Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 4. Ders · 5 Aralık 1962

4. Ders: Kastrasyon Kaygısının Ötesinde

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 26

Geçen defa konumuzun eklemlenişinde birlikte ele almaya başladığımız bu şekli, bu şemayı yeniden tahtaya çiziyorum; söz konusu olan, kaygı aracılığıyla (onun görüngüsü aracılığıyla diyorum, ama aynı zamanda size kendisine özgü yer olarak göstermeyi öğreteceğim yer aracılığıyla) analitik deneyimde nesnenin işlevini derinleştirmektir.

Kısaca belirtmek isterim ki, iki yılı aşkın bir süre önce, 21 Eylül 1960’ta Royaumont’da düzenlenen Hegelci bir toplantıda yaptığım bir konuşmayı, bir bildiriyi yazıya geçirmek için uğraştığım metin yakında yayımlanacak. O toplantıda şu konuyu ele almayı seçmiştim: “Freudcu Bilinçdışında Öznenin Altüst Oluşu ve Arzunun Diyalektiği”.²⁷

Öğretimime zaten aşina olanlara şunu belirteyim: birlikte “graf” diye adlandırdığımız şeyin kuruluş evreleri, kullanımı ve işleyişi konusunda orada bütünüyle tatmin olacaklarını sanıyorum. Metin, 173 boulevard Saint-Germain’de bulunan ve Royaumont çalışmalarının tümünü yayımlamakla görevli bir merkez tarafından yayımlanıyor. Bu çalışmanın, söz konusu toplantıda sunulan ve hepsi özellikle analitik nitelikte olmayan öteki bildirileri de içeren bir ciltte yakında gün ışığına çıkacağını düşünüyorum; toplantının, tekrar ediyorum, odağı Hegelcilikti.

[Çeviri notu 1] “Freudcu Bilinçdışında Öznenin Altüst Oluşu ve Arzunun Diyalektiği”, Lacan’ın arzu grafiğini tamamlanmış biçimiyle yazıya döktüğü metindir; grafik Seminer V ve VI boyunca adım adım kurulmuştu, orada bütün katlarıyla bir arada verilir. Lacan’ın “kuruluş evreleri, kullanımı ve işleyişi” derken kastettiği budur. Aralık 1962’de dinleyiciler metni henüz basılı görmemişti; “yakında yayımlanacak” demesinin nedeni bu. Royaumont, Paris’in kuzeyindeki manastırda toplanan felsefe kolokyumlarının adıdır; Eylül 1960 toplantısının konusu diyalektikti.

Bu duyurunun bugün tam yerinde olmasının nedeni, “öznenin altüst oluşu” ile “arzunun diyalektiği”nin, şimdi daha derinlerine ilerlemek zorunda olduğumuz nesne işlevlerini bizim için çerçevelemesidir.

Bu bakımdan, özellikle buraya yeni gelenler söz konusu olduğunda, bu başlıkla (size söylemiştim) Royaumont Kongresi’nde sunduğum çalışmayı karşılayan ve hâlâ hatırladığım, söylemem gerek, son derece antipatik tepkiyle burada hiçbir biçimde karşılaşacağımı sanmıyorum. Beni şaşırtan, bu tepkinin alışılmadık olanı karşılamaya daha dayanıklı olduklarını düşündüğüm filozoflardan gelmesiydi. Tam da nesnenin, özellikle de arzu nesnesinin işlevini onların önünde köklü biçimde sorgulamak üzere hazırlanmış bir şey, onlarda (kendi ifadelerinden başka türlü niteleyemeyeceğim) bir çeşit “kâbus”, hatta belirli bir şeytanilikten çıkma bir kuruntu izlenimi uyandırmıştı.

Yine de modern diyeceğim deneyimdeki her şey (nesnenin kavranışına köklü değişiklikler getiren ve “teknik çağı” diye niteleyen ilk kişinin ben olmadığım bu çağ düzeyindeki deneyim) nesne üzerine bir söylemin zorunlu olarak karmaşık bağıntılardan geçmesi ve nesneye ancak derin dolambaçlar aracılığıyla erişmemize izin vermesi gerektiği fikrini daha şimdiden bize vermiyor mu?

Örneğin bize verilen şey bakımından son derece karakteristik olan şu nesne modülü (en dışsal deneyimden söz ediyorum, analitik deneyimden değil) “yedek parça” denilen şu nesne modeli, üzerinde durulmayı hak eden ve nesneyle ilişkimize dair her noetik sorgulamaya kökten yeni bir boyut getiren bir şey değil midir? Sonuçta yedek parça nedir? İşlemekte olan belirli bir modele göre olası kullanımının dışında ne tür bir varlığa sahiptir? O model de pekâlâ eskimiş olabilir, söylendiği gibi artık yenilenmeyebilir. Bundan sonra yedek parçaya ne olur; onun ne anlamı kalır?

[Çeviri notu 2] İki yer açımlama ister. (1) Noétique, Yunanca noûs (akıl, düşünme edimi) kökünden gelir; “düşünmeye, bilme edimine ilişkin” demektir. Lacan burada nesneyi konu edinen her düşünme girişimini kastediyor. (2) Pièce détachée gündelik Fransızcada “yedek parça”dır; sözcüğü sözcüğüne ise “ayrılmış, koparılmış parça” demektir. Deyimin bu ikinci yüzü rastlantı değildir: Lacan seminer boyunca nesne a’yı bedenden kopabilen, düşebilen bir parça olarak kuracaktır. Türkçe “yedek parça” teknik anlamı verir, kopma anlamını vermez.

Nesneyle belli bir bilmecemsi ilişkinin bu görünümü bugün bize niçin bir giriş, şu noktanın bir hatırlatıcısı olmasın: Geçen defa zaten ortaya koyduğum ve bugün size yeniden hatırlattığım bu tür bir şema boş bir karmaşıklık değildir; onun karşısında ne şaşırmamız ne de katılaşmamız gerekir. Bu şemadan çıkan sonuçlar şunlardır:

²⁷ Écrits, s. 793 (ya da cilt 2, s. 273).

  • Öteki’nde, Öteki’nin yerinde, Öteki tarafından doğrulanan yalnızca yansımış, daha şimdiden sorunlu, hatta yanıltıcı kendi imgemizin [i′(a)] belirdiği bu yerdedir;
  • bu imgeye göre konumlanan ya da bir eksikle, yani orada çağrılan şeyin görünememesi olgusuyla nitelenen bir yerde, söz konusu imgenin yakalayıcı işlevi derinden yönlendirilir ve kutuplaştırılır;
  • arzu orada yalnızca örtülü değildir; özünde bir yoklukla, başka yerde bulunan [gizli vazo] bir mevcudiyetin buyurduğu bir görünme olanağıyla [i′(a)] ilişkiye sokulur. Bu mevcudiyet onu en yakından yönetir, fakat bulunduğu yerde özne için kavranamazdır. Buraya nesnenin (a)’sını, sorunumuzu oluşturan nesneyi, fantazmda yerine getirdiği işlev içindeki nesneyi yazdım.
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 26

Bir şeyin görünebileceği yere geçen defa parantez içinde (-φ) işaretini koydum. Böylece burada “libidinal rezerv”le, aynasal imge düzeyinde yansımayan ve yatırım almayan şeyle bir ilişkinin belirmesi gerektiğini gösterdim.

Çünkü bu şey özbeden düzeyinde, birincil narsisizm düzeyinde, otoerotizm denilen şey düzeyinde ve otistik bir jouissance düzeyinde derinden yatırılmış ve indirgenemez biçimde kalır. Kısacası, ötekiyle ilişkide araç olarak devreye girecek şeyi canlandırır; orada kalıp gerektiğinde canlandırmak üzere durur. Bu öteki, benzerimin şu imgesinden kurulmuş ötekidir; kendi biçimini ve normlarını, yani beden imgesini, baştan çıkarıcı işlevi içinde, cinsel partner olan kişinin üzerine yansıtacak olan ötekidir.

Böylece burada bir ilişkinin kurulduğunu görüyorsunuz. Geçen defa size söylediğim gibi, (-φ) ile gösterilen bu yerde işaret verebilecek şey kaygıdır; Öteki’yle ilişkisi içindeki kastrasyon kaygısıdır. Bugün ilerleyeceğimiz soru, Öteki’yle bu ilişki sorusudur.

Hemen söyleyelim: (görüyorsunuz, doğrudan düğüm noktasına gidiyorum) biz analistlerin eklemlemek zorunda olduğu şu özne yapısı, şu arzu diyalektiği hakkında bildiğimiz her şeyi, mutlak biçimde yeni, özgün olan bir şeyi, neyle, hangi yolla öğrendik? Nevrotiğin deneyimi yoluyla.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 27
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 27

Peki Freud bize ne söyledi? Bu deneyimi işlerken vardığı son terimin, kendi varış noktası, tıkandığı yer olduğunu belirttiği, kendisi için aşılmaz olan terimin kastrasyon kaygısı olduğunu söyledi. Bu ne demektir? Bu terim gerçekten aşılmaz mıdır? Analitik diyalektiğin kastrasyon kaygısında durması ne anlama gelir? Kullandığım şematiğin yalnızca uygulanışında bile sizi götürmek istediğim yolun belirdiğini daha şimdiden görmüyor musunuz? Bu yol, Freud’un nevrotiğin kastrasyon kaygısında tıkanması diye gösterdiği deneyim olgusunun daha iyi eklemlenmesinden hareket eder.

Size önerdiğim açılım şudur: Burada ortaya koyduğum diyalektik, nevrotiğin son çıkmazını oluşturan şeyin kendi başına kastrasyon kaygısı olmadığını eklemlememize imkân verir. Çünkü biçim, kastrasyonun kendi başına biçimi, imgesel yapısı içindeki kastrasyon, burada daha şimdiden gerçekleşmiştir; libidinalleştirilmiş benzer imgesine yaklaşımda [-φ’de] gerçekleşmiştir; belirli bir imgesel dramatizmin belli bir anında ortaya çıkan kırılma düzeyinde gerçekleşmiştir. Sahnedeki kazaların önemini yaratan da (bunu biliyoruz) budur; sahneye bu yüzden “travmatik” denir.

Bu imgesel kırılmada her türden değişke ve anomali mümkündür. Bunlar malzemenin içinde kullanılabilecek bir şeyi şimdiden gösterirler. Ne için kullanılabilecek? “Kastrasyon” terimine tam anlamını asıl veren başka bir işlev için. Nevrotiğin karşısında geri çekildiği şey kastrasyon değildir:

  • kendi kastrasyonunu büyük Öteki’nde, A’da eksik olan şey yapmak;
  • kendi kastrasyonunu Öteki’nin işlevinin güvencesi olan olumlu bir şeye dönüştürmektir.

Anlamların sonu gelmez göndermesinde elden kaçan şu Öteki; öznenin kendisini artık yalnızca bir yazgı olarak gördüğü şu Öteki (ama sonu olmayan bir yazgı, öyküler okyanusunda kaybolan bir yazgı; peki öyküler, uçsuz bucaksız bir kurmacadan başka nedir?) öznenin bu anlamlar evreniyle ilişkisini, bir yerde jouissance olmasından başka ne güvenceleyebilir?

Özne bunu ancak bir gösteren aracılığıyla güvenceleyebilir ve bu gösteren zorunlu olarak eksiktir. Özne, eksik olan bu yeri, “kendi kastrasyonu” diye adlandırdığımız işaret aracılığıyla tamamlamaya çağrılır.

Kastrasyonunu Öteki’nin bu güvencesine adamak, nevrotiğin önünde durduğu şeydir. Bunun bir bakıma analize içkin bir nedeni vardır: Onu bu buluşma yerine getiren analizin kendisidir. Son çözümlemede kastrasyon, kastrasyonun yorumlandığı andan başka bir şey değildir.

Bu sabahki söylemimde kendi niyet ettiğimden biraz daha hızlı ilerlemiş olabilirim.

Zaten, belki bir geçiş imkânı bulunduğunun burada gösterildiğini görüyorsunuz. Ama elbette bu imkânı ancak geriye dönerek, imgesel kastrasyonun (az önce belirttiğim gibi) tam anlamıyla ve bütün hakkıyla “kastrasyon kompleksi” denen şeyi kurmak üzere işlediği yere dönerek araştırabiliriz.

Dolayısıyla bu yıl kaygıyı somut olarak araştırmamız, olası geçişleri kastrasyon kompleksinin sorgulanması düzeyinde incelememize imkân verecek. Bu geçiş mümkündür; hatta birçok durumda çoktan aşılmış olduğu ölçüde daha da mümkündür. Bunun nasıl ve niçin olduğunu söylememizi sağlayacak olan kaygının fenomenolojisinin incelenmesidir.

Kaygıyı asgari tanımıyla “sinyal” olarak alıyoruz. Bu tanım, Freud’un düşüncesindeki ilerlemenin sonunda yer alsa da sanıldığı gibi onun ilk konumlarını (kaygıyı enerjetik bir metabolizmanın ürünü sayan konumlarını) terk etmesinin sonucu değildir; ne bir terk edişin, hatta ne de yeni bir kazanımın sonucudur. Çünkü Freud’un kaygıyı libidonun dönüşümü saydığı dönemde bile, onun sinyal olarak işleyebileceğine ilişkin bir belirti vardır.

Metne başvurduğumuzda bunu size yeri gelmişken kolayca gösterebilirim. Bu yıl kaygı konusunda sizinle birlikte yapacak, ortaya atacak o kadar çok şeyim var ki metin açıklamaları düzeyinde uzun süre oyalanamam.

Size söylediğim gibi kaygı, bu yerde [i′(a)] görünebilecek her şeyle bağlantılıdır. Bunu bize güvenceleyen bir görüngü vardır. Ona çok az dikkat edildiği için deneyim alanımızdaki bütün kaygı işlevlerinin doyurucu ve birleştirici bir formülasyonuna ulaşılamamıştır. Bu görüngü Unheimlich’tir.

Geçen defa sizden Freud’un metnine başvurmanızı istemiştim; yine aynı nedenle: Bu metni sizinle baştan sona hecelemeye zamanım yok. Birçoğunuzun hemen metne yöneldiğini biliyorum ve bunun için teşekkür ederim. Yüzeysel bir okumada bile ilk gözünüze çarpacak şey, Freud’un dilsel çözümlemeye verdiği önemdir. Bu önem her yerde apaçık olmasaydı bile, yalnızca bu metin Freud yorumumda gösterenin işlevlerine verdiğim önceliği haklı çıkarmaya yeterdi.

Freud’un Unheimlich kavramına giriş yaptığı bölümü, bu sözcüğe ilişkin sözlük araştırmasını okuduğunuzda ikinci olarak gözünüze çarpacak şey, Unheimlich’in tanımının heimlich olmak olduğudur.

Unheim olan, tam da heim’in noktasında bulunan şeydir. Freud bunun niçin böyle olduğunu açıklamakla uğraşmaz; çünkü yalnızca sözlükleri okuyunca bile bunun böyle olduğu apaçıktır. Üzerinde daha fazla durmaz; bugün benim gibidir, ilerlemesi gerekir. Öyleyse aramızdaki uzlaşım, dilimizin açıklığı ve bundan sonraki gelişme için, geçen defa gösterdiğim bu yere kendi adını vereceğiz: İşte heim denilen yer burasıdır.

İsterseniz şöyle diyelim: Bu sözcüğün insan deneyiminde bir anlamı varsa, burası “insanın evi”dir. “Ev” sözcüğüne, astrolojik olanlar dâhil, istediğiniz bütün yankıları verin. İnsan evini, yapıldığımız imgenin [i(a)] ötesinde, Öteki’nde bulunan bir noktada [i′(a)] bulur ve bu yer [i′(a)] bizim bulunduğumuz yokluğu temsil eder.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 28
Heim ev, yuva (Almanca; Unheimlich tartışmasında korunur)

Bu yerin (ki olur) gerçekte ne olduğunun, yani bu yeri yokluk olarak kuran “başka yerdeki mevcudiyet” olduğunun açığa çıktığını varsayalım. İşte o zaman oyunun kraliçesi odur. Kendisini taşıyan imgeyi ele geçirir ve aynasal imge, taşıdığı kökten yabancılıkla ikizin imgesine dönüşür. Hegelci terimlerin karşısında anlam kazanan terimlerle söylersek, bizi nesne olarak gösterir ve öznenin özerk olmadığını açığa çıkarır.

Freud’un böyle bir deneyimin merkezindeki Hoffmann metinlerinden örnek diye ayırt ettiği her şey buna girer: “Kum Adam”²⁸ ve öznenin bir yakalanıştan ötekine savrulduğu korkunç öyküsü. Öznenin karşısında bulunduğu bu imge biçimi, burada size verdiğim son derece indirgenmiş şemayı tam anlamıyla cisimleştirir.

Fakat öykünün kahramanının, çevresinde bilmem hangi büyü işlemini gerçekleştiren sihirbazın penceresinin arkasından gözetlediği bebek, tam da bu imgedir. Öykünün kendi biçiminde ondan mutlak olarak ayrılmış olan şey, yani göz, bu imgeyi tamamlar.

²⁸ Ernst Theodor Wilhelm Hoffmann, “Kum Adam”, Flammarion, 2005; “Şeytanın İksirleri”, Phébus, 2005.

Söz konusu göz ancak öykü kahramanının gözü olabilir. Ondan bu gözün alınmak istenmesi teması, bütün öykünün açıklayıcı ipliğini oluşturur.

[Çeviri notu 3] “Hegelci terimlerin karşısında anlam kazanan terimler”: Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nde efendi-köle bölümünün başlığı özbilincin bağımsızlığı ve bağımlılığıdır (Selbständigkeit und Unselbständigkeit des Selbstbewußtseins). Hegel’de özbilinç ötekinin tanımasından geçerek bağımsızlığa yürür. Lacan aynı sözcükleri ters yöne çevirir: aynasal imge ikize dönüştüğünde açığa çıkan şey öznenin bağımsızlığı değil, özerk olmayışıdır. Eylül 1960’ta Royaumont’daki Hegelci toplantıda filozofların tepkisini çeken de buydu (bkz. Çeviri notu 1).

Freud’un öznel yapının açığa çıkarıldığı bu çizgiye sabanın ilk kez girmesiyle bağlantılı bilmem nasıl bir sıkıntı içinde, bu göndermeyi bize bir tür yığın hâlinde vermesi anlamlıdır. Şöyle der: “Şeytanın İksirleri’ni okuyun. Ne kadar eksiksiz olduğunu, aynı mekanizmanın bütün olası biçimlerinin, bu işlevin (Unheimlich işlevinin) meydana gelebileceği bütün durumların orada nasıl açıklandığını size anlatamam bile.”

Freud açıkça bunun içine girmez; sanki örneğini edinmenin pek kolay olmadığı bu kısa, küçücük romanda gerçekten bulunan taşkın zenginlik karşısında bunalır. Yine de, yine burada bulunanlardan bilmediğim birinin iyiliği sayesinde bu kürsüde bir nüsha bulmuş durumdayım, size teşekkür ederim, daha doğrusu söz konusu kişiye teşekkür ederim. Gerçekten de elimizin altında birden fazla nüsha bulunması yararlıdır.

Bu noktada heim, yalnızca öteden beri bildiğiniz şeyi, yani arzunun Öteki’nin arzusu olarak (burada Öteki’ndeki arzu olarak) açığa çıktığını göstermez. Şunu söyleyeceğim: Arzum, beni öznelliğimden sürgün eden nesne biçiminde ezelden beri beklendiği ine (l’antre) girer; bunu, söz konusu öznelliğin bağlandığı bütün gösterenleri kendi başına “çözerek” yapar.

[Çeviri notu 4] “Arzum … ine girer”: Fransızcada entre (girer) ile antre (in, mağara) sesteştir; mon désir entre dans l’antre kulakta tek bir ses gibi duyulur; girme edimiyle girilen yer aynı sesi paylaşır. Türkçede bu sesteşlik yoktur; oyun ancak adlandırılabiliyor. Antre, bu pasajın konusu olan heimin (ev) karanlık yüzüdür: barınak ile in aynı yerdir.

Elbette bu her gün olmaz; hatta belki de yalnızca Hoffmann’ın öykülerinde olur. “Şeytanın İksirleri”nde bu bütünüyle açıktır. Bu uzun ve öylesine dolambaçlı hakikatin her dönemecinde bunu kavrarsınız; Freud’un düştüğü not²⁹ sezdirir bunu: insan orada biraz kaybolur, hatta bu “kaybolma”nın kendisi, canlandırılması gereken labirent işlevinin bir parçasıdır. Fakat şu açıktır: Özne bu dönemeçlerin her birini aşarken arzusuna ancak her defasında kendi ikizlerinden birinin yerine geçerek varır, erişir.

Freud’un Unheimlich deneyimimize kurmaca alanının kazandırdığı temel boyut üzerinde ısrar etmesi boşuna değildir. Unheimlich gerçeklikte fazlasıyla uçucudur; kurmaca onu çok daha iyi gösterir, hatta daha iyi eklemlediği için daha kararlı biçimde üretir. Bu bir çeşit ideal noktadır, fakat bizim için son derece değerlidir; çünkü fantazmın işlevini bu noktadan hareketle görebileceğiz. “Şeytanın İksirleri” gibi bir eserde bıktırıcı yinelemeye varıncaya dek eklemlenen, fakat başka birçok eserde de saptanabilen bu imkân, kurmacanın büyük etkisidir. Varoluşun etkili akışı içinde fantazm hâlinde kalan şeyin bu etki olduğunu söyleyebiliriz.

Fantazm bu biçimiyle alındığında, daha önceden sezdiğimiz üzere, bir dilekten (ein Wunsch), hatta bütün dilekler gibi oldukça saf bir dilekten başka nedir? Bunu biraz mizahla ifade etmek için şöyle diyeceğim: S’nin (a) arzusu, fantazmın S ◊ a formülü, bu perspektifte şöyle çevrilebilir: “Kendimi gördüğüm şeyi çıkardıktan sonra, olduğum bu nesne karşısında Öteki bayılsın, kendinden geçsin, öyle diyeyim.”

Şimdi bazı şeyleri böyle apodiktik bir biçimde ortaya koymam gerekiyor; daha sonra nasıl işlediklerini göreceksiniz. Meseleyi aydınlatmak için hemen şunu söyleyeceğim: S’nin (a) ile ilişkilerini A’nın düşünümsel işlevine, A aynasına göre farklı konumlandırarak yazdığım bu iki biçim, fantazm terimlerinin sapkındaki ve nevrotikteki düzenlenişine, dağılımına tam olarak karşılık gelir.

Sapkında şeyler (deyim yerindeyse, kabaca konuşup kendimi anlatayım diye) kendi yerlerindedir:

  • (a), olduğu yerdedir; bildiğiniz gibi öznenin onu göremediği yerde;
  • ve S de kendi yerindedir.

Bu nedenle sapkın öznenin, işleyişin nasıl olduğunun bilincinde olmasa bile, kendisini Öteki’nin jouissance’ına sadakatle sunduğu söylenebilir. Ne var ki fantazmın hiç de aynı biçimde işlemediği nevrotikler olmasaydı bundan hiçbir şey öğrenemezdik. Öyle ki nevrotik aynı anda hem fantazmın yapısını, onunla yaptığı şey yüzünden size açığa çıkarandır; hem de onunla yaptığı şeyle, onu yapma biçimiyle, herkesi enayi yerine koyduğu gibi sizi de enayi yerine koyar.

[Çeviri notu 5] Lacan burada Freud’un Wunsch’unu Fransızca vœu ile karşılıyor, désir ile değil. Türkçe Freud çevirilerinde Wunsch çoğunlukla “arzu” diye geçer; oysa Lacan’ın bütün ayrımı ikisinin arasındadır: Wunsch dilenen, dile getirilen, yerine gelmesi umulan bir istektir; désir (arzu) doyurulacak bir şey değildir. Bu yüzden burada “dilek” denmiştir; “bütün dilekler gibi oldukça saf” sözü de bu yüzden anlam kazanır.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 29

Çünkü size açıklayacağım üzere bu fantazmı çok özel amaçlarla kullanır. Bunu daha önce de, nevrozun altında sapkınlık olarak görüldüğü sanılan şeyin, şimdi açıkladığım noktadan ibaret olduğunu söyleyerek ifade etmiştim: bütünüyle Öteki’nin yerinde konumlanmış bir fantazm; karşılaşıldığında gerçekten sapkınlık olarak kendini gösterecek bir şeye dayanak alınması. Nevrotiklerin sapkın fantazmları vardır ve analistlerin uzun zamandır “Bu ne anlama geliyor?” diye kafa yormalarının nedeni budur. Yine de bunun aynı şey olmadığı, aynı biçimde işlemediği açıkça görülür.

²⁹ S. Freud, “Tekinsiz”, s. 182-183, not.

Buradan hem karışıklık doğar hem de örneğin bir sapkınlığın gerçekten sapkınlık olup olmadığı, yani tesadüfen nevrotiklerdeki fantazm gibi işleyip işlemediği üzerine sorular çoğalır.

Bunu ikiye katlayan soru şudur: Sapkın fantazm nevrotiğin ne işine yarar? Çünkü yine de bir şey var; az önce önünüzde ortaya koyduğum fantazm işlevi konumundan hareketle işe onu söylemekle başlamak gerekir. Nevrotiğin kullandığı, kullandığı anda örgütlediği bu fantazmda, gerçekten de (a) düzeninden bir şey heim yerinde, kaygının görünme yeri olarak size gösterdiğim imgenin üstünde belirir. İşte, son derece çarpıcı bir şey var: Nevrotiğin kaygıya karşı kendisini savunmasında, kaygının üzerini örtmesinde en iyi işe yarayan tam da budur.

Şu hâlde… bunlar elbette ancak, en uç biçimleriyle önce ortaya koymak zorunda kaldığım öncüllerden hareketle tasarlanabilir. Fakat her yeni söylem gibi bunu da ancak kapandığı anda yargılamanız ve deneyimin işleyişini kapsayıp kapsamadığını görmeniz gerekir; kapsadığı konusunda hiçbir kuşkunuz olmayacağını düşünüyorum. Nevrotiğin fantazmında kendisini dönüştürdüğü bu nesne (a), ona (şöyle söyleyeyim) tavşana tozluk ne kadar yakışırsa o kadar yakışır.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 30

Nevrotiğin fantazmıyla hiçbir zaman pek bir şey yapmamasının nedeni budur. Fantazm onu kaygıya karşı, tam da sahte bir (a) olduğu ölçüde savunmayı başarır. Bu, size uzun zamandır “Güzel Kasap Karısı’nın düşü”yle gösterdiğim işlevdir. Güzel kasap karısı elbette havyarı sever, ama istemez. İstemez, çünkü bu, onu başka her şeyle birlikte tıkınabilecek kaba saba kocasını fazlasıyla memnun edebilir; onu durduracak şey havyar değildir.

Güzel kasap karısını ilgilendiren, elbette hiç de kocasını havyarla beslemek değildir; çünkü size söylediğim gibi kasap daha sonra bunun üstüne koca bir menü daha ekler, iştahı büyüktür. Güzel kasap karısını ilgilendiren tek şey, kocasının, onun yedekte tuttuğu o küçücük hiçliğin canını çekmesidir.

Histerik söz konusu olduğunda bütünüyle açık olan bu formülün bütün nevrotiklere uygulandığına bugünlük bana güvenin. Fantazmlarında işleyen ve kaygılarına karşı savunma görevi gören bu nesne (a), bütün görünüşlerin tersine, aynı zamanda ötekini ellerinde tuttukları yemdir. Tanrı’ya şükür, psikanalizi buna borçluyuz.

Histerik oyunun manevraları konusunda epey şey bilen Anna O. adında biri vardı. Bütün küçük öyküsünü, bütün fantazmlarını Bay Breuer ile Bay Freud’a sundu; onlar da sudaki küçük balıklar gibi hemen bunlara atıldılar. Freud, “Histeri Üzerine Çalışmalar”ın bilmem kaçıncı, 271. sayfasında, Anna O.’da en ufak bir savunma bile bulunmamasına hayret eder: Her şeyi öylece veriyordu; bütün paketi elde etmek için zorlanmaya gerek yoktu.

[Çeviri notu 6] “Güzel kasap karısının düşü”: Freud’un Düşlerin Yorumu’ndaki ünlü düştür; nüktedan kasap karısı bir akşam yemeği vermek ister, ama evde yalnızca bir parça fümelenmiş somon vardır. Freud’un çağrışımlar bölümünde aktardığına göre bu kadın her sabah havyarlı sandviç ister, ama kocasından ona havyar almamasını rica eder: isteğin doyurulmadan kalmasını ister. Lacan bu düşü daha önce Seminer V’te ve “Tedavinin Yönetimi”nde çözümlemişti; oradaki sonuç şudur: histeriğin arzusu, doyurulmamış bir arzuya sahip olma arzusudur. Düşün bu ayrıntısı bilinmezse buradaki havyar sahnesi havada kalır.

Elbette karşısında histerik işleyişin cömert bir biçimi vardı. İşte bu yüzden, bildiğiniz gibi, Breuer bunun bedelini ağır biçimde hissetti; çünkü o, oradaki o muazzam yemle birlikte küçücük hiçliği de yuttu ve onu geri çıkarması biraz zaman aldı. Daha sonra bir daha buna bulaşmadı.

Neyse ki Freud nevrotikti. Hem zeki hem cesur olduğu için, arzusunun karşısındaki kendi kaygısından yararlanmayı bildi. Bu kaygı, adı Bayan Freud olan ve üstelik onu toprağa veren şu çekilmez karıya gülünç bağlılığının temelinde yatan şeydi. Bu kaygıdan, onu bu fantazmatik nesneye sadakatinin röntgen perdesi üzerine yansıtmak için yararlanmayı bildi; orada, bir an bile gözünü kırpmadan, yapılması gerekeni tanımak için: Bütün bunların ne işe yaradığını anlamak, Anna O.’nun tam da kendisini, Freud’u hedeflediğini apaçık kabul etmek.

[Çeviri notu 7] İki not. (1) Anna O., Bertha Pappenheim’ın takma adıdır; 1880-82 arasında Breuer’in hastasıydı ve olgu Breuer ile Freud’un Histeri Üzerine Çalışmalar’ında (1895) yayımlandı. Lacan’ın “Breuer bunun bedelini ağır hissetti” ve “bir daha bulaşmadı” derken andığı şey, Breuer’in tedaviyi ansızın kesmesi ve aktarım karşısında geri çekilmesidir. (2) Freud’un karısı için kullanılan “çekilmez karı”, Fransızca cette impossible bonne femme’ın karşılığıdır. Bonne femme küçümseyici bir gündelik deyiştir; cümlenin geri kalanı da (“gülünç bağlılık”, “üstelik onu toprağa veren”) aynı ölçüde saygısızdır. Türkçesi yumuşatılsaydı Lacan’ın burada bile bile yaptığı kabalık kaybolurdu; bu yüzden sertlik korunmuştur.

Fakat onu elde etmek, elbette, ötekini (yani Breuer’i) elde etmekten biraz daha zordu. Analizin mekanizmasına ve aktarımın akılcı kullanımına fantazm yoluyla girmiş olmamızı tam da buna borçluyuz. Bu belki bir sonraki adımı atmamıza ve nevrotikle ötekiler arasındaki sınırı neyin oluşturduğunu fark etmemize de imkân verecek. Yeni bir sıçrama; geçişini saptamanızı rica ediyorum, çünkü ötekiler gibi bunu da daha sonra gerekçelendirmemiz gerekecek. Nevrotiğin nesne (a)’nın (onda daha şimdiden yer değiştirmiş olan) bu düzeyinde fiilen işleyen şey, (a) işlevini Öteki’ne taşıyabilmiş olmasıyla daha şimdiden yeterince açıklanır.

Nevrotiğin fantazmda nesneyi yanıltıcı biçimde kullanmasının ardındaki gerçekliğin çok yalın bir adı vardır: talep. Nevrotiğin aradığı gerçek nesne bir taleptir; kendisinden talep edilmesini ister, kendisine yalvarılmasını ister. İstemediği tek şey bedel ödemektir.

Bu apaçık bir deneyimdir. Analistler, belli ki Freud’un açıklamalarıyla yeterince aydınlanmadıkları için, yeniden ahlakçılığın kaygan yokuşuna dönmeleri gerektiğini sanmış ve bundan en eski ahlakçı-dinsel vaazlarda dolaşıp duran “adanmışlık” fantazmını çıkarmışlardır. Elbette nevrotiğin hiçbir şey vermek istememesinin, almakta yaşadığı güçlükle de belirli bir ilişkisi olduğunu fark etmişlerdir. Size söylediğim gibi, kendisine yalvarılmasını ister ve bedeli ödemek istemez. Öyleyse bir şey vermeye razı olsa, işler yoluna girerdi.

[Çeviri notu 8] “Adanmışlık”; Fr. oblativité: kendini ötekine verme, karşılık beklemeyen sunuş. Terimi 1927’de dilbilgici Édouard Pichon ortaya attı; 1950’lerde Fransız psikanalizinde “olgun genital ilişki”nin ölçütü olarak yerleşti. Lacan burada onu bir ahlak vaazı olarak anıyor ve seminer boyunca (7, 11A, 13, 19 ve 23. derslerde) hedef almayı sürdürecek. Sözcük Fransızcada da yeni ve yapmacıktır; Türkçede de bir slogan gibi okunmalıdır.

Ne var ki söz konusu analistler (“genital olgunluk lafazanları”, sanki armağanın yeri orasıymış gibi) nevrotiğe vermesini öğretmeleri gereken şeyin, onun aklına bile getirmediği “hiç” olduğunu, tam da kaygısı olduğunu fark etmezler. Bu bizi bugünkü başlangıç noktamıza, kastrasyon kaygısındaki tıkanmaya geri getirir. Nevrotik kaygısını vermeyecektir. Bu konuda daha çoğunu bileceğiz: nedenini bileceğiz.

Söz konusu olanın gerçekten bu olduğu o kadar doğrudur ki analizin bütün süreci, bütün zinciri, nevrotiğin hiç değilse kaygısının eşdeğerini vermesinden, işe biraz olsun belirtisini vermekle başlamasından oluşur. Analiz, Freud’un dediği gibi, bu nedenle belirtilerin biçime sokulmasıyla başlar.

Tam da söz konusu yerdeyiz [A] ve onu (ne yaparsınız) kendi tuzağına düşürmeye çalışıyoruz. Hiç kimseyle başka türlü davranamayız. Sonuçta size aldatıcı bir teklif mi yapıyor? Pekâlâ, kabul ederiz! Böylece onun talebe çağrıda bulunduğu oyuna gireriz. Sizin ondan bir şey talep etmenizi ister. Siz ondan hiçbir şey talep etmediğiniz için (analize ilk giriş böyledir) bu kez o, kendi taleplerini modüle etmeye başlar; talepleri gelip heim yerine yerleşir.

Yeri gelmişken söyleyeyim: “Engellenme-saldırganlık-gerileme” diyalektiğinin şimdiye kadar nasıl gerekçelendirilebildiğini, bu şema üzerinde neredeyse kendiliğinden eklemlenenin dışında, kaba ve sahte bir anlaşılabilirliğe başvurmadan anlamakta zorlanıyorum. Burada eklemlenmeye gelen talebi cevapsız bırakmanız ölçüsünde ne meydana gelir? Söz konusu saldırganlık mı? Sözü edilen bu saldırganlığın ortaya çıktığını, analizin dışında (bir yerlerde sözünü işittiğimiz “grup psikoterapisi” denen uygulamalarda) olmasa, nerede gördünüz?

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 31

Buna karşılık saldırganlık boyutu, doğası gereği hedeflediği şeyi, yani aynasal imgeyle ilişkiyi yeniden sorgulamak üzere oyuna girer. Özne öfkesini bu imgeye karşı tükettiği ölçüde, tarihsel bakımdan daima daha kökensel bir talebe yönelen talepler dizisi ortaya çıkar ve gerilemenin kendisi modüle olur.

Şimdi ulaştığımız nokta (ki o da bugüne dek doyurucu biçimde açıklanmamıştır) şudur: Özne nasıl olur da bu gerileyici yol aracılığıyla, tarihsel bakımdan ilerleyici diye konumlandırmak zorunda olduğumuz bir zamana getirilir?

Oral evreye kadar geri giderek fallik ilişkinin nasıl açığa çıkarıldığı paradoksuyla karşılaşan bazıları, gerilemeden sonra yolu ters yönde yeniden çıkmak gerektiğine bizi inandırmaya çalıştılar. Bu, deneyime kesinlikle aykırıdır. Gerileme süreci ne kadar başarılı varsayılırsa varsayılsın, hiçbir analizin ters yöndeki aşamalardan yeniden geçtiği görülmemiştir; genetik bir yeniden kurma söz konusu olsaydı bu gerekli olurdu.

Tam tersine, talebin bütün biçimleri sonuna kadar, tasın dibine kadar, D₀ talebine kadar tüketildiği ölçüde, dipte kastrasyon ilişkisinin belirdiğini görürüz. Kastrasyon, talebin bu gerileyici çevriminin sınırındaki ilişki olarak yazılıdır. Talep düzlemi tükendiği ölçüde, hemen ardından ve çıplak hâlde belirir. Topolojik olarak anlaşılması gereken budur.

Bugün meseleyi çok daha ileri götüremem. Yine de önceki söylemimi bitirdiğim noktayla birleşen bir gözlemle son vereceğim. Bu gözlem, düşüncenizi az önce gösterdiğim bir sonraki adımı kolaylaştırabilecek bir yöne taşıyacak.

Burada da boş dolambaçlarda oyalanmayacağım; doğrudan havuzun ortasına dalacağım. Freud, “Ketlenme, Belirti ve Kaygı”da bize kaygının bir nesnenin kaybına verilen “sinyal-tepki” olduğunu söyler, ya da söylüyor görünür. Şu kayıpları sıralar:

  • doğumda, bizi çevreleyen rahim içi ortamın kaybı;
  • nesne olarak ele alınan annenin olası kaybı;
  • penisin kaybı;
  • nesnenin sevgisinin kaybı;
  • ve üstbenin sevgisinin kaybı.

Peki geçen defa, kavranması gereken temel bir yola sizi daha şimdiden sokmak için ne söylemiştim? Kaygının bir eksiğin sinyali olmadığını; bu iki katlı düzeyde, “eksiğin dayanağının eksikliği” olarak kavramanız gereken bir şeyin sinyali olduğunu söylemiştim. Öyleyse Freud’un listesini (burada son teriminde durdurulmuş, deyim yerindeyse havada durdurulmuş hâliyle) yeniden ele alın. Anne memesi denen şeye duyulan özlemin kaygı doğurmadığını bilmiyor musunuz? Kaygıyı doğuran memenin yaklaşmasıdır; yeniden onun içine gireceğimizi sezmemize imkân verecek bir şeyi haber veren her şeydir.

Kaygıyı ne doğurur?

Söylendiğinin tersine, annenin “varlığı ile yokluğu” arasındaki ritim ya da dönüşüm değildir. Bunun kanıtı, çocuğun bu varlık-yokluk oyununu yeniden üretmekten hoşlanmasıdır. Varlığın güvenliğini oluşturan, yokluğun mümkün olmasıdır.

Çocuk için en kaygı verici olan şudur: tam da kendisini kuran o ilişki (onu arzu kılan eksikle ilişki) eksik imkânı kalmadığında en çok bozulur: Anne sürekli tepesinde olduğunda ve özellikle kıçını durmadan sildiğinde. Talebin modelidir bu; hiç aksamayacak olan talebin modeli.

Daha yüksek bir düzeyde, bir sonraki evrede, sözde “penis kaybı” zamanında ne söz konusudur? Küçük Hans’ın fobisinin başlangıcında ne görürüz? Yanlış yere vurgu yapılarak kaygının annenin mastürbasyon pratiklerini yasaklamasıyla bağlantılı olduğu söylenir. Oysa çocuk bunu, annenin kendisine yönelen arzusunun mevcudiyeti olarak yaşar ve algılar.

[Çeviri notu 9] “Anne memesi”; Fr. le sein maternel. Sein Fransızcada hem meme hem bağır, koyun, ana rahmi demektir; rentrer dans le sein maternel yerleşik deyimiyle “ana rahmine dönmek”tir. Lacan “anne memesi denen şey” diyerek terimi analistlerin deyişi olarak mesafeyle anar, ama hemen ardından “yeniden onun içine gireceğimiz” derken deyimin rahim anlamını çalıştırır. Türkçede iki anlam tek sözcükte toplanamadığı için meme ile “içine girmek” yan yana gelince cümle tuhaflaşır; Fransızcada tuhaflık yoktur.

Genel olarak, arzu nesnesiyle ilişkide kaygı nedir? Deneyimin burada bize öğrettiği, onun bir ayartma olduğundan başka nedir? Kaygı nesnenin kaybı değil, tam tersine şu olgunun mevcudiyetidir: Nesneler eksik değildir! Bir sonraki evreye, başarısızlık denen yolda ortaya çıkardığı her şeyle birlikte üstben sevgisine geçersek, korkulan şeyin başarı olmasından, yine her zaman “eksik olmaması”ndan başka ne anlama gelir bu?

Bugün sizi, bütünüyle arzu nesnesini tanımlama güçlüğüne dayanan bir karışıklığı tersine çevirmek üzere bu noktada bırakacağım. Arzu nesnesinin tanımlanmasının güç olması, onun orada olmadığı anlamına gelmez. Oradadır ve işlevi belirleyicidir.

Kaygıya gelince, bugün söylediklerimi yalnızca bir ön giriş sayın. Gelecek defadan itibaren gireceğimiz kesin konumlandırma tarzı, bugünkü söylemimde çizildiğini gördüğünüz üç tema arasına yerleştirilmelidir:

  • birincisi Öteki’nin jouissance’ı;
  • ikincisi Öteki’nin talebi;
  • üçüncüsü ise yalnızca en keskin kulakların işitebildiği şudur: Yorumda kendini gösteren o arzu türü. Analistin tedavi içindeki müdahalesi bunun en örnek ve en bilmecemsi biçimidir. Bu, uzun zamandır size şu soruyu sormama yol açıyor: Arzunun bu temel ekonomisinde, “analistin arzusu” dediğim bu ayrıcalıklı arzu türü neyi temsil eder?

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.

Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.