Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 5. Ders · 12 Aralık 1962
5. Ders: Aldatan Şey
Psikanalizi öğretmenin belirli bir biçiminin (yani burada sürdürülen öğretimin) daha somut, daha bilimsel, daha deneysel bir deneyimle bağ kurmaya çalıştığı varsayılan başka bir öğretimden sözde daha felsefi bir niteliğe sahip olduğu görüldü, okundu; yine görülecek ve okunacak. Hangi sözcüğün kullanıldığının önemi yoktur.
Psikanaliz kuramsal düzlemde bilme arzusunu sorguluyorsa, dolayısıyla söyleminde kendiliğinden bilginin berisine, bilme anından önce gelen yere yerleşiyorsa bu, söylendiği gibi benim suçum değildir. Tek başına bu olgu bile söylemimize, diyelim ki, belli bir felsefi renk veren bu sorgulamayı haklı çıkarırdı.
Üstelik bu konuda benden önce analizin mucidi vardı. Bildiğim kadarıyla o, hastalarla, akıl hastalarıyla ve özellikle Freud’dan bu yana daha kesin biçimde “nevrotikler” diye adlandırılanlarla doğrudan deneyim düzeyinde bulunan biriydi.
Fakat arzunun yeri ve kendine açtığı oyuk, her an, terapötik konumumuzun her anında, en somut sorun aracılığıyla bizim için mevcut kılınmasaydı, epistemolojik bir sorgulamada gereğinden uzun kalmanın hiçbir nedeni olmazdı. Bu en somut sorun şudur:
- yanlış bir yola girmemize izin vermemek;
- ona yanlış cevap vermemek;
- hedefi ıskalayarak cevap vermemek;
- ve en azından peşinden gittiğimiz, pek de açık olmayan belirli bir amacın tanındığını kabul etmek.
Şu türden “meslektaşların” öfkesini uyandırdığımı hatırlıyorum (fırsat bulduklarında, bilmem kimi rahatlatmaya yönelik bilmem nasıl bir iyi duygu şişkinliğinin arkasına siper olmayı bilen meslektaşların); evet, analizde iyileşmenin bir bakıma fazladan geldiğini söyleyerek öfkelerini uyandırdım. Bunda, sorumluluğunu üstlendiğimiz kişiye, acı çeken kişiye karşı bilmem nasıl bir küçümseme gördüler… Oysa ben yöntemsel bir bakış açısından konuşuyordum.
Hem gerekçemizin hem görevimizin öznenin konumunu iyileştirmek olduğu kesindir. Fakat içinde bulunduğumuz alanda hiçbir kavramın “iyileşme” kavramından daha sallantılı olmadığını ileri sürüyorum. Hastanın (erkeğin ya da kadının) bir tarikatın üçüncü koluna girmesiyle biten bir analiz “iyileşme” midir? Belirtileri bakımından kendisini daha iyi hissetse ve yeniden kazandığı belirli bir inanç ile düzen adına onu göklerin krallığına sokmak için geçirdiğimiz, artık kendi gözünde sapkın sayılan yollar hakkında en kesin çekinceleri dile getirse bile? Böyle şeyler olur!
[Çeviri notu 1] İki yer açımlama ister. (1) “Fazladan gelir”; Fr. la guérison vient par surcroît. Deyiş İncil’den gelir: Matta 6:33’ün Fransızca metninde “önce Tanrı’nın egemenliğini arayın, gerisi size fazladan verilecektir” (le reste vous sera donné par surcroît) denir. Lacan iyileşme için bu deyişi seçerek onu analizin amacı değil yan ürünü saydığını söylemiş olur; meslektaşlarının öfkelenme nedeni de budur. (2) Tiers-ordre bir Katolik kurumudur: Fransisken ya da Dominiken gibi bir tarikatın, dünyada yaşamayı sürdüren ama tarikat kuralına bağlanan laik üyelerinden oluşan üçüncü kolu. Lacan’ın esprisi, analizin hastayı dine yollayarak bitmesidir; masonluktaki “derece” ile ilgisi yoktur.
Bu nedenle söylemim, deneyimimizden uzaklaşmak şöyle dursun, onun içinde bütün soruların sorulabileceğini hatırlatıyorsa deneyimimizden bir an bile saptığımı düşünmüyorum. Deneyimimizin içinde hiç değilse bize, kendi aracımız olan hakikat düzlemiyle hile yapmadığımızı güvenceleyen belirli bir ipliğin imkânını korumamız gerekir.
Bu elbette yalnızca ciddi olmakla kalmayacak, diyeceğim ki belirli bir noktaya kadar (eksiksiz değil, bunu kim başarabilir?) ama evet, belirli ölçüde ansiklopedik olacak bir araştırmayı gerektirir.
Kaygı gibi bir konuda bu yılki söylemimde, diyelim ki analistler için işlevsel olması gereken ve bizi ilgilendiren şey bakımından hiçbir an unutulmaması gereken her şeyi bir araya getirmek kolay değildir. Bunu küçük şemamızda göstermiştik.
Şu anda parantez içindeki -φ’nin kaygının yeri olarak bulunduğu noktadır bu. Daha önce belirli bir boşluk oluşturan yer diye gösterdiğim yerdir. Kaygı orada, bu yerde kendini gösterebilecek her şey arasında, bu boşluğun yapılandırıcı işlevi bakımından bizi (deyim yerindeyse) yolumuzdan saptırmadan görünür.

Bu topolojinin kapsamına ilişkin işaretler (deyim yerindeyse; daha kesin söylersek, belirtiler) ancak, önkabulleri ne olursa olsun kaygı görüngüsü üzerine yapılmış her ciddi araştırmanın getirdiği herhangi bir yaklaşımla doğrulandıklarını bulabilirseniz değer taşıyacaktır.
Bu önkabuller bize fazla dar ve kendi köklü deneyimimizin içine yerleştirilmesi gereken şeyler gibi görünse bile, belirli bir düzeyde bir şeyin gerçekten kavranmış olduğu gerçeği değişmez. Kaygı görüngüsü bizim deneyimimize göre sınırlı, çarpıtılmış ve yetersiz görünse bile, en azından bunun neden böyle olduğunu bilmek gerekir.
Oysa her zaman böyle değildir. Kaygı hakkındaki sorgulama bugüne dek hangi düzeyde formüle edilmiş olursa olsun, orada ortaya konan şeyi toplamamız gerekir.
Bugünkü amacım bunu göstermektir. Elbette, bütün bir seminer yılı gerektirecek olan toplamı çıkaramam: haklı ya da haksız olarak örneğin “kaygı sorununa nesnel yaklaşım” ya da “kaygı sorununa deneysel yaklaşım” diye adlandırılan çeşitli sorgulama türlerinin getirdiklerinin toplamını.
Başlangıçta size nişan çizgilerini ve bir an bile bırakamayacağımız dayanak noktalarını vermemiş olsaydım bu cevapların içinde yalnızca kaybolurduk. Nesnemizi daraltmamak ve onu en köklü, en temel biçimde koşullandıran şeyi gözden kaçırmamak için bu noktaları korumalıyız.
Geçen defaki söylemimin nesneyi, deyim yerindeyse, üç referans noktasıyla kuşatarak sonuçlanmasının nedeni budur. Elbette bu noktaları yalnızca başlatmış ve ortaya koymuştum; üçünde de Öteki boyutu baskın kalıyordu:
- Öteki’nin talebi;
- Öteki’nin jouissance’ı;
- ve tümüyle kiplenmiş, üstelik bir soru işareti olarak bırakılmış biçimiyle Öteki’nin arzusu. Çünkü bizim sorgulamamıza (yani analistinkine) karşılık gelen arzu budur; bir terim olarak müdahale ettiği ölçüde analiste karşılık gelen arzu.
Bütün ötekileri suçladığımız şeyi biz yapmayacağız: sorguladığımız deneyimin metninden kendimizi silmeyi. Burada bir formül vermemiz gereken kaygı; bize cevap veren bir kaygıdır; bizim kışkırttığımız bir kaygıdır; zaman zaman belirleyici bir ilişki içinde olduğumuz bir kaygıdır.
Öteki’nin bu boyutunda kendi yerimizi, etkili yerimizi buluruz; tam da onu daraltmamayı bildiğimiz ölçüde. Sorduğum soruyu harekete geçiren budur: Arzumuz bu yeri ne ölçüde daraltmamalıdır?
Öteki’nin bu boyutunun, kaygı görüngüsünü bugüne dek kuşatmak ve sıkıca kavramak için girişilmiş tarzların hiçbirinde eksik olmadığını size hissettirmek isterim. Şunu diyeceğim: Sizi eğittiğim, alıştırdığım zihinsel çalışma düzeyinde, bazı kişilerin şu olguda bulduğu yapay vurgu, boş başarı ve sahte zafer belki artık size yalnızca beyhude görünebilir: sözde, analitik düşüncenin “aksine” (bunun neresi “aksine”dir?) hayvanda, laboratuvarda, deney masası üzerinde “nevrozlar” meydana getirilebilmesi.
Pavlov laboratuvarının (Pavlov’un kendisinin ve onu izleyenlerin) zaman zaman vurguladığı bu nevrozlar bize ne gösterir?
Deney dizisinde hayvanın belirli bir “refleks”inin koşullandırıldığı söylenir. Tırnak içinde “doğal” bir tepkiyi veren aygıtlardan biri, tepkinin ilgili olduğu düzlemden bütünüyle farklı olduğu varsayılan bir uyarıyla, bir uyarımla eşleştirilir. Bu koşullu tepkileri belirli bir yolla yakınsattığımızda ne elde ederiz? Karşıtlık etkileri! Organizmanın cevaplarında daha önce elde edip koşullandırdığımız ve eğittiğimiz şeyi aynı anda iki karşıt biçimde cevap verme durumuna sokarız; böylece (deyim yerindeyse) bir tür organik şaşkınlık doğururuz.
Daha ileri giderek, bazı durumlarda elde ettiğimiz şeyin cevap olanaklarının bir tür tükenmesi, cevapların saptırılmasından doğan daha temel bir düzensizlik olduğunu bile söyleyeceğiz. Bu düzensizlik, ilgili tepkilerin olağan alanı denebilecek şeyi daha köklü biçimde etkiler. Bu alan daha genel bir bakış açısından, “içgüdüsel” denecek belirli bir tepki tarzıyla tanımlanan şeyin nesnel çevirisidir.
Kısacası, işleve yöneltilen talebin (daha yakın zamanda ve başka kültürel alanlarda “stres”³⁰ terimiyle kuramsallaştırılan şeyin) işlevin kendisini aşan bir yetersizliğe varabildiği, açılabildiği noktaya geliriz. Bu yetersizlik aygıtı işlevsel cevap düzleminin ötesinde değiştirecek biçimde etkiler ve yarattığı kalıcı izler içinde aşağı yukarı lezyona bağlı bir yetersizlikle komşu hâle gelir.
Deneysel sorgulamanın bu yelpazesinde, nevrotik tepkilerin “kaygılı” denen biçimini bize hatırlatan bir şeyin tam olarak nerede kendini gösterdiğini saptamak kuşkusuz önemli olacaktır.
³⁰ Hans Selye, “Hayatın Stresi”, Paris, Gallimard, 1962.
Bununla birlikte, deney sorununu bu biçimde koyuşta hep atlanan bir şey var gibi görünür. Öyle bir biçimde atlanır ki, bu deneyleri aktaranları atlamakla suçlamak herhâlde mümkün değildir; çünkü bu eksiltme deneyin kendisini kurar.
Fakat bu deneyimi bizim deneyimimizle, yani konuşan bir özneyle yaşanan deneyimle karşılaştırmak zorunda olan hiç kimse şu olguyu hesaba katmadan edemez. Size bu boyutu hatırlatmamın önemi de buradadır: Sorgulanan hayvan organizması konuşan özneninkine kıyasla ne kadar ilkel olursa olsun (Pavlov deneylerindeki organizmalar köpek olduğu için aslında ne ilkel ne de bizimkinden çok uzaktır) büyük A ile Öteki boyutu deneyde mevcuttur.
Bunu bugün söylemiyorum. Örneğin “bilimsel oturumlarımızdan” birinde deneysel nevrozların yaratılması hakkında bize bildirilen bazı görüngüler üzerine söz almış (bugün bunlara dönmeyeceğim) ve araştırmasını sunan kişiye, deneyde insan kişisi olarak kendi mevcudiyetinin, hayvanın çevresindeki bazı şeyleri yöneten kişi olmasının deneyin şu ya da bu anında sorgulanması ve hesaba katılması gerektiğini belirtmiştim.
Bir köpeğin “sahibi” denen ya da denmeyen kişiye karşı nasıl davrandığı bilindiğinde, Öteki boyutunun her hâlükârda bir köpek için önem taşıdığı da bilinir. Fakat bir köpek olmasa, çekirge ya da sülük olsa bile, sırf aygıtlardan oluşan bir düzenek bulunduğu için Öteki boyutu mevcuttur.
Diyeceksiniz ki çekirge ya da sülükse, deneyin edilgin organizması Öteki’nin bu boyutundan hiçbir şey bilmez. Tamamen katılıyorum. Bir süredir bütün çabamın, bizde de (kullanmayı ve belirlemeyi öğrendiğimiz biçimiyle öznede, olduğumuz öznede) kendisini kuran alan hakkında hiçbir şey bilmediğimiz koskoca bir alan bulunduğunu size göstermek olmasının nedeni budur.
Sizi “bildiği varsayılan özne” diye adlandırmaya çağırdığım Selbstbewusstsein aldatıcı bir varsayımdır. Bilen öznenin kurucusu sayılan Selbstbewusstsein bir yanılsamadır, bir hata kaynağıdır.
Çünkü kendi bilme ediminde kendisine saydam olduğu varsayılan özne boyutu, ancak ayna evresinin kuşatmaya çalıştığı özgül bir nesnenin oyuna girmesiyle başlar: Öznenin coşkuyla karşısında gerçekten kendisini özne olarak kendisine saydam kılan bir nesne bulunduğunu hissettiği özbeden imgesiyle.
Kendi başına bilincin yanılsamasını kökten kuran bu yanılsamanın her tür bilgiye genişletilmesinin nedeni şudur: bilginin nesnesi bundan böyle aynasal imgeyle kurulan bu ilişkinin imgesine göre inşa edilecek, modellenecektir.
[Çeviri notu 2] İki terim burada üst üste biniyor. (1) Selbstbewußtsein Hegel’in terimidir: özbilinç. Tinin Fenomenolojisi’nde tinin kendini kendine saydam kılma yürüyüşünün adıdır; 2. derste de anılmıştı (bkz. 4. ders, Çeviri notu 3). (2) “Bildiği varsayılan özne” (Fr. le sujet supposé savoir) Lacan’ın kendi terimidir; sonraki yıllarda aktarımın dayanağı olarak geliştirecektir (analizan analiste bir bilgi atfeder, aktarım bu atfın üzerine kurulur. Lacan burada ikisini aynı hamlede tutuyor: Hegel’in özbilinci de, analiste atfedilen bilgi gibi, bir varsayımdır) üstelik aldatıcı bir varsayım. Dersin adının “Aldatan Şey” olduğunu unutmayın.
Bilginin bu nesnesinin yetersiz olmasının nedeni tam olarak budur. Psikanaliz bulunmasaydı bile bu nesnenin yetersiz olduğunu bilirdik. Çünkü nesnenin belirdiği bazı anlar bizi bambaşka bir boyuta fırlatır. Deneyimde verildiği için kendi başına ayrılmayı ve deneyimde ilksel sayılmayı hak eden bu boyut, tam da yabancılığın boyutudur. Karşısında özneyi kendi bilgisine saydam bırakan bir şey olarak hiçbir biçimde kavranamayan bir şeyin boyutudur.
Bu yeni şeyin karşısında özne sözcüğün tam anlamıyla sendeler ve öznenin her bilgi etkisiyle sözde ilksel ilişkisi bütünüyle sorgulanır. Nesne alanında bir şeyin bu belirişi (sorununu indirgenemez bir yapılanma sorunu olarak, deneyimlenen bir bilinmeyenin belirişi olarak koyan beliriş) yalnızca analistlere sorulan bir soru değildir. Deneyimde verildiğine göre çocukların karanlıktan niçin korktuğunu açıklamaya çalışmak gerekir. Ne var ki aynı anda çocukların karanlıktan her zaman korkmadıklarını da fark ederiz.
İşte o zaman psikoloji yapılır; sözde deneyciler kuramlara girişirler. Bunun kalıtılmış, atalara ait, ilksel bir tepkinin, bir düşüncenin (çünkü görünüşe göre “düşünce” terimini her zaman korumak gerekiyor) mantıksal, akılcı düşünceden başka türlü yapılanmış bir düşüncenin etkisi olduğu söylenir. Kurulur ve icat edilir: Felsefe tam da burada yapılır. Fakat zaman zaman diyaloğu sürdürmek zorunda olduğumuz kişileri, diyaloğun yargılanması gereken alanda bekliyoruz: Biz bunun hesabını daha az varsayımsal bir biçimde verebilir miyiz?
Size sunduğum ve tasarlanabilir olan biçim şudur: Bir nesnenin kuruluşu kendi biçimimizi tanımaktan hareket eden ilk yaklaşım tarzının bağıntılı nesnesiyse ve kendi başına sınırlı olan bu bilgi, beden olarak var olma olgusunun varlığımıza verdiği ilksel yatırımdan bir şeyi kaçırıyorsa, şunu söylemek yalnızca akla uygun değil, denetlenebilir de değil midir: gelip tam da eksik için öngörülmüş bu yerde kendini gösteren şey, işte bu artıktır, bedenin “imgelenmemiş” bu kalıntısıdır. Bir dolambaçtan geçerek gelir (yeter ki o dolambacı göstermeyi bilelim) ve bizi ilgilendiren tarzda kendini gösterir; aynasal olmadığı için de artık yeri saptanamaz hâle gelen bir tarzda. Belirli referans noktalarının bu eksikliği, gerçekten kaygının bir boyutudur.
Örneğin Kurt Goldstein’ın³¹ bu görüngüye yaklaşma biçimiyle burada anlaşmazlığa düşmeyeceğiz. Kaygıdan söz ettiğinde çok yerinde konuşur.
³¹ Kurt Goldstein, “Organizmanın Yapısı”, adı geçen eser.
Goldstein’ın bizi ilgilendiren deneyimin izini sürdüğü lezyon görüngülerinin bütün fenomenolojisi, organizmanın bütün ilişkisel etkilerinde bir bütünlük olarak işlediği yönündeki ön gözlemden başka nasıl eklemlenir? Başımızı eğdiğimizde işe karışmayan tek bir kasımız bile yoktur; bir duruma verilen her tepki organizmanın cevabının bütününü içerir.
Onu izlediğimizde birbirine sıkıca örülmüş iki terimin belirdiğini görürüz: “felaket tepkisi” terimi; ve bu tepkinin görüngüsü içinde, felaket tepkisi alanının içinde, kaygı görüngülerinin kendi başına saptanması. Fransızcaya çevrildikleri için kolayca erişilebilen Goldstein çözümlemelerine başvurmanızı istiyorum. Formülasyonların bizimkilere ne kadar yaklaştığını ve bizimkilere daha açık biçimde yaslansalardı ne ölçüde açıklık kazanacaklarını orada göreceksiniz. Çünkü getirdiğim bu anahtarla metinleri izlerseniz, öznenin kendi iş göremezliğine verdiği düzensizlik tepkisi ile, belirli durumda kuşkusuz kendi yetersizliği yüzünden kendi başına aşılamaz olan bir durumun karşısında bulunma olgusu arasındaki farkı her an göreceksiniz.
Sonuçta bu, hiçbir yetersizliği olmayan bir öznenin bile bir Hilflosigkeit durumunda, aşılamaz bir tehlike durumunda yaşayabileceği şeyden hiç de yabancı değildir. Kaygı tepkisinin kendi başına meydana gelmesi için daima iki koşul gerekir. Bunları anılan somut vakalarda görebilirsiniz:
- Birincisi, yetersizlik etkisi, öznenin sınandığı durumda onu kuşatabilmesine yetecek kadar sınırlı olmalıdır; bu sınır sayesinde delik, boşluk nesnel alanda kendi başına görünmelidir. Kaygının kaynağı, eksiğin olumlu bir biçimde böyle ortaya çıkmasıdır.
- Şu kadarı var ki (ikinci koşul) burada da unutmamak gerekir: Kaygı bir talebin, örgütlenmiş bir sınamanın etkisi altında meydana gelir. Öznenin karşısında Goldstein ya da laboratuvarından onu düzenlenmiş bir teste tabi tutan bir başkası vardır.
[Çeviri notu 3] Hilflosigkeit Freud’un terimidir: çaresizlik, kendi başına kendine yardım edememe hâli. Ketlenme, Belirti ve Kaygı’da (1926) kaygının kökenindeki durumdur; bebeğin gereksinimini kendi başına gideremediği, dolayısıyla bütünüyle ötekine bağımlı olduğu ilk hâl. Fransızca çevirilerde çoğunlukla détresse denir; Lacan Almancasını korur, çünkü söz konusu olan bir duygulanım değil yapısal bir konumdur. Terim seminerde 6 ve 10. derslerde geri dönecek.
“Eksik alanı” ve “bu alanda sorulan soru”: Bunlar öyle göz ardı edilemeyecek terimlerdir ki onları nerede ve ne zaman arayacağınızı bildiğinizde şaşmaz biçimde bulursunuz.
Gerekirse bambaşka bir düzene sıçrayarak burada en büyük deneyimi anacağım. Bu yeniden kurulmuş, atalara ait ve sözde kaçıp kurtulduğumuz eski çağların karanlığına atılmış bir deneyim değildir; bizi o çağlara bağlayan, hâlâ güncel olan ve tuhaf biçimde artık pek seyrek sözünü ettiğimiz zorunluluktur: kâbus. Analistlerin bir süredir kâbusla niçin bu kadar az ilgilendikleri merak edilebilir.
Bunu burada ortaya koyuyorum, çünkü bu yıl onun üzerinde bir süre durmamız gerekecek; nedenini de söyleyeceğim. Nedenini ve malzemeyi nerede bulacağınızı söyleyeceğim. Bu konuda başvurmanız gereken, daha şimdiden kurulmuş ve son derece dikkat çekici bir literatür vardır. Bu nokta ne kadar unutulmuş olursa olsun, Jones’un³² kâbus üzerine benzersiz zenginlikteki kitabını kastediyorum.
Ana boyutu bir an bile atlamayı düşünmeyen temel fenomenolojiyi size hatırlatayım: Kâbusun kaygısı, tam anlamıyla Öteki’nin jouissance’ının kaygısı olarak yaşanır. Kâbusun bağıntılı öğesi incubus ya da succubus’tur; yabancı jouissance’ının bütün mat ağırlığıyla göğsünüze çöken ve sizi jouissance’ının altında ezen varlıktır.
[Çeviri notu 4] Cauchemar (kâbus) sözcüğünün kendisi bu pasajı taşır: eski Fransızcada caucher “bastırmak, çiğnemek”, mare ise uyuyanın göğsüne çöken gece cini demektir; sözcük göğse çöken varlığı zaten içinde taşır. Incubus (Lat. incubare, üstüne yatmak) ile succubus aynı inancın erkek ve kadın adlarıdır. Türkçe “kâbus” Arapça kābūstan gelir ve o da aynı şeyi söyler: göğse çöken, bastıran. Lacan’ın gönderdiği kitap Ernest Jones’un On the Nightmare’idir (1931); İngilizce nightmare’in mare’i de aynı gece cinidir.
Kâbus temasının bize sunacağı şeye bu büyük yoldan girmek için: her hâlükârda ilk görünen, mitte görünen ama kâbusun, yaşanan kâbusun fenomenolojisinde de görünen şey şudur: Jouissance’ıyla ağırlık yapan bu varlık aynı zamanda soru soran bir varlıktır. Hatta tam anlamıyla, sorunun “bilmece” diye adlandırılan eksiksiz ve gelişmiş boyutunda ortaya çıkıp açılır.
Unutmayın, mit içinde sahneye çıkışı Oidipus’un bütün dramından önce gelen Sfenks, hem bir kâbus figürü hem de soru soran bir figürdür. Buna geri döneceğiz. Bu soru, “talep boyutu” dediğim şeyin en ilksel biçimini verir. Sözde “içgüdüsel” gereksinim anlamında talebe alışılmış olarak verdiğimiz biçimin, bunun yalnızca indirgenmiş bir biçimi olduğunu göreceksiniz.
Böylece kendimizi bir kez daha, sözcüğün sıradan anlamıyla “özne” bakımından özne-öncesi denebilecek bir deneyimin “soru” terimiyle ilişkisini sorgulamaya, o ilişkiye geri dönmeye getirilmiş buluyoruz. Söz konusu olan en kapalı biçimiyle soru; kendisini mat bir şey olarak sunan bir gösteren biçimindeki soru, yani bilmecenin kendi başına konumudur.
Bu bizi, bence bütünüyle eklemlenmiş olan; yani daha önce konmuş tanımları ileri sürerek ve kullanımları içinde sınayarak beni her an kendi duvarımın dibine sıkıştırabilmenizi sağlayan terimlere geri götürür:
- Size belirli bir dönemeçte söylediğim gibi gösteren bir izdir, fakat silinmiş bir izdir;
- başka bir dönemeçte söylediğim gibi gösteren işaretten şu bakımdan ayrılır: İşaret, birisi için bir şeyi temsil eden şeydir;
- gösteren ise, size söylediğim gibi, bir özneyi başka bir gösteren için temsil eden şeydir.
³² Ernest Jones, “On the Nightmare”, The Hoggarth Press, Londra; “Le Cauchemar”, Payot, 2002.
Bunu yeniden sınayacağız. Çünkü söz konusu olan ilişkimizdir, kayıp bir nesneyle kaygılı ilişkimizdir; ancak bu nesne kesinlikle herkes için kayıp değildir. Göreceğiniz ve size göstereceğim üzere, onu nerede buluruz?
Çünkü elbette bir şeyi unutmamız, onun orada bulunmayı sürdürmemesine yetmez; yalnızca artık onu tanımayı bilmediğimiz yerdedir. Onu yeniden bulmak için “iz” konusuna dönmek uygun olacaktır. Araştırmaya duyduğunuz ilgiyi canlandıracak terimler vermek üzere, en sıradan deneyimimizin konusu hakkında size hemen iki kısa parıltı sunacağım.
Sizin için çizmeye çalıştığım şey ile histerik belirtinin, en geniş anlamıyla histerik belirtinin fenomenolojisi arasındaki bağıntı apaçık görünmüyor mu? Yalnızca küçük histeriklerin değil, büyüklerinin de bulunduğunu unutmayalım: Anesteziler vardır, felçler vardır, skotomlar vardır, görme alanı daralmaları vardır. Kaygı histeride, tam da bu eksikler tanınmadığı ölçüde ortaya çıkmaz.
Fakat sık görülmeyen ve hatta (bunu ileri sürebileceğimi sanıyorum) pek oyuna sokmadığınız bir şey vardır; bu, obsesyonelin davranışının büyük bir bölümünü açıklar. Size bu anahtarı belki yeterince açıklamadan veriyorum, çünkü uzun bir dolambaçtan geçerek sizi ona geri getirmem gerekecek. Fakat yolun hedefindeki bu terimi, hiç değilse bu yola ilginizi çekmek için şimdiden veriyorum.
[Çeviri notu 5] “Küçük histerikler… büyükleri”: Fransızcada petite hystérie ile grande hystérie Charcot’nun Salpêtrière’de kurduğu ayrımdır. Grande hystérie’nin tablosu tam da Lacan’ın hemen ardından saydığı belirtilerdir: duyu yitimleri (anesteziler), felçler, görme alanında kör lekeler (skotomlar), görme alanının daralması. Bu ağır tablo Lacan konuşurken (1962) kliniklerden çoktan çekilmişti; dinleyicilerinin bir bölümü onu ancak eski gözlemlerden biliyordu. Cümlenin oyunu, “küçükler” ile “büyükler” derken hem hastaları hem hastalık tablosunu aynı anda anmasıdır.
Obsesyonel, göstereni ele alışının son derece özel tarzında…, yani onu kuşkuya düşürerek; yani parlatarak, silerek, yoğurarak, un ufak ederek; yani Lady Macbeth’in o lanetli kan iziyle davrandığı gibi davranarak, … obsesyonel, kuşkusuz çıkmaz bir yoldan, ama hedefi kuşkulu olmayan bir yoldan, tam da gösterenin altında işareti yeniden bulma yönünde işlem yapar.
Ungeschehen machen: Tarihin kaydını olmamış kılmak. Şöyle oldu, ama kesin değil. Kesin değil, çünkü bu yalnızca gösterendir, yalnızca öyküdür ve dolayısıyla bir düzenbazlıktır. Obsesyonel bu konuda haklıdır; bir şeyi kavramıştır. Kökene, önceki aşamaya, yani şimdi sizi ters yönde katettirmeye çalışacağım işaret aşamasına gitmek ister.
Bugün laboratuvar hayvanlarımızdan başlamam boşuna değildir. Sonuçta hayvanlar yalnızca laboratuvarlarda bulunmaz. Kapıları açıp onların izlerle ne yaptıklarını görebiliriz.
İzleri silmek ve izlerle işlem yapmak yalnızca insana özgü değildir. Hayvanların izlerini sildiği görülür. Hatta bazı izleri, örneğin dışkıları gömmekten oluşan karmaşık davranışlar da görülür; kedide bu çok iyi bilinir.
[Çeviri notu 6] İki yer. (1) Ungeschehen machen Freud’un terimidir: olmuş olanı olmamış kılmak. Ketlenme, Belirti ve Kaygı’da saplantı nevrozunun savunmalarından biri olarak sayılır; özne bir edimi, onu geriye dönük olarak silen ikinci bir edimle iptal eder. Türkçe Freud çevirilerinde “yapılanı bozma” ya da “olmamış kılma” diye geçer. (2) Fransızca histoire hem tarih hem öyküdür; Lacan aynı sözcüğü iki kez kullanır: önce “tarihin kaydı”, sonra “yalnızca öykü”. Vurgu bu kaymadadır; tarih dediğimiz şey gösterenden, yani anlatıdan başka bir şey değildir; bu yüzden de bir düzenbazlıktır. Türkçede tek sözcük iki anlamı birden taşıyamadığı için ikiye ayrıldı.
Hayvan davranışının bir bölümü, Umwelt’inin [çevresinin], etrafının belirli bir alanını ona nokta koyan ve sınırlar belirleyen izlerle yapılandırmaktan oluşur. Buna bölgenin kurulması denir. Suaygırları bunu dışkılarıyla ve belleğim beni yanıltmıyorsa perianal bezlerinin ürünüyle yaparlar. Geyik boynuzlarını bazı ağaçların kabuğuna sürter; bunun da iz bırakıp yer belirleme değeri vardır. Gelişmiş bir zoolojinin bu konuda öğretebileceği sonsuz çeşitlilik üzerinde burada durmak istemiyorum. Benim için önemli olan, demek istediğim şey hakkında size söyleyeceklerimdir: izlerin silinmesi hakkında söyleyeceklerim.
Size söylüyorum, hayvan izlerini siler ve sahte izler yapar. Peki bu yüzden gösteren yapmış olur mu? Hayvanın yapmadığı bir şey vardır: Bizi sahte olduklarına inandırmak için sahte izler yapmaz. Bize, deyim yerindeyse, sahte biçimde sahte izler bırakmaz. Bu davranışın özünde insani olduğunu söylemeyeceğim; fakat özünde gösterensel olduğu kesindir.
Sınır buradadır. Beni iyi dinleyin: Sahte sanılmaları için yapılmış, ama yine de gerçekten geçtiğim yolun izleri olan izlerden söz ediyorum. Bir iz sahte iz sanılsın diye yapıldığında orada bir öznenin mevcut kılındığını söylememin anlamı budur. Orada konuşan bir öznenin bulunduğunu biliriz; orada neden olarak bir özne bulunduğunu biliriz. Neden kavramının kendisi de bundan başka hiçbir dayanağa sahip değildir. Daha sonra onu evrene genişletmeye çalışırız; fakat ilk neden, kendisini boş diye sunan ve sahte bir iz sanılmak isteyen bir izin kendi başına nedenidir.
Bu ne demektir? Çözülmez biçimde şu demektir: Özne doğduğu anda neye hitap eder? Kısaca Öteki’nin akılsallığının en köklü biçimi diyeceğim şeye hitap eder. Çünkü bu davranışın, Öteki’nin yerinde bir gösterenler zincirinde yer almaktan başka hiçbir olası kapsamı yoktur; kökenleri aynı olan ya da olmayan, ama gösteren hâline gelmiş izin tek olası gönderim terimini oluşturan gösterenlerden kurulu bir zincirde.
Böylece gösterenin ortaya çıkışını başlangıçta besleyen şeyin, Öteki’nin, gerçek Öteki’nin bilmemesini hedeflemek olduğunu kavrarsınız. “O bilmiyordu”, kökünü “O bilmemeli”de bulur. Gösteren özneyi kuşkusuz açığa çıkarır, fakat izini silerek.
Dolayısıyla önce bir (a), avın nesnesi ve bir A vardır. Gösterenin doğuşuyla birlikte özne S bunların aralığında belirir; fakat üzeri çizili olarak, kendi başına “bilinmeyen” olarak. Öznenin daha sonraki bütün saptanışları, bu kökensel “bilinmeyen” üzerinde yeniden bir fetih zorunluluğuna dayanır.

Öyleyse burada, yeniden fethedilecek varlığı bakımından öznenin gerçekten köklü ilişkisini görünür kılan şeyi işitin: (a)’nın, av nesnesinin bu gruplanışı ile öznenin ilk kez “bilinmeyen” olarak ortaya çıkışı arasındaki ilişkiyi. Bilinçdışının, unbewusst’un anlamı budur. Felsefi gelenek bilincin bewusst’unu mutlak bilgiyle karıştırdığı için bu adlandırmayı haklı çıkarmıştır; fakat bilgi ile bilincin örtüşmediğini bildiğimiz ölçüde bu bize yetmez. Freud, bilinç alanı diye tanımlanan alanın varlığının nereden geldiği sorusunu açık bırakır.
Sonuçta burada, eklemlendiği biçimiyle ayna evresinin bir çözüm başlangıcı getirdiğini ileri sürebilirim. Kartezyen meditasyonla eğitilmiş bazı zihinleri nasıl tatminsiz bırakabileceğini iyi biliyorum. Bu yıl, bilinç denen sistemin gerçek kökeninin, ilk nesnesinin nerede olduğunu kavratacak bir adım daha atabileceğimizi düşünüyorum. Çünkü bilincin bakış açılarını çürütmüş olmaktan ancak, onun kendisinin yalıtılabilir bir nesneye, yapıda özgülleşmiş bir nesneye bağlandığını nihayet bildiğimiz zaman hoşnut olacağız.
Az önce nevrozun bu diyalektik içindeki konumunu gösterdim. Sizi uzun süre askıda bırakmak ya da hemen oraya dönmemek niyetinde değilim. Gösterenin kendi başına ortaya çıkışı bakımından söz konusu olanın can damarını kavradıysanız, nevrozda olup bitenle ilgili olarak nasıl kaygan bir yokuşa bırakıldığımızı hemen anlayabilirsiniz. Nevrotiğin talebini kastediyorum: Analitik diyalektiğin düştüğü bütün tuzaklar, bu talebin temelindeki sahtelik payının tanınmamasından kaynaklanır.
Kaygının varlığı şuna bağlıdır: En arkaik, en ilksel talep bile, arzunun yerini koruyan şeye göre daima aldatıcı bir şey taşır. Bu, söz konusu sahte talebe eksiksiz doyurucu bir cevap vermenin niçin kaygı verici olduğunu da açıklar.
Kısa süre önce bir hastamın söyleminde belirdiğini gördüğüm gibi, çocuğunun peşinden belirli bir yaşa kadar bir adım bile ayrılmayan anne (daha iyi söylenebilir mi?) bu talebe yalnızca sahte bir cevap vermiştir; gerçekten hedefi ıskalayan bir cevap. Çünkü talep, gösteren neyse o olduğu için size anlattığım biçimde yapılanmışsa, “harfi harfine” alınmamalıdır; bu talep, harfi harfine alınmamalıdır.
[Çeviri notu 7] Bu paragrafta iki deyim ayak üzerinden birbirine bağlanır. Anne çocuğundan d’une semelle ayrılmaz (sözcüğü sözcüğüne “bir ayakkabı tabanı kadar bile”; Lacan araya “daha iyi söylenebilir mi?” diye girer, çünkü deyim tam da yapışıklığı veriyordur. Cümlenin sonunda ise talebin au pied de la lettre) “harfin ayağına kadar”, yani harfi harfine; alınmaması gerektiğini söyler. Taban ile ayak arasındaki bu bağ Türkçede kurulamıyor: “bir adım bile ayrılmamak” ile “harfi harfine” aynı zincire girmiyor.
Çocuğun annesinden varlık olarak talep ettiği şey, onun için fort-da’nın ilk oyununun yapılandırdığı “varlık-yokluk” ilişkisini yapılandırmaya yöneliktir; bu, ilk egemenlik alıştırmasıdır. Fakat korunması gereken ve talebin olumlu ya da olumsuz içeriğiyle hiçbir ilgisi olmayan belirli bir boşluğun bütünüyle doldurulduğu yerde, kaygının kendisini gösterdiği bozulma ortaya çıkar.
Bunu kavramak ve sonuçlarını iyice görmek için cebirimizin hazır bir araç sunduğunu düşünüyorum. Talep burada gizlenen şeyin ((a), nesnenin) yerine haksız biçimde gelirse, cebirimi kullanmanız koşuluyla bu size açıklama verir. Cebir nedir? Anlamak zorunda kalmadan son derece karmaşık bir şeyin kullanımını mekanik hâle getirmemizi sağlayan çok basit bir şeydir; böylesi çok daha iyidir. Matematikte her zaman görüldüğü gibi cebirin doğru kurulmuş olması yeterlidir.
Size dürtüyü S kesi [S ◊] (bu kesiye döneceğiz; az önce onun hakkında bir fikir edinmeye de başladınız: kesilmesi gereken şey avcının atılımıdır) S kesi D [S ◊ D], yani talebin kesisi olarak yazmayı öğrettiysem; dürtüyü size işte böyle yazmayı öğrettiysem, bu ilkin dürtülerin niçin nevrotiklerde betimlendiğini açıklar. Çünkü fantazm S ◊ a, nevrotikte ayrıcalıklı biçimde S ◊ D olarak görünür.
Başka bir deyişle, Freud’un eksiksiz, sürekli ve hiçbir tereddüt göstermeden Trieb diye adlandırdığı ilk adımı, yani dürtüyü atmayı mümkün kılan şey, nevrotikteki fantazmatik yapının bir aldatmacasıdır. Trieb:
- Alman felsefi düşüncesinde bir tarihi olan;
- “içgüdü” terimiyle karıştırılması kesinlikle olanaksız bir şeydir.
Buna rağmen yakın zamanda Standard Edition’da bile (belleğim beni yanıltmıyorsa “Ketlenme, Belirti ve Kaygı” metninde) Almancada Bedürfnis denilen bir şeyin “instinctual need” diye çevrildiğini gördüm. Bedürfnis’i need diye çevirmek Almancadan İngilizceye iyi bir karşılıkken niçin bununla yetinilmez? Metinde kesinlikle bulunmayan ve tümcenin bütün anlamını bozmaya yeten instinctual niçin eklenir?
Bir dürtünün içgüdüyle hiçbir ilgisi olmadığını bize hemen kavratan nedir? “İçgüdü” denebilecek bir şeyin tanımına itirazım yoktur. Alışılmış biçimde denildiği gibi, canlıların örneğin beslenme gereksinimine niçin içgüdü demeyelim? Pekâlâ. Fakat oral dürtü söz konusu olduğuna göre, “oral dürtü” denilen şeye uygulanan erojenlik terimi bizi daha baştan bu sorunla karşılaştırmıyor mu?
Niçin yalnızca ağız söz konusudur? Az önce Pavlov’un köpeklerinden söz ettiğimize göre, mide salgısı da niçin söz konusu olmasın? Hatta daha yakından bakarsak, belli bir yaşa kadar niçin yalnızca dudaklar, bu yaştan sonra da Homeros’un “dişlerin çiti” dediği şey?
Tam anlamıyla analitik olan ilk “içgüdü” yaklaşımında, Öteki’ne aynasal bu göndermenin kurduğu diyalektiğin özü olduğunu söylediğim kırılma çizgisini hemen bulmuyor muyuz? Bugün bunun Hegel’deki³³, “Tinin Fenomenolojisi”ndeki gönderimini size getirdiğimi sanmıştım; az önce kâğıtlarım arasında bulamadım, gelecek defa vereceğim. Orada açıkça şöyle denir:
Dil ve çalışma, öznenin içini dışa geçirdiği yerdir. Tümcenin kendisi, İngilizcede söylendiği gibi bu “inside-out”un ters çevrilmiş eldiven eğretilemesini gerçekten çağrıştırdığını gösterecek kadar açıktır. Bu göndermeye kayıp fikrini bağlıyorsam bunun nedeni, bir şeyin bu ters çevrilmeye uğramaması; her aşamada tersine çevrilemeyen ve bu eklemli düzlemde gösterenleştirilemeyen bir artığın kalmasıdır.
[Çeviri notu 8] “Dişlerin çiti”; Fr. l’enclos des dents, Homeros’un kalıp deyişi ἕρκος ὀδόντων (herkos odontōn). İlyada ile Odysseia’da biri ağzından beklenmedik bir söz kaçırdığında “dişlerinin çitinden nasıl bir söz kaçtı” denir; dişler, sözün geçtiği sınırdır. Lacan’ın burada dudaklardan dişlere geçmesi rastlantı değildir: oral bölgeyi önce emme sınırı, sonra sözün sınırı olarak alıyor.
Nesnenin bu biçimlerinin bize “kısmi” denen biçimde görünmesine şaşırmayacağız. Bu özellik bizi, nesneyi kendi başına böyle adlandıracak kadar çarpmıştır: Kesilmiş biçim. Örneğin oral dürtünün bağıntılı nesnesi olarak devreye soktuğumuz anne meme ucu böyledir. İlk fenomenolojisinin bir dummy, yani yapay nitelikte kendini sunan bir şey olduğu unutulmamalıdır.
Onun oral dürtünün ekonomisinde tam olarak aynı biçimde işleyen herhangi bir biberonla değiştirilebilmesini sağlayan da budur. Biyolojik göndermeler ve gereksinime göndermeler yapılmak isteniyorsa (elbette bu esastır, onları reddetmek söz konusu değildir) yapılması gereken, daha en baştaki yapısal farkın bunlara nasıl kopuşlar ve kesiler soktuğunu ve gösteren diyalektiğini nasıl hemen devreye getirdiğini görmektir.
[Çeviri notu 9] Dummy, Lacan’ın Fransızca cümlenin ortasına bıraktığı İngilizce sözcüktür; İngiliz İngilizcesinde emzik, yani sahte meme demektir (ayrıca manken, kukla, taklit). Lacan hemen ardından kendisi açıklıyor: “yapay nitelikte kendini sunan bir şey”. Yani anne memesinin ilk görüngüsü, bir taklidin görüngüsüdür.
Burada “en doğal” diyeceğim bir kavrayış için anlaşılmaz olan bir şey var mı? Gösteren boyutu nedir? İsterseniz şöyle düşünün: Nesnesinin peşine düşen bir hayvan öyle bir şeye yakalanır ki bu nesnenin takibi onu başka bir izler alanına götürmek zorunda kalır. Burada takibin kendisi artık yalnızca giriş değeri taşır.
Fantazm, S’nin (a) ile ilişkisi [S ◊ a], öznenin “yazgı” denilen sonu gelmez anlamlar zincirine girişinin gösteren değerini kazanır. Fakat bu yazgının asıl itici gücü öznenin elinden durmadan kaçabilir: Yeniden bulunması gereken başlangıçtır; öznenin bu gösteren işine nasıl girdiğidir.
Öyleyse dürtünün yapısında saptanmış ilk nesnelerin nasıl işlediğini tanımaya değer olduğu açıktır:
- az önce adlandırdığım kesilmiş meme;
- daha sonra anneye talebin anneden gelen talebe ters dönmesiyle ortaya çıkan ve ayrıcalığının başka türlü nereden geldiği görülemeyen nesne, scybale denen nesne. Bu da erojen denen bir bölgeyle ilişkilidir. Burada da bölgenin, parçası olduğu çok daha geniş işlevsel sistemin tümünden bir sınırla ayrılmış olması bakımından işlediği görülmelidir. Boşaltım işlevleri arasında niçin anüs? Sfinkter olarak belirlenmiş işlevi, orada kaybedilen bir nesneyi kesip ayırmaya katkıda bulunduğu için. Söz konusu nesne scybale’dir. Onun yalnızca söylendiği gibi “armağan”ı değil, doğasını aradığımız nesneyle özdeşliği de temsil edebilmesi, değerini ve vurgusunu buradan alır.
[Çeviri notu 10] Scybale (Yun. skybalon: süprüntü, dışkı) tıp dilinde sertleşmiş dışkı topağı demektir. Lacan kaba sözcüğü değil terimi seçer; 22. derste bunu kendisi belirtecek (“daha kibar konuşmaya başlayalım”). Türkçede yerleşik bir karşılığı olmadığı için Fransızcadaki biçimi bırakıldı.
Burada söylediklerim, analitik kuramın (dünkü diyemeyiz, önceki günkü) gelişiminde “nesne ilişkisi” başlığı altında bu nesneye verilen olası işlevi haklı çıkarmaktan başka neye karşı çıkıyor?
Yalnız, analiz edilen kişinin dünyasının bir tür modelini burada görmek her şeyi çarpıtır. Bu modele göre bir olgunlaşma süreci, sözde bütünsel ve sahici bir tepkinin giderek yeniden kurulmasına imkân verecektir. Oysa söz konusu olan yalnızca bir atıktır. Atık, önemli olan tek şeyi, yani daha sonra size göstereceğim ve şimdi yerleştirmeyi bilmediğiniz başka nesnelerin gelip konumlanacağı yeri, bir boşluğun yerini gösterir.
³³ G. W. F. Hegel, “Tinin Fenomenolojisi”, çev. Hyppolite, Aubier-Montaigne, 1941, cilt 1, s. 259: “Dil ve çalışma, bireyin artık kendisini korumadığı ve kendisine kendi içinde sahip olmadığı dışsallaşmalardır; birey içsel olanı bütünüyle kendi dışına bırakır ve onu başka bir şeyin insafına terk eder.” Ayrıca bkz. Alain Cugno’nun Projets, no. 291’deki yazısı.
Bugünlük yalnızca bu boşluğun yerini ayrılmış tutun. Tasarımızdaki bir şey kaygının varoluşsal, hatta varoluşçu kuramını mutlaka çağrıştıracağına göre, kendinize şunu söyleyin: rastlantı değildir ki, hiç değilse modern çağda varoluşsal bakışın babalarından biri sayılabilecek olan şu Pascal, bizi niçin bu kadar büyülediğini pek bilmeyiz, çünkü bilim kuramcılarına inanılırsa her şeyi kaçırmıştır; her hâlükârda, keşfetmeye görünüşe göre ramak kaldığı sonsuz küçükler hesabını kaçırmıştır…
Bence umurunda bile değildi [gülüşmeler]. Çünkü onu ilgilendiren bir şey vardı ve Pascal’ın mutlak inançsız olanlarımıza bile hâlâ dokunmasının nedeni budur: İyi bir Jansenist olan Pascal arzuyla ilgileniyordu.
Bu nedenle (size gizlice söyleyeyim) Puy de Dôme’da boşluk deneylerini yaptı. Doğanın boşluk karşısında dehşete kapılıp kapılmaması onun için hayatiydi; çünkü bu, çağındaki bütün bilginlerin arzu karşısındaki dehşeti anlamına geliyordu.
[Çeviri notu 11] Üç gönderme. (1) Horreur du vide; skolastik horror vacui ilkesi: “doğa boşluktan tiksinir”, dolayısıyla boşluk olamaz. Pascal 1648’de kayınbiraderi Florin Périer’ye Puy de Dôme dağında yaptırdığı barometre deneyiyle bunu çürüttü: yükseldikçe cıva sütunu düştü, demek ki tüpün üstünde boşluk vardı. (2) Jansenizm, Port-Royal çevresinde toplanan katı Augustinusçu bir Katolik akımdır; insanın kendi gücüyle kurtulamayacağını, lütfun karşılıksız verildiğini savunur. Pascal onun en büyük kalemiydi. (3) “Sonsuz küçükler hesabı”: Pascal bölünmez nicelikler üzerine çalışmalarıyla diferansiyel hesaba çok yaklaşmış, ama onu kurmamıştı; bunu Leibniz ile Newton yapacaktı.

Bu boşluk artık kuramsal olarak bizi hiç ilgilendirmiyor. Bizim için neredeyse hiçbir anlamı kalmadı. Boşlukta yine düğümler, doluluklar, dalga paketleri ve istediğiniz her şeyin meydana gelebileceğini biliyoruz.
Fakat Pascal için, doğa olmasa bile o zamana kadarki bütün düşünce bir yerde boşluk bulunabilmesinden dehşete kapıldığı için, dikkatimizi çeken tam da budur: Bizim de zaman zaman bu dehşete teslim olup olmadığımız sorusu.
Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.
Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.
