Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 24. Ders · 3 Temmuz 1963
24. Ders: a’dan Babanın-Adlarına
Kaygı üzerine bu yıl size söylemeyi tasarladığım şeyi bugün sonuçlandıracağım. Onun sınırını ve işlevini işaretleyeceğim; böylece, yalnızca kendileri analist olarak rolümüzün ne olduğunu tamamlamamıza izin veren (mümkün olursa izin verecek olan) konumların nerede sürdürülmesini düşündüğümü göstereceğim.
Freud, yapıtının sonunda kaygıyı sinyal diye adlandırdı. Onu, travmatik durumun etkisinden ayrı bir sinyal, “tehlike” dediği şeye eklemlenmiş bir sinyal diye adlandırdı. “Tehlike” sözcüğü onda, açıkça söylemek gerekirse aydınlatılmamış olan “yaşamsal tehlike” işlevine, kavramına bağlıdır.
Bu yıl sizin için özgün olarak eklemlediğim şey, bu tehlikenin ne olduğuna ilişkin kesinliktir. Bu tehlike (Freudcu işarete uygun ama daha kesin biçimde eklemlenmiş olarak) küçük (a) nesnesinin kurucu anındaki cession niteliğine bağlıdır: c, e, çift s, i, o, n. Öyleyse, geliştirmemizin bu noktasında kaygı bizim için neyin sinyali sayılmalıdır? Bu anı burada da Freud’dan farklı eklemleyeceğiz. Kaygının işlev gördüğü bu an, nesnenin devrinden öncedir. Çünkü deneyim, tıpkı kendi eklemlemesinin zorunluluğunun Freud’u mecbur ettiği gibi, tehlike durumunu az önce yaptığımız biçimde tanımladığımız andan itibaren, bu nesne devrinden daha önceki bir düzeyde, daha önceki bir anda bulunan daha ilksel bir şeyi konumlandırmamızı zorunlu kılar.
Size ilkin (daha iki yıl önceki seminerde¹⁷²) kaygının, ilk yaklaşımda duyulur biçimde ve karmaşık bir tarzda Öteki’nin arzusuyla ilişkili olarak belirdiğini duyurmuştum. Daha bu ilk yaklaşımda, Öteki’nin arzusunun kaygı verici işlevinin şuna bağlı olduğunu belirttim: Bu arzu için hangi küçük (a) nesnesi olduğumu bilmiyorum. Bugün, bunun ancak burada tahtada bir işaretle gösterdiğim ve öznenin Öteki’yle ilişkisindeki kuruluş işlevinin ayırt edici özelliği diye tanımlanabilen dördüncü düzeyde bütünüyle eklemlendiğini ve örnek biçimini kazandığını vurgulayacağım.
Bu düzeyi, kaygı işlevi çevresinde merkezlenmiş olarak eklemleyebildiğimiz ölçüde tanımlıyoruz. İnsan arzusunun Öteki’nin arzusunun işlevi olmasını sağlayan özgül doluluk yalnız burada, yalnız bu düzeyde gerçekleşir. Kaygı, size söylediğim gibi, Öteki’nin arzusu için hangi küçük (a) nesnesi olduğumu bilmememe bağlıdır.
Fakat sonuçta bu, ancak Öteki’nin kökten başka bir Öteki olduğu, hiçbir ortak etkenin beni onun obur arzusunun “peygamberdevesi”ne bağlamadığı örnek masalı verebildiğim düzeyde geçerlidir. İnsan Öteki’ne ise, tam tersine, onun benzeri olma niteliğimle bağlıyım. Kaygı verici “bilmiyorum”dan geriye kalan şey temelde bir yanlış tanımadır: Erkek olarak arzumun ekonomisinde küçük (a)’nın ne olduğuna ilişkin, bu düzeye bütünüyle özgü bir yanlış tanıma.
Bu nedenle paradoksal olarak, arzu yapısı temel yabancılaşmasıyla en dolu biçimde skopik dördüncü düzeyde gelişirken, (a) nesnesi de en çok burada maskelenir; özne kaygı bakımından en çok burada güvenceye alınır. (a)’nın kuruluş anındaki izini başka düzeyde aramamız gerekir.
Öteki, özünde bütün gerçekliği içinde her zaman oradadır. Bu gerçeklik öznel mevcudiyet kazandığı ölçüde, kenarlarından herhangi biriyle kendini gösterebilir; ne var ki gelişimin Öteki’nin bu gerçekliğine eşit erişim sağlamadığı açıktır. Birinci düzeyde Öteki’nin bu gerçekliği, bebeğin başlangıçtaki güçsüzlüğünde açıkça görüldüğü gibi, gereksinim tarafından mevcutlaştırılır. Ancak ikinci zamanda, Öteki’nin talebiyle birlikte, asıl anlamıyla bir şey ayrılır; bu da küçük (a)’nın, gösteren zincirinin yeri olan büyük A’nın işlevine göre kuruluşunu eksiksiz biçimde eklemlememize izin verir.
Yine de ilk düzeyden ayrılmadan, kaygının Öteki’nin talebinin her eklemlenmesinden önce belirdiğini vurgulayayım. İlk devir etkisinin başlangıcıyla sonunda varacağı noktayı birleştiren paradoksta, özne olacak varlığın dünyaya gelişiyle çakışan kaygı belirtisi çığlıktır.
¹⁷² 1960-61 Semineri, Aktarım…, 14 Haziran 1961 oturumu.

Çığlığın işlevini uzun zamandır¹⁷³, başlangıçtaki değil son bir ilişki olarak konumlandırdım: Bizim için belirli bir anda “yakınımız” olarak tamamlanan bu Öteki’nin tam kalbi saymamız gereken şeyle ilişkisi. Bebeğin elinden kaçıp çıkan bu çığlıkla yapabileceği hiçbir şey yoktur. Eğer orada bir şeyi devrettiyse, hiçbir şey onu bu devrettiği şeye bağlamaz.
Fakat bu kaygının, bu başlangıç kaygısının, organizmanın (burada insan organizmasının) içinde yaşayacağı belirli bir dünyaya çıkışıyla kurduğu dramatik ilişkiyi ilk vurgulayan ben miyim; bütün yazarlar onun bu niteliğini vurgulamadılar mı? Bu çok sayıdaki ve karışık işaretlerde kimi çelişkili çizgileri görmezden gelebilir miyiz? Ferenczi’nin, ontogenezin kendisinde, deniz ortamının eşdeğeri olacak, ne olduğu belirsiz ilksel bir su ortamından çıkış bulunduğu yönündeki işaretini geçerli sayabilir miyiz? Amniyon sıvısıyla, böyle bir ortamda yaşayan hayvanda içle dış arasındaki alışverişin solungaç düzeyinde gerçekleşebildiği su arasında nasıl bir ilişki vardır? İnsan embriyosunda solungaç herhangi bir anda gerçekten işler mi?
Daha çok şunu aklınızda tutmanızı rica edeceğim: Çoğu kez karışık olan psikanalitik spekülasyonun bize gösterdiği hiçbir şey anlamsız sayılmamalıdır. O spekülasyon, gösterici bir şeye giden yolda sıçrar, sürünür ve kimi zaman da aydınlatır. Burada filogeneze başvurulduğuna göre, bir organizma biçimini, sınırında ve tam bu sınır üzerinde seçilmiş belirli sayıda alışveriş noktası bulunan bir şema olarak düşünmenizi rica ediyorum. En temel yaşamsal alışveriş şeması gerçekten bu duvarın, bu sınırın, aralarında ortak bir etken bulunması gereken dış ve iç ortam arasındaki osmozun işleviyle kuruluyorsa, canlı varlıkların ilksel ortamlarından çıkıp havaya geçmelerini sağlayan sıçramanın ne kadar inanılmaz olduğunu görün.
Embriyoloji kitaplarına bu konuda bakmanızı rica ederim: Bu geçişte kullanılan organın, gelişim içinde, deyim yerindeyse keyfî yeni oluşumlardan ibaret görünen niteliği insanı çarpmadan edemez. Bu aygıtın organizmanın içine girmesinde de aynı tuhaflık vardır; gerçekten iyi bir pompa gibi çalışmasından önce bütün sinir sisteminin ona uzun uzun uyum sağlaması gerekir. Bu organın ortaya çıkışının oluşturduğu sıçramada ne kadar tuhaflık varsa, insanlık tarihinin belirli bir anında insanların çelik akciğer içinde soluduklarını ya da yanlış biçimde “kozmos” denilen yere, çevrelerinde yaşamsal işlevi bakımından burada andığım hava yedeğinden özünde farklı olmayan bir şey taşıyarak gittiklerini görmekte de o kadar tuhaflık vardır.
Freud’un burada bize gösterdiği gibi kaygı bir bakıma bir şeyin sinyali olarak seçilmişse, onun temel çizgisini, canlı varlığa daha şimdiden böylesine başka olan bir şeye, atmosfere bu kökten girişte tanımamız gerekmez mi? Soluması gereken bu dünyaya çıkan insan canlısının, “travma” denilen şeyle (başka bir travma yoktur) “doğum travması”yla önce sözcüğün gerçek anlamında boğulmasının, soluğunun kesilmesinin temel çizgisi budur. Doğum travması anneden ayrılma değil, temelden başka olan bu ortamı kendi içine çekmektir.
Elbette bu anın ayrılma ve sütten kesilme diyebileceğimiz şeyle bağı açık değildir. Fakat size soruyorum: Analist deneyiminizin, çocuğu gözlemleme deneyiminizin ve sütten kesme terimine anlam vermek istiyorsak zorunlu olduğu görülen, yeniden kurulması gereken her şeyin öğelerini bir araya getirin. O zaman sütten kesilmenin bu ilk anla ilişkisinin basit bir ilişki, birbiriyle örtüşen olguların ilişkisi olmadığını; daha çok bir eşzamanlılık ilişkisi olduğunu göreceksiniz. Çocuğun “sütten kesildiği” esasen doğru değildir: Çocuk kendini sütten keser. Memeden kendisi ayrılır. İlk şaşkınlık mimiğinin yalnızca ilk işaretlerini yüzünde beliren bu deneyimin daha şimdiden öznelleştirilmiş niteliği duyulur biçimde ortaya çıktıktan sonra, memeden ayrılma ve onu yeniden alma oyununu oynar.
Bir sütten kesilme arzusu yönünde eklemleyebileceğimiz kadar etkin bir şey daha şimdiden bulunmasaydı, ortaya çıkışları ve tarihlenmeleri bakımından çok ilksel, çok başlangıçtaki bu olguları (memenin reddedilmesini, anoreksinin ilk biçimlerini) nasıl düşünebilirdik? Deneyimimiz bize onların bağıntılarını derhâl büyük Öteki düzeyinde aramayı öğretir.
“Meme” dediğimiz bu ilk nesnenin, sahici biçimde işleyebilmesi ve klasik kuramda kendisine biçilen şey (Öteki’yle bağın kopması) olabilmesi için Öteki’yle tam bağı eksiktir. Bu yüzden onun bağının yenidoğan küçük özneye daha yakın olduğunu güçlü biçimde vurguladım: Meme Öteki’nden değildir; Öteki’nden koparılması gereken bağ değildir; olsa olsa bu bağın ilk işaretidir. Kaygıyla ilişkisinin nedeni budur; fakat aynı zamanda daha baştan, geçiş nesnesi işlevini mümkün kılan ilk biçim olmasının nedeni de budur. Üstelik bu düzeyde kendini bu işlevi doldurmaya sunan tek nesne değildir.
Daha sonra başka bir nesne (geçen sefer ve daha önceki bir sefer üzerinde uzun uzun durduğum anal nesne) Öteki kendi işlevini talep biçiminde geliştirirken bu görevi daha açık biçimde dolduracaktır. İnsan hayvanının dünyaya gelişini gözetenlerin kadim bilgeliğini burada görebiliriz: “Bilge kadınlar”, yani ebeler, çocuk ortaya çıkar çıkmaz beliren o tekil ve küçücük nesne, mekonyum karşısında her zaman durmuş, hayretle duraklamışlardır.
¹⁷³ Teknik Yazılar 7 Nisan; Nesne İlişkisi 27 Şubat; Etik 25 Kasım; Özdeşleşme 2 Mayıs oturumları.
Anal nesnenin (a) işlevini çok daha ayırt edici biçimde eklemlememize nasıl izin verdiğine bugün dönmeyeceğim. Öteki’yle ilişkide öznelleştirmenin ilk dayanağıdır: Özne ilk olarak Öteki tarafından özne olarak, tam haklı özne olarak belirmeye çağrılır; olduğu şeyi vermek zorundadır. Olduğunun dünyaya geçişi, kendisine dayatılan simgesel damgaya göre ancak artık, indirgenemez olan biçiminde gerçekleşir.
Orada olduğu şeyi önce vermek zorundadır. Nedensel nesne olarak buna, onu başlangıçta tutma arzusuyla özdeşleştirecek şey asılır.
Arzunun ilk gelişimsel biçimi böylece ketlenme düzenine benzer. İlk biçimlendiğinde, özgünlüğünü arzu olarak sokan edime karşı çıkar. Önceki evrede ilk arzu biçiminin ayrılma arzusu olarak nesneye asıldığı açıktı. İkinci biçimde nesnenin neden işlevi, arzunun biçiminin (a)’yı sokan işleve karşı dönmesinde görünür.
Nesne zaten verilmiş ve üretilmiştir; talebin gelişiyle belirlenen işlevin hizmetine önceden, kaygının ürünü olarak konmuştur. Ne kendinde nesne ne özne, belirsiz bir bütünlük önceliği içinde özerkleşir. Başlangıçta özel olarak devredilebilir, kökensel olarak bırakılmış niteliği nedeniyle seçilmiş nesne vardır.
Arzunun bu ilk giriş noktasında küçük (a) ile büyük talep D aynı parantezde [a ◊ D] birleşir. Bir yanda [◊ D], öte yanda kaygı […◊] vardır. Kaygının konumuyla özne için sonuna dek (a) tarafından temsil edilme işlevinde kurulacak olanın konumu yer değiştirir. Teknik işlevimizi gerçekten düşünmek istiyorsak bu düzeyde durmalıyız.
Kaygı, obsesyonelin “ikircikli” dediğimiz ilişkisinde uzaklaştırılmış ve gizlenmiştir. Bu ilişkiyi yalnız saldırganlıkla sınırladığımızda basitleştirir ve savuştururuz. Obsesyonel, kendisine değer veren mülk olarak nesneyi tutmaktan kendini alamaz; ama nesne ondan yalnız atık ve dışkı olarak gelir. Bu iki yüz özneyi zorlantı ve kuşku olarak belirler.
İki uç arasındaki salınım, öznenin bir an için sıfır noktasından geçmesine olanak verir; orada bütünüyle küçük ötekinin insafındadır. İkinci derste¹⁷⁴ arzu ile Öteki’nin arzusu ilişkisini Hegelci diyalektikteki cebirleştirmeden ayırırken, çakıştıkları kısmi noktanın saldırganlık ilişkisini tanımladığını söyledim. Bu nokta, arzunun fiziksel anlamdaki momentini, burada d(a) diye yazdığımı sıfıra eşitlediğimiz yerdir:
1) d(a) : d(A) < a 2) d(a) < i(a) : d(A) 3) d(x) : d(A) < x 4) d(0) < 0 : d(A) d(A) : 0 > d(0)
Yani karakteristik olarak devredilebilir ilk nesnenin belirlediği arzu. Özne burada Hegel fenomenolojisinin “özbilinçlerin birlikte var olmasının olanaksızlığı” diye çevirdiği şeyle karşılaşır. Bu, öznenin arzu düzeyinde kendi nedenini kendinde bulamamasıdır.
Neden işleviyle causa sui fantazmının tutarlılığı burada başlar. İnsan düşüncesi, nedeninin kendisine yabancı olmadığı bir varlığın bir yerde bulunduğu düşüncesiyle avunur. Bu, kendi koşulumuzun keyfî aşılmasıdır: İnsan, arzusunun nedeninin, bilmediği bir tehlikede üretilişine baştan boyun eğer.
¹⁷⁴ 21 Kasım oturumu.
Kutsal Yazı’nın bağrında yankılanan yüce ve buyurucu ton buna bağlıdır. Küfür sayılan yönüne rağmen Vaiz metninin kalmasının nedeni budur.
Tonunu veren nedir? “Her şey boşluktur”: הבל הכל [hèbel hakol]. “Boşlukların boşluğu… her şey boşluk.” İbranice הבל [hèbel], üç kök harfiyle rüzgâr, nefes, bulut, silinen şey demektir. Jones’un Madonna’nın kulaktan gebe kalışı üzerine kurduklarından daha haklı bir ikirciklikle nefesin en aşağılık yanına geri götürür.
Boşluk teması Hegel’in Tinin Fenomenolojisini başlatan ilk ve verimli mücadelesine, “salt saygınlık uğruna ölümüne mücadele” tanımına hep var olan yankısını verir. Bu ifade “hiç uğruna mücadele” demek ister gibidir.
Obsesyon tedavisini saldırganlık çevresinde döndürmek, açıkça (kasıtlı olmasa da itiraf edilmiş biçimde) öznenin arzusunu analistin arzusuna tabi kılmayı tedavinin ilkesine sokar. Her arzu gibi analistin arzusu da (a)’ya iç göndermesinden başka yerde eklemlendiğinde, analistin gerçeklik karşısında elde ettiği ya da ettiğini sandığı bir ideale özdeşleşir; hastanın arzusu bu ideale eğilmeye zorlanır.
Oysa arzunun nedeni diye işaretlenen küçük (a), ne bu boşluk ne bu parçalanmadır. Öteki’nin yerinde simgeleştirmeye indirgenemeyen artık olarak tanımlanır. Öteki’ne bağlıdır (yoksa artık nasıl kurulurdu?) fakat varoluşun biricik yanıdır. Bu, mitsel bir noetik zorunluluğa göre “olgusallık” değildir.
Arzunun köklendiği bu artığın olgusallığı yoktur. Varoluşta doruğa ulaşacağı düzey, indirgenmesinin sertliği, onu indirgenemez yapan ve her birimizin Öteki’nin yerinde yükseldiği kesin düzeyi tanıdığı şeydir. Bu diyalog bir sahnede oynanır. Arzunun ilkesi olan (a), sahneye çıktıktan sonra trajedide, daha sık olarak komedide orada bıraktıklarının sınamasından geçerek yeniden düşer.
Rol oynanır ama önemli olan rol değil, rolün ötesinde kalandır; bunu deneyim ve iç kesinlikle biliriz. Kalan güvencesiz ve teslim edilmiştir; çünkü sonsuza dek devredilebilir ve bugün herkesin bildiği gibi değiş tokuş edilebilir nesneyim.
Bu nesne beni arzulatan, bir eksikten arzulatan ilkedir. Eksik öznenin eksiği değil, Öteki düzeyindeki jouissance’a açılmış kusurdur. Küçük (a)’nın bütün işlevi, cinsel düzeyde arzuyu jouissance yerinden ayıran merkezî açıklığa gönderir. Jouissance’ın doğaca arzuya vaat edilmemiş oluşuna mahkûmuz. Arzu ancak onunla karşılaşmaya gidebilir; karşılaşmak için kendisini taşıyan ve kuran fantazmı yalnız anlamak değil aşmak zorundadır.
Bu durma noktasına kastrasyon kaygısı diyoruz; neden kastrasyon arzusu da demeyelim? Arzuyla jouissance’ı ayıran merkezî eksiğe başka bir arzu asılıdır; tehdidi, onun Öteki’nin arzusunda tanınmasından gelir. Fantazmda Öteki, sınırda hadım edici ajan gibi görünür.
Konumlar farklıdır. Kadının konumu daha rahattır; iş çoktan yapılmıştır ve Öteki’nin arzusuyla özel bağının nedeni budur. Kierkegaard’ın¹⁷⁵ “derinden, kadının erkekten daha kaygılı olduğuna inanıyorum” sözü bu yüzden tekil ve doğrudur.
Kaygı bu merkezî düzeyde Öteki’nin arzusuyla ilişkiden yapılmış olmasa bu nasıl mümkün olurdu? “Arzu arzusu”, yani ayartma olarak arzu, bizi kalbinde kaygının en başlangıç işlevine döndürür. Kastrasyon düzeyinde kaygı Öteki’ni temsil eder; aygıtın sönmesiyle karşılaşma nesneyi yetersizlik biçiminde verir.
Analitik gelenek bunu doğrular: Kastrasyonu kendine çeken, üstlenen, arzulayan ilk örnek Oidipus’tur. Oidipus önce baba değildir; ironik biçimde uzun zaman önce söylediğim gibi Oidipus kompleksine sahip olamazdı. Dördüncü düzeye sahici ve mitsel olarak geçmek, küçük (a) (burada -φ) ile kaygının birleşmesi üzerindeki yasağı çiğnemek, arzusunun başarılı doyumunun ötesinde ne olduğunu “görmek” ister. Günahı cupido sciendi, bilme arzusudur. Bedeli tarif ettiğim dehşettir: Sonunda gördüğü, yere fırlatılmış kendi gözleri, (a)’dır.
¹⁷⁵ S. Kierkegaard, Kaygı Kavramı.
Bu, dördüncü düzeyin yapısında her yerde kanlı kör etme ayini bulunduğu anlamına mı gelir? Hayır. Gerekli değildir; insan dramının trajedi değil komedi olmasının nedeni budur: “Görmemek için gözleri vardır.” Gözlerini çıkarmaları gerekmez.
Kaygı, en iyi durumda (a)’nın Öteki’nin gözlerinde yansımasını isteyebileceğimiz ayna imgesi i(a)’nın yakalayışında yeterince geri itilmiş ve yanlış tanınmıştır. Aynanın varlığı nedeniyle Öteki’nin gözlerine bile gerek kalmaz. Dördüncü düzeyin Ketlenme, Belirti ve Kaygı tablosunu şöyle yazarım:
I (Görmeme arzusu | Görmeme arzusunu sürdürme güçsüzlüğü | Kaygı kavramı S) Yanlış tanıma (bilmemek) | Tümerklik fantazmı | İntihar fantazmı A; Ben ideali | Yas işlevi | Maskelenmiş kaygı
Ketlenme düzeyinde, olguların düzeni gereği pek destek gerektirmeyen görmeme arzusu vardır. İkinci sırada “bilmemek” düzeyinde yapısal yanlış tanımayı doyuran her şey bulunur. Üçüncü sırada kargaşa olarak ideal, ben ideali, yani Öteki’nden içe yansıtılması en kolay olan vardır.
“İçe yansıtma” terimini saklı tutun; içe yansıtma ile dışa yansıtma arasındaki ikirciklik, tam anlamı için başka bir düzey gerektiğini gösterir.
Bu düzeyin, özellikle obsesyonelde bedenleşen merkezî semptomunda “tümerklik” fantazmını çoktan gösterdim. Bu, görmeme arzusunu sürdürmenin temel güçsüzlüğünün bağıntısıdır. Acting-out yerine, geçmiş bir yıl boyunca arzunun kuruluşunun temel yapısı olarak öğrettiğim yas işlevini¹⁷⁶ koyacağız. Eyleme geçişte, niteliği ve sahiciliği bu diyalektik içinde sorgulanacak intihar fantazmı; kaygı yerinde maskelenmiş kaygı; sıkıntı yerinde ise haklı olarak “kaygı kavramı” diyebileceğimiz şey bulunur.
Kierkegaard’ın “kaygı kavramı” demesindeki cesaret fark ediliyor mu? Ya Hegel’e göre kavram işlevi (simgesel olarak gerçek üzerinde sahici tutuş) vardır; ya da bütün gerçekliğin son kavranışı olarak tek tutuşumuz kaygının verdiğidir. Seçmek gerekir. Kaygı kavramı ancak bir sınırda ve çok erken durma noktasına varmış olabilecek bir düşünümden çıkar.
Başka yollardan yaklaştığımız doğrulukların onayını burada buluruz. Freud kaygı düşünüşünün sonunda ne söyler? “Kaygıyla nesne kaybı ilişkisi hakkında bütün söylediklerimden sonra, onu yastan ayıran ne olabilir?” Makalesinin ekindeki bütün bu son söz, aynı göndermeyi verdiği iki işlevin belirtilerinin neden böylesine farklı olduğunu tanımlamadaki en büyük sıkıntısını gösterir.
¹⁷⁶ 1958-59 Semineri, Arzu…, 18 Mart, 22 ve 29 Nisan oturumları.

Sizden burada benimle bir an durmanızı rica ediyorum: Seçkin bir dramatik kişi olarak, modern etiğin eşiğinde öznenin arzusuyla ilişkisinin belirişi olarak Hamlet’ten¹⁷⁷ söz ederken sorgulamamızın bizi götürdüğü şeyi hatırlatmam gerektiğini düşünüyorum. İşaret ettiğim şuydu: Hamlet’te yasın (tam olarak annesindeki yasın) yokluğu, arzunun en kökten atılımını söndürür, dağıtır, çökertir.
Oysa Hamlet, Rönesans kahramanlarının üslubuyla özdeşleştirilecek kadar gözü pek sunulur; Salvador de Madariaga’nın da gördüğü gibi pek az şeyden geri çekilir. Yapmak için yaratıldığı edimi yapamaz; çünkü arzu eksiktir, ideal çökmüştür.
Hamlet’in sözlerinde, babasının annesine saygısını putlaştıran anlatıdan daha kuşkulu ne vardır? Yüce kral yaşlı Hamlet’in, ölü Hamlet’in önünde eğilip aşk bağlılığını serdiği bu varlığa ilişkin imge, tek ve mitsel aşka, “saray aşkı” dediğim üsluba ait olmayacak kadar zorlanmış ve yüceltilmiştir. Saray aşkı kültürel ve törensel göndermelerinin ötesinde Leydi’den başka şeye yönelir; sahici aşka erişimin güç yolları karşısında bir eksikliğin, bahanenin işaretidir.
Anne Gertrude’dan hayvansı kaçışın (bütün bu diyalektiğin) Hamlet’in anılarında babasının tutumu olarak sunulan o aşırı değerlemeyle karşılık düştüğü burada apaçıktır. İdeal yalanlandığında ve çöktüğünde, Hamlet’in arzulama gücü de kaybolur. Bu güç ancak dışarıda gerçek bir yas gördüğünde, onunla rekabete girdiğinde geri gelir: Laertes’in kız kardeşi, Hamlet’in sevdiği ve arzu eksikliğiyle birden ayrıldığı nesne için tuttuğu yas.
Bu, yasın ne olduğunu Freud’un kendi sorgusu doğrultusunda daha iyi eklemlememizin anahtarı değil mi? Freud’a göre yas öznesi, sevilen nesnenin kaderle oluşan kaybını ikinci kez tüketme göreviyle karşı karşıyadır. “Yas çalışması”, hem aynı hem ters ışıkta, ayrıntılı bütün bağları sürdürmek ve desteklemek için yapılan çalışma değil midir? Freud sevilen nesneyle yaşanmış bağın titiz, ayrıntılı anımsanışında haklı olarak ısrar eder.
Yeniden kurulacak bağ, temel, maskelenmiş küçük (a) nesnesiyle ilişkidir. Sonra ona, ilk yer tutucudan daha fazla kapsam taşımayacak bir ikame verilebilir. İl toplantılarımızdan birinde bir mizahçının söylediği gibi, tarih ve sinema “yeri doldurulamaz Alman”ın (Hiroşima Sevgilim¹⁷⁸ filmindeki serüven) sokak başında rastlanan ilk Japonla hemen ve geçerli biçimde ikame edilebildiğini gösterir.
Yas sorunu neyin düzeyinde sürdürme sorunudur? Arzunun dördüncü düzeyde küçük (a)’ya değil, her aşkın idealize boyutu nedeniyle narsisistik olarak yapılanmış i(a)’ya asıldığı bağları sürdürme sorunudur. Melankoli ve manide olanı ayıran budur. Küçük (a) ile i(a)’yı ayırmazsak Freud’un aynı notta ve Yas ve Melankoli’de güçlü biçimde söylediği kökten farkı düşünemeyiz.
Freud, sözde nesne libidosunun öznenin benine dönüşü düşüncesine girdikten sonra, melankolide sürecin hedefe varmadığını açıkça kabul eder: Nesne yönelimi aşar; nesne zafer kazanır. Yasın libido dönüşünden başka olduğu için bütün diyalektik farklı kurulur.
Freud’a göre o hâlde özne küçük (a) ile hesaplaşmalıdır, ve “niçin?”: bu durumda onu burada bir yana bırakıyorum. (a) genellikle narsisizmin i(a)’sı ardında maskelenir; dördüncü düzeyde özünün yanlış tanınmasının nedeni budur. Melankolik kendi imgesinin “içinden geçip” ona saldırarak, kendisini aşan ve buyruğu elinden kaçan küçük (a)’ya ulaşmak zorundadır. Nesnenin düşüşü onu o otomatik, zorunlu ve temelden yabancılaşmış melankolik intiharına sürükler. Bunun sık sık pencerede, hatta pencerenin içinden olması rastlantı değildir; vurguladığım fantazm yapısına başvurudur.
¹⁷⁷ 1958-59 Semineri, Arzu…, 4 Mart-29 Nisan ve 27 Mayıs oturumları.
¹⁷⁸ Alain Resnais, Hiroşima Sevgilim, senaryo Marguerite Duras (1959).
Mani-melankoli çevrimindeki (a) ilişkisini ideal çevrimden, yas ya da arzu göndermesinden ancak küçük (a)’nın i(a)’ya göre işlev farkını vurgulayarak ayırabiliriz. Küçük (a)’ya gönderme öteki bütün ilişkilerden daha köklüdür ama narsisistik ilişkide temelden yanlış tanınmış ve yabancılaşmıştır.
Manide söz konusu olan yalnız küçük (a)’nın yanlış tanınması değil, işlevsizliğidir. Özne hiçbir küçük (a) ile ağırlıklandırılmadığı için, özgürlük olanağı olmaksızın gösteren zincirinin sonsuz, oyunlu ve saf metonimisine teslim edilir.
Birçok şeyi atlamış olsam da bu, bu yıl sizi bırakmak istediğim düzeyde sonuçlandırmamıza izin verir. Arzunun en yabancılaşmış, en temelden fantazm niteliği dördüncü düzeyi belirliyorsa, beşinci düzeyin yapısını başlatmış ve orada (a)’nın açıkça yabancılaşmış olarak Öteki’nin adlandırılan arzusunun dayanağı biçiminde yeniden kesildiğini göstermiş olmam, bu yıl neden burada durduğumu da anlatır.
Beşinci düzeydeki bütün diyalektik, şimdiye dek yapılandan daha ayrıntılı bir “içe yansıtma” eklemlemesi gerektirir. Yalnız işaret ettiğim gibi bu, işitsel boyutu ve baba işlevini içerir.
Gelecek yıl seminerimi öngörülen yolda sürdürebilirsem, sizi yalnız Babanın-Adı değil, Babanın-Adları çevresinde buluşmaya çağıracağım.
Freudcu mitte babanın, arzusu bütün öteki arzuları kaplayan, ezen ve kendini dayatan kişi olarak en açık mitsel biçimde devreye girmesi boşuna değildir. Bu, deneyimin apaçık olgusuyla (baba yoluyla arzunun Yasa yollarında normalleşmesiyle) çelişmiyor mu? Fakat hepsi bu mudur?
Baba işlevindeki eksiklik olgularının yanında mitin korunması zorunluluğu dikkatimizi başka şeye çeker: Babanın kendi arzusunun hangi (a)’ya gönderdiğini bilmesi işlevinin eklemlenmesi, desteklenmesi ve sürdürülmesi gerekir.
Baba dinsel mitteki gibi causa sui değildir. Arzusunu, nedeni ne olursa olsun, (a) işlevindeki indirgenemez şeye yeniden katacak kadar gerçekleştirmiş öznedir. Araştırmamızın ilkesinde hiçbir insan öznenin kendini bir nesne olarak, sonlu arzuların asıldığı sonlu nesne olarak koymaktan kaçamayacağını böyle eklemleriz. Arzular yalnız birbirlerinden merkezden gittikçe uzağa kaçarak özneyi her sahici gerçekleşmeden uzaklaştırdıkları ölçüde sonsuz görünür.
(a)’nın bu yanlış tanınması bir kapıyı açık bırakır. Analizden önce de Platon’un Şölen diyaloğunda görebildiğimiz gibi, hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmayacak sonda en kökten varoluşumuz olan (a), arzunun kendimizi tanımamız gereken şeyi bize verebildiği tek yoldur. Bu nesne (a), Öteki’nin alanında konumlandırılmalıdır.
Yalnızca orada bulunması gerekmez; herkes tarafından oraya konur. Buna aktarım olanağı denir. Verdiğimiz yorum daima arzuların birbirine az ya da çok bağımlılığı üzerinedir. Fakat bu kaygıyla yüzleşme değildir. Kaygı ancak Öteki adlandırıldığında aşılır. Herkesin deneyiminden bildiği gibi yalnız bir adın aşkı vardır. Aşkımızın yöneldiği kişinin adının söylenmesi çok önemli bir eşiktir.
Bu, (a)’nın varoluşundan tarihe geçişine uzanan şeyin yalnız bir izidir. Psikanalizi eşsiz serüven yapan, Öteki’nin alanındaki ἄγαλμα [agalma] arayışıdır.
Şeyleri kaygının sınırının ötesine itmeye çalıştığımız yerde çalışmanın mümkün olması için analistin arzusunun ne olması gerektiğini size birçok kez sordum. Analist, “kaygı kavramı” sorusuna gerçek güvence sunabilmek için arzusunu, ne kadar az olursa olsun, bir yanından ya da kıyısından bu indirgenemez (a)’nın içine yeterince geri sokabilmiş kişi olmalıdır.
[Seminerin sonu]

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.
Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.
