçek alanda başka bir alan öyle bir biçimde tercüme edilir ki, söz konusu alan yalnızca duyusal uyarım alanı değildir; onu yalnız “refleks yayı” bakımından ele aldığımızda yaptığımız gibi. Bu başka alan “öznenin gerçekleşmesi” diye de eklemlenemez.

“Öznenin gerçekleşmesi” anlayışı kişilikçi mittir. Çünkü bu mit, öznenin gerçekleşmesi alanını başlatan ve o andan itibaren bu alanın ayrıcalığını koruyan küçük (a)’nın önceliğini tam da savuşturur. Özne olarak özne yalnızca küçük (a)’nın işleviyle aynı diziden ve aynı yerden gelen nesnelerde gerçekleşir; bu matrise göre söyleyelim, bunlar her zaman devredilebilir nesnelerdir. Uzun zamandır bunlara, bu sözcüğün ahlak teolojisi alanına kadar uzanan bütün anlamıyla, “eserler” denmiştir.

Öyleyse sözünü ettiğim bu öteki alandan edimin içine geçen nedir? Bu alanın Gerçek içindeki etkisi, dayatması ve ısrarı, bir eylemi “edim” diye niteleyen şeydir. Bunu nasıl tanımlayacağız? Yalnızca kaygıyla kurduğu kutupsal ilişki ve orada kaygının deyim yerindeyse aşılması mı söz konusudur? Sonuçta bir edimin ne olduğuna ancak yaklaşabilecek formüllerle şunu söyleyelim: Bir eylem, “arzunun sapması” diyebileceğimiz şeyin kendisine yazıldığı gösterensel bir görünüm niteliği taşıdığında edimden söz ederiz. Edim, onu ketlemek amacıyla yapılmış olan arzunun tam da kendisinin onda belirdiği bir eylemdir. Edim kavramının ve işlevinin ketlenmeyle ilişkisindeki temeli budur. İlk bakışta sözcüğün tam ve etik anlamında “edim” denebilecek şeyle pek az ilişkili görünen şeylere (bir yanda cinsel edime, öte yanda vasiyet edimine) edim adının verilmesi ancak burada ve yalnızca burada gerekçelendirilebilir.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 202
Symptôme belirtiInhibition ketlenmeEmpêchement engellenmeEmbarras mahcubiyetEmotion duygu-hareketiPassage à l’acte eyleme geçişEmoi kargaşaActing out acting outAngoisse kaygı

İşte burada, (a)’nın bir arzunun kuruluşuyla ilişkisinde ve bunun bize arzunun doğal işlevle ilişkisi konusunda gösterdiği şeyde, obsesyonel bizim için en örnek değerini kazanır. Obsesyonelde her an elle tutulur biçimde karşılaştığımız bir özellik vardır; bunun bilmecemsi görünüşünü bizim için ancak alışkanlık silebilir. Obsesyonelde arzular her zaman, biraz önce (kuşkusuz biraz önden giderek) “savunma işlevi” diye adlandırdığım boyut içinde kendini gösterir.

Ketlenmenin içindeki bu arzu etkisinin “savunma” diye adlandırılmayı hak etmesini nasıl kavrayacağız? Size söylediğim gibi, arzunun etkisini ketlenmeyle belirten bu olay ancak başka bir arzunun tümevarımına çoktan yakalanmış bir eylemin altına sokulabildiği ölçüde savunma adını hak eder. Arzunun etkisinden temel bir savunma işlevi diye biraz önden konuşabilmem yalnızca bu yüzdendir. Bu, bizim için aynı zamanda ortak deneyimin bir olgusudur.

Sonuçta her an bu düzenden bir şeyle uğraştığımız olgusundan söz etmeksizin, obsesyonelimizi terk etmemek için şunu gözlemleyelim: İlksel bir nesnenin çevresinde merkezlenen tutma arzusuyla tanımlanan anal arzunun konumu zaten tam buradadır. “Anal” diye konumlandırılan bu arzu bizim için ancak libido ekonomisi içinde, yani cinsel arzuyla kurduğu bağlar içinde anlam taşır. Burada Aziz Augustinus’un inter urinas et fæces nascimur sözünü hatırlamak yerinde olur. En azından biz analistler için önemli olan idrarla dışkı arasında doğmamız değildir; idrarla dışkı arasında sevişmemizdir. Önce işer, sonra sıçarız; ya da bunun tersi olur.

Bu da, sonuçta analiz içinde ortaya çıkmasına izin verdiğimiz fenomenoloji bakımından çok az dikkat ettiğimiz ek bağıntılardan biridir. Bu yüzden kulağımızı iyice açık tutmamız ve bunun ortaya çıktığı vakalarda, cinsel edim ile şu hazırlık arasındaki ilişkiyi saptamamız gerekir: Kurt Adam’ın öyküsünde de fark edilmeden kalmış, hatta belki hiç anılmamış olan ilksel küçük armağanın deyim yerindeyse hazırlanması. Cinsel edim sırasında küçük dışkının alışılmış biçimde hazırlanması ilk bakışta pek önemli görünmez. Ancak burada sözünü ettiğim ilişkinin bir göstergesi olarak önem kazanır; çünkü ardından gelen boşaltım, örneğin obsesyonel yamaçta bulunan öznelerde ve başka bir yamaçta bulunanlarda kuşkusuz aynı anlama gelmez.

Şimdi sizi bıraktığım noktada yeniden yolumuza dönelim. Arzunun altında başka bir arzunun bulunmasına ilişkin sizi yönelttiğim bu nokta nedir? Bu yolda, yalnızca bunun olgusunu değil zorunluluğunu da aydınlatmaya götüren şeyi nasıl kavrayacağız? Arzu-savunmayı ve onun kendisine karşı savunduğu şeyi, yani başka bir arzuyu yorumlarken, obsesyoneli arzu sürecinde geriye dönen bir harekete sürükleyen şeye yalnızca doğal olarak mı götürülüyoruz? Bu hareket, semptomlarında zaten bulunan örtük öznelleştirme çabasından doğar; semptomları olduğu ölçüde, sürecin evrelerini yeniden yakalamaya yönelir. Peki matriste yazılı olan engellenme ve émotion bağıntısı ne anlama gelir?

Altına açıklama olarak iki kat hâlinde yazdığım başlıkların size gösterdiği budur. Burada söz konusu olan empêchement, engellenme nedir? Empêchement: impedicare, tuzağa yakalanmak. Bu, ketlenmenin ikiye katlanması değildir; bir terim seçmek gerekiyordu. Burada özne, kendi tutma arzusunda durmaktan gerçekten alıkonur ve obsesyonelde kendini zorlantı olarak gösteren şey budur. Buradaki émotion boyutu ise bize ait olmayan bir psikolojiden, uyarlanmacı psikolojiden ve felaket tepkisi anlayışından alınmıştır. Fakat burada o klasik ve alışılmış tanımdan bütünüyle başka bir anlamda işe karışır.

Söz konusu émotion, görevle yüzleşmeye dayanan deneylerin öne çıkardığı émotion’un ta kendisidir. Öznenin göreve nasıl yanıt vereceğini bilmemesi, bizim kendi “bilmeme”mizle şu noktada birleşir: “Bunun o olduğunu bilmiyordu.” İşte bu yüzden, kendini engelleyemediği noktada özne birtakım şeylerin geçmesine izin verir. Bunlar, sırayla göstereni koyup sonra silen, ileri geri giden gösteren hareketleridir. Hepsi, yine öznenin bilmediği bir yolda, ilksel izi yeniden bulma yolunda ilerler. Obsesyonel öznenin, biraz önce “arzu sürecindeki yinelenişi” diye adlandırdığım şeyde aradığı (bu sözcüğü neden seçtiğimi şimdi görüyorsunuz) bütün bu sürecin sahici nedenini gerçekten yeniden bulmaktır.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 203
Symptôme belirtiInhibition ketlenmeEmpêchement engellenmeEmbarras mahcubiyetEmotion duygu-hareketiPassage à l’acte eyleme geçişEmoi kargaşaActing out acting outAngoisse kaygı
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 203
DESIR arzuCAUSE nedenne pas pouvoir muktedir olmamakne pas avoir sahip olmamakANGOISSE kaygı

Bu neden, son, aşağılık ve gülünç nesneden başka bir şey olmadığı için, obsesyonel bu arayışta askıda kalır. Acting-out düzeyinde her zaman beliren şey de bu nedenle nesne arayışına kendi duraklama zamanlarını, yanlış yollarını, sahte izlerini ve yanal sapmalarını verir. Bunlar arayışın sonsuza dek dönüp durmasına yol açar ve onun için bütün ikame nesnelerin değerini kuşkuyla damgalayan temel kuşku semptomunda kendilerini gösterir.

Buradaki “yapamamak”, neyi yapamamaktır? Kendini engelleyememektir. Zorlantı (burada kuşku söz konusudur) tam da bu kuşkulu nesnelerle ilgilidir; onlar sayesinde son nesneye erişme anı ertelenir ve geriye itilir. O son nesne ise sözcüğün tam anlamıyla son olurdu: Öznenin, kendisine neden sorusunun soktuğu mahcubiyet yolunda kaybolması. Özne aktarıma tam da bu mahcubiyet yoluyla girer.

Burada bizi durdurması gereken nedir? Yolunu izlediğim bu arzuya göre savunma rolünü oynayacak başka bir arzunun etkisine ilişkin ortaya attığım soruyu gördük mü, sıkıca kuşattık mı, hatta ona yaklaştık mı? Açıkça hayır. İlk nesneye dönüş yolunu, onun kaygıyla bağıntısıyla birlikte çizdim. Bir obsesyonel analizinin yalnızca bu yolda kendi sonuna doğru ilerletilmesi ölçüsünde kaygının gittikçe artarak ortaya çıkmasının nedeni de budur. Dolayısıyla başka bir arzunun savunma olarak etkisinin ne olduğu sorusu açık kalır. Ne demek istediğimi belki şimdiden sezdiniz; fakat söz konusu etkinin, az önce çizdiğim vadeyi uzaklaştırmak için kuşkusuz işleyen ve çok uzaktan işleyen başka bir arzunun savunması olarak ne olduğu hâlâ sorudur. Bu nasıl mümkündür?

Bunu ancak cinsel arzuya, “genital” denilen arzuya, doğal arzuya merkezî konumunu vererek kavrayabiliriz; biraz önce zaten bunu yaptım. İnsanda bu arzu, arzuya özgü yapılanmanın bir nesnenin dolayımı çevresinde kurulması nedeniyle, kalbinde kaygıyı taşıyan ve arzuyu jouissance’tan ayıran bir arzu olarak ortaya konur.

Genital arzu düzeyinde (a)’nın bu işlevi, arzu ekonomisinde (a)’nın baskınlığına ve ağırlığına benzer biçimde, -φ ile simgelenir. Burada -φ, çiftleşme düzeyinde beliren öznel artık olarak görünür. Başka bir deyişle bize şunu gösterir: Kopula her yerdedir; fakat tam anlamıyla kopulatif olması gereken yerde eksik kalarak, ancak orada eksilerek birleştirir.

Kastrasyon kaygısına ayrıcalıklı değerini veren merkezî delik budur. Bu aynı zamanda kaygının üretildiği tek düzeydir: Nesnenin eksik olduğu yerin ta kendisi. Başka bir arzunun devreye girmesi, özellikle obsesyonelde, bu merkezî deliğe bağlıdır. Bu başka arzu, obsesyonel arzunun genital arzuya göre “eksantrik konumu” diye adlandırabileceğimiz ve biraz önce size betimlemeye çalıştığım şeye dayanak verir. Çünkü obsesyonelin arzusu, kendi dayatması ve mekanizması içinde, ancak başka bir yerde (yani asıl yerinde) ikame edilmesi olanaksız olan şeyin yerine geçtiği için kavranabilir.

Kısacası obsesyonel, her nevrotik gibi, fallik evreye çoktan erişmiştir. Bu evrenin düzeyinde doyumun olanaksızlığıyla ilişkisi içinde, ona ait nesne (dışkısal (a), tutma arzusunun nedeni olan (a)) “gelişmiş” diye adlandırabileceğim değerleri kazanacaktır. Burada onun işlevini, ketlenmeyle ilişkiler konusunda söylediğim her şeyle gerçekten birleştirmek isteseydim, bu nesneye daha çok “tıkaç” derdim.

“Adanmışlık” adını verebileceğim analitik fantazmın kökenini burada delip geçerek buluruz. Bunun bir obsesyonel fantazmı olduğunu daha önce söyledim ve yineledim. Çünkü elbette herkes genital birleşmenin bir armağan olmasını ister: “Ben kendimi veririm, sen kendini verirsin, birbirimizi veririz.” Ne yazık ki ne kadar başarılı hayal ederseniz edin, genital çiftleşme ediminde armağanın hiçbir izi yoktur. Armağan yalnızca her zaman açıkça ve kusursuz biçimde saptandığı yerde, anal düzeyde vardır. Çünkü burada, tam bu düzeyde, özneyi genital düzeydeki merkezî açıklığın, merkezî deliğin gerçekleşmesi karşısında doyurup durdurmaya yazgılı bir şey belirir ve dikilir. Bu delik, armağan nesnesi olarak işleyebilecek herhangi bir şeyi genital düzeyde yakalamayı engeller.

“Tıkaç”tan söz ettiğime göre, bunda geçen gün neden işlevini tartışırken size sunduğum ve “musluk” diye adlandırdığım örnek nesnenin en ilksel biçimini tanıyabilirsiniz. Öyleyse tıkaç ya da musluk nesnesinin işlevinin belirlediği şey ve onun sonucu olan kapatma arzusu bakımından, matrisimizin farklı öğelerini nasıl açıklayabilir, onları nasıl yerleştirebiliriz?

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 204
DESIR arzuCAUSE nedenne pas pouvoir muktedir olmamakne pas avoir sahip olmamakDOUTE kuşkuANGOISSE kaygı
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 205
Symptôme belirtiInhibition ketlenmeEmpêchement engellenmeEmbarras mahcubiyetEmotion duygu-hareketiPassage à l’acte eyleme geçişEmoi kargaşaActing out acting outAngoisse kaygı
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 205
DESIR arzuCAUSE nedenne pas pouvoir muktedir olmamakne pas avoir sahip olmamakfuite kaçışouvrir açmakjet fışkırmaANGOISSE kaygı

Nedenle ilişki (bu nedir? Bir muslukla ne yapılabilir?) gözlemde, çocuğun deneyiminde işe karışan başlangıç noktasıdır. Çünkü çocuğun, başka herhangi bir küçük hayvandan farklı olarak, bu temel nesne tipinin temsilcisi şeklinde kendini sunan şeye karşı belirgin bir çekim gösterdiğini görürüz. Onunla bir şey “yapamamak” kadar “bilmemek” de burada kendini gösterir; ikisi arasındaki ayrım ise neyin söz konusu olduğunu yeterince belirtir.

Semptom nedir? Musluğun sızıntısıdır. Eyleme geçiş (passage à l’acte) musluğu açmaktır; fakat ne yaptığını bilmeden açmaktır. Eyleme geçişin karakteristiği tam olarak budur: Bir şey meydana gelir ve bir neden, bu nedenle hiçbir ilgisi olmayan araçlar yoluyla serbest kalır. Çünkü daha önce size belirttiğim gibi musluk, neden işlevini ancak içinden çıkabilecek her şey başka bir yerden geldiği ölçüde oynar. Genitalin çağrısı, merkezinde fallik delik bulunduğu için vardır; anal düzeyde meydana gelebilecek her şey de ancak bu çağrı sayesinde oyuna girer ve kendi anlamını kazanır.

Acting-out’a gelince, onu musluk eğretilemesine göre yerleştirmek istiyorsak, çocuğun ne yaptığını bilmeden yaptığı gibi musluğu açma olgusundan söz etmiyoruz. Burada yalnızca su püskürtüsünün mevcut olup olmaması söz konusudur. Acting-out püskürtünün kendisidir; yani üzerinde az önce etkide bulunduğumuz nedenden başka bir yerden gelen bir olgunun her zaman ürettiği şeydir. Bunu bize kendi deneyimimiz gösterir. Örneğin anal düzlemdeki müdahalemizin, anal yorumumuzun yanlış olması acting-out’u doğurmaz. Onu doğuran, müdahalenin yöneltildiği yerde başka bir yerden gelen şeye yer bırakmasıdır. Başka deyişle arzunun nedenini düşüncesizce rahatsız etmemek gerekir.

Böylece obsesyonelin arzusunun, semptomlarının ve yüceltmelerinin kaderinin oynandığı bu alana başka bir işlevin girme olanağı doğar. Bu işlev, deyim yerindeyse fallik arzunun merkezî açıklığının “çevresinden dolaşan” bir şey olarak anlam kazanacaktır. Skopik düzeyde meydana gelen şeyi kastediyorum: Ayna imgesi, fallik evreye göre bağıntılı bir konumda bulunduğu için benzer bir işlev üstlenir. (a)’nın, özneyi kastrasyon deliğinin kıyısında tutmaya yazgılı benzer bir armağan nesnesi olarak işlevi üzerine az önce söylediğimiz her şeyi imgeye aktarabiliriz.

İşte burada obsesyonel öznede aşk işlevinin, bütün gözlemlerde altı çizilmiş olan ikircikliği işe karışır. Hem Sıçan Adam’da hem Kurt Adam’da, hem de biraz ileri götürülmüş her obsesyonel gözleminde bulduğumuz bu idealleştirilmiş aşk nedir? Bu yüceltilmiş nesnenin işlevinin ötekine, bu durumda kadına verilmesindeki bilmece nedir? Bunun öznenin arzusunu gizlice yadsıma bakımından neyi temsil ettiğini bilmek için ne sizi ne beni ne de burada verilen öğretimi beklediler. Her hâlükârda kadınlar bu konuda yanılmazlar.

Obsesyonelin aşka kendinden ne kattığını aramamız gerekmese, bu aşk türünü erotomanik bir aşktan ayıran ne olurdu? Size anlattığım belirli yineleme yolunda, obsesyonelin analizinin ortaya çıkarabileceği son nesne gerçekten dışkıysa, obsesyonel kendisini sevilebilir bir nesne olarak bulmasını sağlayan kehanetsel kaynağı orada mı bulmaktadır?

Sizden, el fenerinizle [sic] obsesyonelin bu bakımdan konumunun ne olduğunu aydınlatmaya çalışmanızı rica ediyorum. Burada üstün gelen kuşku değildir; obsesyonel oraya bakmamayı bile tercih eder. Bu ihtiyatı her zaman bulacaksınız. Yine de aşk onun için yüceltilmiş bir bağın bu biçimlerini alır. Çünkü onun sevilmesini istediği şey, kendisine ait belirli bir imgedir. Bu imgeyi ötekine verir; hem de öylesine bütünüyle verir ki, bu imge eksik kalacak olursa ötekinin artık tutunacak bir şey bulamayacağını hayal eder. Başka bir yerde, mitsel bir adanmışlık üzerine kurulu bu mitsel aşkın “özgeci boyutu” diye adlandırdığım şeyin temeli budur.

Fakat bu imgenin sürdürülmesi, obsesyoneli kendisinden bütün bir “mesafe”ye bağlar. İndirgenmesi en güç olan tam da bu mesafedir. Bu özneler konusunda kuşkusuz büyük deneyimi olan, fakat gerekli aygıta sahip bulunmayan birine (Bouvet’ye) bu “mesafe” kavramını formüle etme yanılsamasını veren ve kavramın üzerine bu kadar büyük bir vurgu koyduran da budur. Bunun nedenleri ayrıca derinleştirilmelidir.

Söz konusu “mesafe”, öznenin kendisine olan bu mesafesidir. Bu mesafe bakımından, yaptığı her şey onun için son kertede (analiz olmaksızın ve kendi yalnızlığına bırakıldığında) yalnızca bir oyun olarak algıladığı bir şeydir. Sonuçta bu oyundan, sözünü ettiğim şu ötekinden, yani imgeden başkası yararlanmamıştır. Bu ilişki, obsesyonelde narsisistik boyut konusunda genellikle öne çıkarılan ilişkidir. Obsesyonelde merkezî, yani semptomatik olmayan, fakat dilerseniz davranışsal ya da yaşanmış olan her şey bu narsisistik boyutta gelişir ve gerçek dayanağını burada bulur.

Obsesyonel için söz konusu olan şey şudur: Kendisinde edim içinde belirmesine hiçbir zaman izin verilmeyen şeyin, yani arzusunun, en azından ilk zamanını gerçekleştirmek. Bu arzu, deyim yerindeyse, fallik ve genital düzeylerde olanaksızın belirlediği bütün olasılıkların çevresini dolaşarak kendini ayakta tutar.

Obsesyonelin arzusunu olanaksız olarak sürdürdüğünü söylediğimde, arzusunu “arzunun olanaksızlıkları” düzeyinde sürdürdüğünü kastediyorum. Söz konusu deliğin imgesine gelince, sizden bunun göndermesini zamanında size söylediğim ve tam da bu yüzden üzerinde uzun uzun ısrar ettiğim torus topolojisinde bulmanızı rica ediyorum. Obsesyonelin çemberi, topolojik yeri nedeniyle hiçbir zaman bir noktaya indirgenemeyen şu [a, b, c] çemberlerinden tam olarak biridir.

Çünkü oralden anale, analden falliğe, fallikten skopiğe ve skopikten haykırılana, seslenilene (vociféré) giden hareket, başlangıç noktasından yeniden geçmedikçe hiçbir zaman kendi üzerine dönmez.

Gelecek sefer, bu yapıların çevresinde, bu örnekten çıkardığımız şeye sonuç formülünü vereceğim. Bu örnek, örnek olarak işlenmeye yeterince açıklayıcıdır ve aynı verilerden hareketle başka yapılara, özellikle histerik yapıya da aktarılabilir. Böylece bu örnekten başlayarak kaygının konumunu ve işlevini son kertede nasıl yerleştirebileceğimizi formüle edeceğim.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 206
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 206
oral oralanal analphallique fallikscopique skopik (bakışa ait)voix ses

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.

Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.