Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 6. Ders · 19 Aralık 1962

6. Ders: Aldatmayan Şey

Dolayısıyla burada sizin için gündeme getirdiğim şey metafizik değildir. Birkaç yıldır güncel olayların diline doladığı bir terimi kullanmama izin verilseydi, daha çok “beyin yıkama”dan söz ederdim. Kastettiğim, bir yöntem sayesinde size, deneyiminizde kendini sunan şeyi tanımayı, hem de doğru yerde tanımayı öğretmektir. Elbette yapmayı ileri sürdüğüm şeyin etkililiği ancak deneyim içinde sınanabilir.

Benimle analizde olan bazı kişilerin öğretimimde bulunmasına zaman zaman itiraz edilebildiyse de benimle kurulan bu iki ilişkinin (birinde beni işitmek, ötekinde kendini bana işittirmek) birlikte var olmasının meşruluğu, sonuçta ancak içeriden ve burada size öğrettiğim şeyin herkese (benimle çalışan kişiyi de kastediyorum) kendi yolunu tanımaya erişimi gerçekten kolaylaştırdığı ölçüde değerlendirilebilir. Kuşkusuz burada dış denetimin durduğu bir nokta, bir sınır vardır; fakat bu iki konumu birlikte işgal edenlerin en azından daha iyi okumayı öğrendikleri görülebiliyorsa, bu kesinlikle kötü bir işaret değildir.

“Beyin yıkama” dedim. Kendimi bu denetime sunmak, benim açımdan, analiz ettiklerimin sözlerinde kitaplarda bulunandan başka bir şey tanımaktır. Tersinden, onlar açısından bu, kitaplarda gerçekten ne bulunduğunu geçerken tanımayı bilmeleridir.

[Çeviri notu 1] “Beyin yıkama”; Fr. lavage de cerveau, İng. brainwashing. Sözcük 1950’de, Kore Savaşı sırasında Çin’de tutulan savaş esirlerinin “dönüştürülmesi” üzerine yazılanlarla Batı basınına girdi ve on yıl içinde Fransızcada da gündelik dile yerleşti. Lacan’ın “birkaç yıldır güncel olayların diline doladığı bir terim” demesi budur: 1962’de sözcük hâlâ tazeydi ve tedirgin ediciydi. Kendi öğretimi için onu seçmesi bir alay değil, bir meydan okumadır; ölçütü hemen ardından veriyor: etkisi ancak deneyimde sınanır.

Bu noktada, tam da analizimde olan birinin ağzından yakınlarda bana ulaşan şu küçük işaretten dolayı kendimi ancak kutlayabilirim: geçerken, şu türden bir çizginin önemi ondan kaçmamış; Fransızca çevirisi yakın zamanda (ne kadar da geç!) yayımlanan bir Ferenczi yapıtında geçerken yakalanabilecek bir çizgi. Söz konusu kitabın özgün başlığı Versuch einer Genitaltheorie’dir: tam anlamıyla Bir Genitallik Kuramı Araştırması; burada bulanıklaştırıldığı gibi yalnızca Cinsel Yaşamın Kökenleri Üzerine³⁴ değildir. Kimi yönleriyle tedirgin edici olduğu kuşkusuzdur; dinlemeyi bilenler için, yer yer sanrıya katılabileceğini uzun zaman önce belirtmiştim. Yine de beraberinde getirdiği o engin deneyim sayesinde, dolambaçları içinde bizim için değerli birden fazla çizginin çökelmesine imkân verir.

Şimdi aktaracağım çizgi de bunlardan biridir. Eminim yazarın kendisi ona hak ettiği bütün vurguyu vermiyordur; çünkü tam da bir tasarı içinde, nesnesini oluşturan şeye (yani genital gerçekleşme hedefine) ilişkin fazlasıyla uyumlaştırıcı, fazlasıyla bütünleştirici bir kavrama ulaşma arayışı içindedir. Geçerken bunlardan birini size aktarayım; şöyle dile getiriliyor:

“Genital cinselliğin, erkekte (diyor) ana çizgilerini az önce şemalaştırdığımız gelişimi (gerçekten de az önce yaptığı budur; erkek insanı, erkeği ele alır) kadında”, çeviride dendiği üzere, “oldukça beklenmedik bir kesintiye uğrar.”

[“Die soeben kursorisch geschilderte Ausbildung der Genital-Sexualität beim Manne erfährt beim Weiblichen Wesen eine meist ziemlich unvermittelte Unterbrechung.” (Versuch einer Genitaltheorie, s. 33)]

Bu bütünüyle uygunsuz bir çeviridir; çünkü Almanca metinde eine meist ziemlich unvermittelte Unterbrechung denmektedir: bir kesinti; meist, yani denebilir ki “çoğu zaman”; dolayımsız bir kesinti. Demek ki Ferenczi’nin “amfimiksi” diye nitelediği sürecin parçası değildir. Bu süreç de son kertede, tez, antitez, sentez dediğimiz şeyin, deyim yerindeyse diyalektik ilerleme dediğimiz şeyin doğallaştırılmış biçimlerinden yalnızca biridir. Bu terim Ferenczi’nin zihninde kuşkusuz özel olarak değerli sayılmıyordur, ama bütün kuruluşunu fiilen harekete geçiren şey budur.

Ferenczi’nin kaydettiği tam da budur: unvermittelte, yani bu sürece göre yanal kalan bir şey. Üstelik burada arananın “genital uyum”un sentezi olduğunu unutmayalım. Dolayısıyla burada uygunsuz biçimde “oldukça beklenmedik” diye çevrilen ifade, […] olmaktan çok “bir çıkmazda”, “dolayımın ilerlemelerinin dışında” demektir.

[Çeviri notu 2] Amphimixie (amfimiksi), Ferenczi’nin Versuch einer Genitaltheorie’de (1924) kurduğu terimdir: ayrı ayrı gelişen erotizmlerin (klasik olarak üretral ile analin) genital işlevde birbirine karışıp kaynaşması. Sözcük biyolojiden alınmadır; orada iki gametin birleşmesini adlandırır. Lacan’ın itirazı terime değil, taşıdığı şemayadır: birbirini tamamlayan parçaların bir sentezde uzlaşması, yani tez-antitez-sentez. Ferenczi’nin kendi cümlesi ise kadında bu sürecin dolayımsız kesintiye uğradığını söyler.

“Bu kesinti (diyor) erojenliğin klitoristen (dişi penis) vajinal boşluğa taşınmasıyla belirlenir”, burada Freud’un bize söylediğini vurgulamaktan başka bir şey yapmıyor. “Bununla birlikte analitik deneyim bizi, kadında yalnızca vajinanın değil, bedenin başka bölümlerinin de, histerinin de tanıklık ettiği üzere, özellikle meme başı ile çevresindeki bölgenin, genitalleşebileceğini varsaymaya yöneltir” [s. 82 (2002 baskısı)]. Bildiğiniz gibi histeride daha nice bölge vardır!

[“Sie ist vor Allem gekennzeichnet durch die Verlegung der Erogeneität von der Klitoris (dem weiblichen Penis) auf den Hohlraum der Vagina. Psychoanalytische Erfahrungen drängen uns aber die Annahme auf, dass bei der Frau nicht nur die Vagina, sondern auch andere Körperteile nach Art der Hysterie genitalisiert warden, so vor allem die Brustwarze und ihre Umgebung.” (Versuch einer Genitaltheorie, s. 34)]

Üstelik çeviri, burada bize malzeme olarak sunulan şeyin ham ve değerli yanını gerçekten izlemediği için, bir bakıma harfleri gevelercesine, salyalı bir çeviridir: Almancada “histerinin de tanıklık ettiği üzere” denmiyor; düpedüz nach Art der Hysterie deniyor. Bu ne demektir? İster burada ister başka yerde olsun, işitmeyi öğrenmiş biri için bu, vajinanın genital ilişkide bu sıfatla işler hâle gelmesinin, başka herhangi bir histerik mekanizmayla kesinlikle eşdeğer bir mekanizma olması dışında ne anlama gelebilir?

34 Sandor Ferenczi, “Thalassa, Cinsel Yaşamın Kökenlerinin Psikanalizi”, Payot, 2002.

Öyleyse burada neden şaşıralım? Arzunun işlevinde boş yerin konumuna ilişkin şemamız sayesinde, tanımaya çoktan hazır olduğunuz bir şeye sahip olduğunuz andan itibaren neden buna şaşıralım? Bu şey hakkında söylenebilecek en az şey şudur: sizin için bu paradoks hiç değilse konumlandırılabilecektir. Paradoks şöyle tanımlanır: jouissance’ın yeri, evi, normal olarak (çünkü doğal olarak) tam da deneyimle olduğu kadar anatomo-fizyolojik araştırmayla da kesin biçimde duyarsız olduğunu bildiğiniz bir organa yerleştirilmiştir. Öyle ki bu organ, “sinirleri alınmış” olduğu için duyarlığa bile uyanamaz. Yer, jouissance’ın, genital jouissance’ın nihai yeri şöyle bir yerdir… sonuçta bunda gizem yok: başka hiçbir mukozanın dayanamayacağı sıcaklıktaki kaynar su selleri oraya dökülebilir ve yine de güncel, dolaysız duyu tepkileri doğurmaz.

Bu ne demektir? Sözde bir olgunlaşmanın artzamanlı mitine girmeden önce bu tür bağıntıları saptamak için her türlü nedenimiz olduğu demektir. Bu mit, cinsel işlevin genital işlevdeki (kuşkusuz zorunlu) varış, tamamlanma ve yerine gelme noktasını, bir olgunlaşma sürecinden; o zamana dek ortaya çıkmış bütün kısmi eğilimlerin bir yakınsama ve sentez yerinden başka bir şey sayar.

Arzunun işlevsel bir noktasında bu boş yerin zorunluluğunu tanımakla kalmayıp, doğanın kendisinin, fizyolojinin de en elverişli işlevsel noktasını tam orada bulduğunu gördüğümüzde, daha açık bir konuma geliriz. Böylece sözde “vajinal jouissance”ın çevresinde bunca mitsel kuruluş tasarlamamıza yol açan paradoksun ağırlığından da kurtuluruz.

Elbette bunun ötesinde gösterilebilecek hiçbir şey olmadığını söylemiyorum. İyi hatırlıyorsanız, Amsterdam Kongremize³⁵ katılanların anımsayabileceği gibi, kongrenin açılışında şunu belirtmiştim: burada eklemlenişlerini size vermeye çalıştığım aygıt ve yapısal düzlem eksik olduğu için, pek çok değerli şeyin söylendiği o kongrede bile söz konusu şey fiilen eklemlenememiş ve bu sıfatla saptanamamıştı.

Yine de şunu bilmek bizim için ne kadar değerlidir! Çünkü histeriye nevrozlar ölçeği denebilecek şeyde verilecek yere ilişkin bütün paradokslar buradan doğar. Özellikle şu ikircik söz konusudur: histerik mekanizmayla arasındaki apaçık benzerlikler (ben burada size bunun kilit, başlıca parçasını gösteriyorum) nedeniyle, onu artzamanlı bir ölçeğe “en ileri nevroz” olarak yerleştirmeye çağrılırız; çünkü genital tamamlanmaya en yakın odur. Bu artzamanlı kavrayışta onu çocukluk olgunlaşmasının sonuna koymamız gerekir. Oysa klinik bize tersine, nevrotik ölçekte onu tam tersine en birincil nevroz olarak ele almamız gerektiğini gösterir:

  • Örneğin takıntılı nevrozun kuruluşları tam da onun üzerine yükselir;
  • Kısacası histerinin psikozun kendisiyle, şizofreniyle ilişkileri apaçıktır.

Aktardığımız gözlemlerin gereklerine ve o gün ele almak zorunda olduğumuz bakış açısına göre onu sözde gelişimsel “evreler”in bazen sonuna bazen başına koyup durmamızı engelleyebilecek tek şey, her şeyden önce onu üstün gelen şeye, yani yapıya, arzunun eşzamanlı yapısına bağlamaktır.

Mesele, bu sıfatla arzunun kurucu yapısı içinde size işaret ettiğim yeri (beyazın yerini, boşluğun yerini) yalıtmak; bu yerin her zaman asli bir işlev gördüğünü kavramaktır. Bu işlevin genital ilişkinin tamamlanmış, nihai yapısında en belirgin biçimde açığa çıkması, hem yöntemimizin yerindeliğini doğrular hem de tam anlamıyla genital görüngüler bakımından yolumuzu bulmamız gereken alanın daha açık, temizlenmiş bir görünümüne başlangıç oluşturur.

Kuşkusuz bunu doğrudan görmemizin önünde bir engel, bir itiraz vardır; çünkü ona ulaşmak için dolambaçlı bir yoldan geçmemiz gerekir. Bu dolambaçlı yol kaygıdır ve bu yıl burada bulunmamızın nedeni de budur. Şimdi vardığımız, yılın sonuyla söylemimizin ilk evresinin tamamlandığı noktada size açıkça söylenmesi gereken şudur: kaygının bir yapısı vardır. Bu ilk konuşmalarda onu size duyurma, getirme ve ele alma tarzımın önemli, keskin yanı şu imgede aranmalıdır:

Bu imgenin getirdiği keskin kenarları kastediyorum; bütün özgüllüğüyle ele alınmalıdır. Hatta belli bir noktaya dek, konuşmamın başından beri tahtada size tekrar tekrar gösterdiğim bu stenografik biçimde bunun henüz yeterince görünmediğini söyleyebilirim. Şunda ısrar etmek gerekir: şu çizgi [A], kenarından gördüğünüz ve ayna olan bir şeydir.

35 5-9 Eylül 1960. Bkz. Écrits, s. 725 ya da c. 2, s. 203.

Bir ayna sonsuza kadar uzanmaz; aynanın sınırları vardır. Bu şemanın alındığı makaleye³⁶ dönerseniz, bu sınırları hesaba kattığımı anımsarsınız. Bu aynada, deyim yerindeyse aynanın uzamında bir yerde konumlanmış bir noktadan bir şey görülebilir; öznenin o noktayı algılaması ise mümkün değildir. Başka bir deyişle ayna, başka türlü göremeyeceğim bir şeyi seçmeme yardım etse bile, aynada kendi gözümü görmem zorunlu değildir.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 42

Bununla şunu kastediyorum: kaygının bu yapısı konusunda öne sürülecek ilk şey, yapının açığa çıktığı gözlemlerde daima unuttuğunuz şeydir. Aynanın içeriğiyle büyülenip sınırlarını unutuyorsunuz; kaygının çerçevelenmiş olduğunu unutuyorsunuz.

Fantazma ilişkin “Taşra Günleri”ndeki [Ekim 1962] müdahalemi dinleyenler (üzerinden iki ay bir hafta geçtiği hâlde metninin bana teslim edilmesini hâlâ bekliyorum) kullandığım eğretilemeyi anımsayabilir: bir pencerenin çerçevesine yerleştirilen tablo. Mesele tablonun üstündekini daha iyi görmekse, kuşkusuz saçma bir tekniktir bu. Ama açıkladığım üzere mesele tam da bu değildir; tuvale resmedilmiş şey ne kadar çekici olursa olsun, pencereden görüneni görmemektir.

Analiz tarihinin bu açılış düşü, Kurt Adam’ın düşü, size ne gösterir? Ayrıcalığı şuradadır: rastlantısal ama hiçbir ikircik bırakmayan bir biçimde, fantazmın saf, şematik bir biçiminin düşte belirmesidir. Kurt Adam’ın yinelenen düşü, yapısı içinde açığa çıkarılmış saf fantazm olduğu için bütün önemini kazanır; Freud da bu olguyu seçer. Bu gözlem bizim için tüketilmemiş, tüketilemez niteliğini, baştan sona esas olarak fantazmın Gerçekle ilişkisini ele almasından alır.

Bu düşte ne görürüz? Bir pencerenin ansızın açılan gediğini, metinde her iki terim de belirtilir. Fantazm bir camın ötesinde görülür ve açılan pencere tarafından çerçevelenir. Ötede gördüğünüz şeyde şunu tanıyacaksınız (elbette onu fark etmeyi biliyorsanız), evet, orada türlü türlü biçimler altında, burada benim şemamın aynasında gördüğünüz yapıyı tanıyacaksınız.

Her zaman, az çok gelişmiş bir taşıyıcının iki çubuğu ile taşınan bir şey vardır: ağacın dalları üzerinde kurtlar vardır; şu ya da bu şizofren çiziminde de (herhangi bir derlemeyi açmam yeter, deyim yerindeyse kürekle toplarım) kimi zaman bir ağaç ve dallarının ucunda bir şey bulunur. İlk örneğimi Bobon’un son Anvers Kongresinde ifade görüngüsü üzerine sunduğu rapordan alayım: dalların ucunda ne vardır? Bir şizofren için, Kurt Adam denen bu sınır-vakada kurtların oynadığı rolü üstlenen şey, burada gösterenlerdir.

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 43
Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 43

Söz konusu şizofren kadın, sırrının formülünü ağacın dallarının ötesine yazar: Io sono sempre vista; yani o zamana dek hiçbir zaman söyleyemediği şeyi, “Ben her zaman görülüyorum.” Burada bir kez daha durup, Fransızcada olduğu gibi İtalyancada da vista’nın ikircikli bir anlamı bulunduğunu fark ettirmem gerekir: yalnızca geçmiş zaman ortacı değildir; öznel ve nesnel iki anlamıyla “görüş”tür de, görme işlevi ve bir manzara olmak, örneğin manzaranın görünüşü, bir kartpostal üzerinde nesne olarak yakalanmış görünüş. Bütün bunlara elbette geri döneceğim. Bugün burada yalnızca şunu vurgulamak istiyorum: dehşet verici, kuşkulu, tedirgin edici olan, o üstün unheimlich sözcüğünü Fransızcaya elimizden geldiğince çevirmek için kullandığımız her şey, küçük pencerelerden görünür; kaygının alanı bizim için “çerçevelenmiş” olarak konumlanır.

Böylece tartışmayı size açarken kullandığım şeye, yani sahne ile dünya arasındaki ilişkiye yeniden ulaşırsınız.

36 J. Lacan, “Remarque…”, Écrits, s. 647-684 ya da c. 2, s. 124-162.

“Ansızın”, “birdenbire”: unheimlich görüngüsünün giriş anında bu terimi her zaman bulursunuz.

Sahne kendi özgül boyutu içinde kendini sunar. Kuşkusuz ötesinde açığa çıkması gereken şeyi biliriz: dünyada söylenemeyen şeydir; perdenin her açılışında beklediğimiz şeydir; kaygının kısa, çabucak sönen anıdır. Az çok pahalıya aldığımız bir koltuğa kıçımızı yerleştirmekten fazlasını yaptığımız boyutta bu an hiçbir zaman eksik olmaz: üç vuruşun anı, perdenin açıldığı andır.

Kaygının bu çabucak eksiltilen giriş zamanı olmadan, belirlenecek hiçbir şey trajik ya da komik değerini bile kazanamaz. Söylenemeyen şey: burada da bütün diller size aynı kaynakları sunmaz. Mesele können [muktedir olmak] değildir (elbette maddi bakımdan pek çok şey söylenebilir); mesele bir “muktedir olma”, dürfen [izinli olmak] meselesidir. “İzin var” ya da “izin yok” dürfen’i kötü çevirir; çünkü dürfen daha kökensel bir boyuta ilişkindir. Hatta tam da man darf nicht, “bu yapılamaz” olduğu için man kann, yine de yapabileceğizdir; zorlayışın, boşalmanın, tam anlamıyla dramatik eylemi oluşturan boyutun işlediği yer burasıdır.

Kaygının bu çerçevelenişindeki nüanslar üzerinde ne kadar dursak azdır. Onu beklentiye, hazırlığa, alarm hâline, daha şimdiden savunma olan bir yanıta (“gelecek olanı gerektiği gibi karşılarız”) indirgeme yönünde zorladığımı mı söyleyeceksiniz? Evet, bu Erwartung’dur; düşmanca olanın bu sıfatla kuruluşudur; Hilflosigkeit’ın ötesindeki ilk başvurudur.

[Çeviri notu 3] “Üç vuruş”; Fransız tiyatrosunda perde açılmadan hemen önce sahne arkasından brigadier denen ağır sopayla yere üç kez vurulur; salonda ışıklar söner, konuşmalar kesilir. Lacan’ın andığı o kısacık kaygı anı tam olarak bu üç vuruş ile perdenin açılışı arasındaki andır. Türkçede karşılığı olan bir tiyatro âdeti yok; “üç vuruş” burada o Fransız geleneğini adlandırıyor.

Fakat kaygı başka bir şeydir. Beklenti, başka araçların yanı sıra, kaygının çerçevelenmesine yarayabilse bile, açıkça söyleyelim, bu beklentiye hiç ihtiyaç yoktur: çerçeve her zaman zaten oradadır! Kaygı başka bir şeydir. Kaygı, çok daha yakında, evde, Heim’da zaten bulunan şeyin bu çerçevede belirmesidir. Konuk mu diyeceksiniz?

Bir bakıma, beklenmedik biçimde ortaya çıkan bu bilinmeyen konuğun unheimlich’te karşılaşılan şeyle bütünüyle ilgisi vardır; fakat onu böyle adlandırmak yetersizdir. Çünkü Fransızca terim bu kez bunu çok iyi belirtir: konuk, olağan anlamıyla, beklenti tarafından zaten iyice işlenmiş biridir; bu konuk, düşmanca olanın içinden, beklenti üzerine bu söyleme kendisiyle başladığım düşmanca şeyin içinden geçmiş olandır; olağan anlamıyla konuk heimlich değildir, evin sakini değildir: ehlileştirilmiş, yatıştırılmış, içeri alınmış düşmandır.

Heim’a, Geheimnis’e ait olan şey bu dolambaçlardan hiç geçmemiştir; sonuçta tanımanın bu ağlarından, bu eleklerinden hiç geçmemiştir. Unheimlich olarak kalmıştır: oturulamaz olmaktan çok oturmayan, alışılmadık olmaktan çok oturulmamış. Heimlich’in çerçeve içinde bu belirişi kaygı görüngüsüdür; “kaygı nesnesizdir” demenin yanlış olmasının nedeni budur. Kaygının, hazırlanmış ve yapılandırılmış her türlü kavrayışın nesnesinden başka türde bir nesnesi vardır. Ne tarafından yapılandırılmış?

[Çeviri notu 4] Bu paragraf tek bir kökün üzerinde döner. Fransızca hôte hem konuk hem ev sahibi demektir; hostile (düşmanca) ile aynı kökten, Latince hostisten gelir; bu sözcük önce “yabancı”, sonra hem “konuk” hem “düşman” anlamına gelmiştir. Lacan “bu konuk, düşmanca olanın içinden geçmiş olandır” derken bu kök birliğine oynuyor: konuk, ehlileştirilmiş düşmandır. Türkçede konuk ile düşman arasında böyle bir bağ yok. Aynı biçimde Almanca Geheimnis (sır) heim (ev) sözcüğünü içinde taşır: sır, evin içinde saklı olandır; heimlich de hem “ev gibi, tanıdık” hem “gizli” demektir. Freud’un bütün Unheimliche çözümlemesi bu ikinci anlamın birincisine dönüşmesi üzerine kuruludur.

Kesi, oluk, tek çizgi ve “işte bu”nun ızgarası tarafından. Deyim yerindeyse işlemeyi sürdürürken bu “işte bu”, kesinin dudağını (dudak ya da dudaklar diyorum) kapatır; bu dudaklar özneye kapalı bir mektuba dönüşür ve geçen sefer açıkladığım gibi, özneyi kapalı bir zarf içinde başka izlere yollar. Gösterenler dünyayı, bir çevrimden ötekine geçişin bundan böyle mümkün olduğu bir izler ağı hâline getirir. Bu ne demektir? Geçen sefer söylediğim şey: gösteren bir dünya, “konuşan öznenin dünyası”nı doğurur; bu dünyanın temel özelliği, içinde “aldatmanın” mümkün olmasıdır.

Kaygı tam da bu kesidir. Gösterenin mevcudiyeti, işleyişi, girişi ve Gerçekte açtığı oluk bu kesi olmadan düşünülemez. Açılan ve şimdi size “beklenmeyen” dediğimde daha iyi işiteceğiniz şeyi görünür kılan bu kesidir: ziyaret, haber; “önsezi” teriminin pek güzel anlattığı şey. Önsezi yalnızca bir şeyin sezilmesi olarak değil, sezinin “ön”ü, bir sezinin doğuşundan önce gelen şey olarak da anlaşılmalıdır.

Bütün makas değiştirmeler kaygı denen bir şeyden itibaren mümkündür. Kaygı, son kertede beklediğimiz şeydir; onun gerçek tözü “aldatmayan şey”, “kuşkunun dışında olan”dır. Çünkü görünüşlere kapılmayın: kaygının kuşkuyla, kararsızlıkla ve obsesyonelin sözde ikircikli oyunuyla bağı size klinik bakımdan duyulur görünebilir; ama bunlar aynı şey değildir. Kaygı kuşku değildir; kaygı kuşkunun nedenidir.

Kuşkunun “nedeni” diyorum. Onca on yıllık, onca yüzyıllık eleştirel kavrayıştan sonra nedensellik işlevi hâlâ ayakta kalıyorsa, bunun nedeninin çürütüldüğü yerden başka bir yerde bulunması olduğunu burada ilk kez belirtmiyorum; son kez de belirtmeyeceğim. Neden işlevinin asıl işlevini, gerçek ağırlığını ve sürdürülmesinin anlamını aramamız gereken bir boyut varsa, o da kaygının açılışının yönüdür. Öyleyse size söylüyorum: kuşku yalnızca kaygıyla savaşmak için vardır ve harcadığı bütün çaba tam da aldatmacalara karşıdır. Çünkü kaçınılması gereken, kaygı içinde dehşet verici bir kesinlik olarak duran şeydir.

Sanırım burada beni durdurup, birden fazla kez özdeyiş biçiminde ileri sürdüğüm şeyi söylemek ya da anımsatmak istiyorsunuz: bütün insan etkinliği kesinlik içinde serpilip gelişir; ya da kesinlik doğurur; yahut genel olarak kesinliğin göndergesi esasen eylemdir.

Pekâlâ, evet, elbette! Kaygının bu sıfatla eylemle temel ilişkisini şimdi ortaya koymamı sağlayan da tam budur. Belki eylem kesinliğini kaygıdan ödünç alır:

  • Eylemek, kesinliğini kaygıdan çekip almaktır.
  • Eylemek, kaygının aktarımını gerçekleştirmektir.

[*Burada şunu ileri sürmeme izin verin (dönemin sonundaki bu söylem belki biraz hızlı gidiyor): ilk seminerimin tablosunda size bıraktığım boşlukları doldurmak ya da neredeyse doldurmak söz konusu. Sanırım hatırlıyorsunuz; şu biçimde düzenlenen tablo:

“Ketlenme”, “belirti”, “kaygı”; “engellemek”, onu “mahcubiyet”le, “duygu-hareketi”yle ve burada “kargaşa”yla tamamladı. Size, “Burada ne var?” demiştim. İki şey: “eyleme geçiş” ve “acting-out”.

Neredeyse tamamlamak dedim; çünkü eyleme geçişin neden bu yerde, acting-out’un neden başka bir yerde olduğunu söylemeye zamanım yok. Yine de bu sabahki konumuzla en sıkı ilişki içinde, şu karşıtlığı size fark ettirerek bu yolda ilerlemenizi sağlayacağım. Bu karşıtlık, söz konusu terimleri ilk sunuşumda zaten içerilmiş, hatta dile getirilmişti; şimdi konumunu vurgulayacağım:

  • “Mahcubiyet”te fazla olan şey,
  • “Kargaşa”da eksik olan şey.

Size (umarım, en azından orada bulunanlar, anımsarsınız) etimolojik bir yorumla émoi’nın anlamında bunu vurgulamıştım. “Kargaşa” (émoi), demiştim, esasen yetersiz kalan gücün çağrılmasıdır: esmayer, ihtiyaç içinde eksik olan şeyin deneyimi. *(Kaydedilmemiş pasaj)]

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 45
Difficulté güçlük (yatay eksen)Mouvement hareket (dikey eksen)Symptôme belirtiSujet özneInhibition ketlenmeEmpêchement engellenmeEmbarras mahcubiyetEmotion duygu-hareketiPassage à l’acte eyleme geçişEmoi kargaşaActing out acting outAngoisse kaygı

Konumuz açısından bağı temel olan bu iki terime başvurmamız gerekir; çünkü bu bağ terimlerin ikircikliğini vurgular: uğraştığımız şey “fazlaysa”, demek ki sizde eksik değildir; sizde eksilmeye başlıyorsa, neden başka yerde sizi mahcup ettiğini söylüyoruz?

Burada en pohpohlayıcı yanılsamalara teslim olmamaya dikkat edelim. Kaygıyı bizzat ele alırken ne istiyoruz; onun hakkında bilimsel biçimde konuşanların hepsi ne istiyor? Elbette tam da başlangıçta bir dünyanın kurulması için gerekli diye önünüze koymaya ihtiyaç duyduğum, benim için koyulması zorunlu olan şeyin burada boşuna olmadığı açığa çıkar; bunun denetimi sizdedir.

Tam da kaygı söz konusu olduğu için daha iyi görülür. Görülen nedir? Kaygı hakkında bilimsel biçimde konuşmak istemek, onun ne olduğunu göstermektir; ne olduğunu? Muazzam bir aldatmaca olduğunu! Söylemimizin fethettiği bütün alanın, daima bunun muazzam bir aldatmaca olduğunu göstermeye vardığı fark edilmiyor. Görüngüye düşünceyle egemen olmak: onu aldatıcı biçimde nasıl yeniden yapabileceğimizi göstermek; onu yeniden üretebilmek; yani ondan bir gösteren yapabilmektir. Neyin göstereni? Özne onu yeniden üretirken hesap defterini tahrif edebilir. Size öğrettiğim gibi gösteren, dünyanın akışı içindeki öznenin izi ise bu bizi şaşırtmamalıdır.

Ne var ki kaygıyla bu oyunu sürdürebileceğimize inanırsak, meseleyi kesinlikle ıskalarız; çünkü daha başta kaygının bu oyuna ilişkin olan, bu oyundan kaçan şey olduğunu koydum. Dolayısıyla şu ilişkinin ne anlama geldiğini kavrarken kendimizi bundan sakınmalıyız:

  • “Mahcubiyet”in fazla gösterenle ilişkisi,
  • “Eksik”in eksik gösterenle ilişkisi.

Henüz yapmadıysanız bu ilişkiyi örnekleyeceğim. Analiz olmasaydı elbette bundan söz edemezdim; ama analiz daha ilk dönemeçte onunla karşılaştı. Örneğin fallus: Aristoteles kadar mantıkçı olan Küçük Hans, “Bütün canlı varlıkların fallusu vardır” denklemini kurar. Elbette Küçük Hans analizine ilişkin yorumumu izlemiş insanlara seslendiğimi varsayıyorum. Ayrıca geçen yıl “evrensel olumlu” denen önerme hakkında vurgulamaya özen gösterdiğim şeyi de anımsayacaklarını düşünüyorum. Size göstermek istediğim şuydu: evrensel denen doğrulama, “evrensel olumlu”, ancak Gerçeği imkânsızdan hareketle tanımladığı ölçüde anlam taşır.

Canlı bir varlığın fallusu olmaması imkânsızdır. Gördüğünüz gibi bu, mantığı, Gerçeği sonsuza dek imkânsızda tökezlemeye mahkûm eden özünde eğreti bir işleve yerleştirir. Onu kavramanın başka bir yolu yoktur: tökezlemeden tökezlemeye ilerleriz. Örnek: fallusu olmayan canlı varlıklar (örneğin anne) varsa, demek ki canlı varlık diye bir şey yoktur: kaygı.

Bir sonraki adımın atılması gerekir. En elverişli olanın, fallusu olmayanların bile bir fallusu bulunduğunu söylemek olduğu kesindir. Genel olarak bağlı kaldığımız çözüm de budur:

  • Fallusu olmayan canlı varlıkların, her şeye ve herkese rağmen, bir fallusu olacaktır;
  • Biz psikologların gerçekdışı diyeceği, yalnızca gösteren niteliğinde bir fallusları olacağı için canlı olacaklardır.

Böylece tökezlemeden tökezlemeye, bilgi demeye cesaret edemem ama kuşkusuz anlayış ilerler.

Geçerken, rastlantının (iyi rastlantının; rastlantı denilen ve aslında pek az rastlantı olan şeyin) daha geçen hafta sonu bir argo sözlüğünde sizin için karşıma çıkardığı bir keşfi, bir buluşu paylaşmanın hazzına karşı koyamıyorum. Tanrım… Ona ulaşmam zaman aldı ama İngilizce gerçekten güzel bir dil.

Burada kim bilir ki İngiliz argosu daha on beşinci yüzyıldan beri şu harikayı bulmuştur: örneğin I understand you perfectly [Sizi kusursuz biçimde anlıyorum] yerine kimi zaman I understumble demek. Bunu yazıyorum; çünkü sesletim belki nüansı kaçırmanıza yol açmıştır. Az önce size açıkladığım şeydir bu: I understand’ın dediği şey olan “sizi ara-işitiyorum” değil, “sizi anlıyorum” da değil; Fransızcaya çevrilemez bir şey. Çünkü bu argo sözcüğün bütün değeri, tam da size açıklamakta olduğum şeyi, tökezlemeyi anlatan o ünlü stumble’dadır.

“Sizi anlıyorum” bize şunu anımsatır: ite kaka da olsa, her zaman yanlış-anlama içinde ilerleriz. Üstelik deneyimin kumaşı, klasik psikolojide bize öğretildiği gibi Gerçek ile gerçekdışından oluşuyorsa (neden olmasın?) bunun Freudcu fethin tam olarak ne olduğu konusunda bize gösterdiği şeyi nasıl anımsamayız? Söz konusu fetih tam da şudur: insan Gerçekteki gerçekdışı tarafından eziyet görüyorsa ondan kurtulmayı ummak bütünüyle boşunadır; çünkü Freudcu fetihte gerçekten tedirgin edici olan, gerçekdışının içindeki Gerçeğin insana eziyet etmesidir.

Filozof bize onun “tasa”sından söz eder; Heidegger Sorge der (elbette, bununla da pek ilerledik ya!) İnsan kıpırdamadan, konuşmadan, çalışmaya koyulmadan önce tasanın varsayılması, son terim midir? Bu ne demektir? Burada daha şimdiden bir “tasa sanatı” düzeyinde olduğumuzu görmüyor muyuz? İnsan, kendisi söz konusu olduğunda tasa denen şeyin kuşkusuz büyük bir üreticisidir. Ama öyleyse bunu, kutsal olduğu kadar var olan en kutsallık bozucu kitap olan Vaiz’den³⁷ öğrenmeyi yeğlerim. Sanırım ileride ona yeniden başvuracağım.

[Çeviri notu 5] Bu sayfa tek bir şakanın üzerinde duruyor. İngilizce understand, under + stand, yani “altında durmak”tır; Lacan bunu Fransızcaya entr’entendre (“ara-işitmek”) diye uydurarak sözcüğün yapısını görünür kılıyor. Argodaki understumble ise understand ile stumbleın (tökezlemek) kaynaşmasıdır: anlamak, tökezlemektir. İki paragraftır “tökezlemeden tökezlemeye ilerleriz” dendiği için sözcük tam yerine düşer. Türkçe “anlamak” böyle bir yapı taşımıyor; oyun ancak adlandırılabiliyor. Bir sonraki cümledeki “yanlış-anlama” yazımındaki tire de aynı nedenle konmuştur: Fransızca malentendu, sözcüğü sözcüğüne “kötü-işitilmiş”tir.

[Çeviri notu 6] Sorge, Heidegger’in Varlık ve Zaman’daki temel terimidir; Dasein’ın varlık yapısını adlandırır. Türkçe çevirilerde “ihtimam” ya da “kaygı” denmiştir. Burada “tasa” seçildi, çünkü “kaygı” bu seminerde angoissein karşılığıdır ve Heidegger’in Sorge’si ile Lacan’ın kaygısı aynı şey değildir. Lacan zaten “bununla da pek ilerledik ya!” diyerek araya mesafe koyuyor.

Bu Vaiz sözcüğü, bildiğiniz gibi, Yetmişler³⁸ tarafından yapılmış Yunanca çevirideki Qohelet [קהלת] teriminin karşılığıdır. Bu bağlamda bir kez kullanılan, hapaks, tekil bir terimdir. “Topluluk” anlamındaki Qahal [קהל] kökünden gelir. Qohelet [קהלת], hem soyut hem dişil bir biçimdir; tam anlamıyla “bir araya getiren erdem”, “toplayan kadın”dır; dilerseniz Vaiz’den çok ἐκκλησία’dır [ecclesia, cemaat].

Peki kutsal ve en profan kitap diye adlandırdığım bu kitap bize ne söyler, ne öğretir? Filozof burada tökezlemekten geri kalmaz; onda ne olduğunu artık anımsamadığım bir “Epikürcü” yankı okur, bunu okudum! Epikürcü! Vaiz söz konusu olduğunda “Epikürcü”den söz edelim bakalım! Epikuros’un uzun zamandır bizi yatıştırmaktan vazgeçtiğini biliyorum; oysa tasarısı buydu, bildiğiniz gibi. Ama Vaiz’in bir anlığına bile bizde aynı etkiyi doğurma şansı bulunduğunu söylemek, gerçekten de kitabın kapağını bile hiç aralamamış olmaktır!

“Tanrı benden jouissance ister”… Kutsal Kitap’ta kelimesi kelimesine böyle! Ne de olsa Tanrı’nın sözüdür. Sizin için Tanrı’nın sözü olmasa bile, Yahudilerin Tanrısıyla Platon’un Tanrısı arasındaki tümden farkı zaten fark ettiğinizi sanıyorum. Hıristiyanlık tarihi, Yahudilerin Tanrısı konusunda Platon’un Tanrısının yanında kendi küçük psikotik kaçışını bulmak zorunda olduğuna inanmış olsa da artık şunlar arasındaki farkı anımsamanın zamanı gelmiştir:

  • Aristoteles’in “evrensel devindirici Tanrı”sı,
  • Platon’un sanrısal bir kavrayışı olan “egemen İyi, Tanrı”,
  • Ve “Yahudilerin Tanrısı”: kendisiyle konuşulan, sizden bir şey isteyen ve Vaiz’de size “Jouis! [Haz al!]” diye buyuran bir Tanrı.

Bu gerçekten de bardağı taşıran damladır! Çünkü emir üzerine jouissance [gülüşmeler], herkesin, kaygının bir kaynağı, bir kökeni varsa onun bir yerlerde burada bulunması gerektiğini sezdiği bir şeydir.

“Jouis!”ye yalnızca tek bir şeyle yanıt verebilirim: “J’ouïs! [İşitiyorum!]” Elbette! Ama bununla birlikte doğal olarak öyle kolayca jouissance’a erişmem. “Konuşan Tanrı”nın (bize açıkça “ne ise o olduğunu” söyleyen Tanrı’nın) bizim için etkinleştiği kabartı, özgünlük, boyut ve mevcudiyet düzeni budur.

[Çeviri notu 7] Fransızcada jouis (jouissance fiilinin buyrum kipi) ile j’ouïs (“işitiyorum”; eskimiş ouïr fiilinden) tıpatıp aynı sesletilir. Lacan, Tanrı’nın “Jouis!” buyruğuna “J’ouïs!” diye karşılık verirken tek bir sesi iki kez söylemiş olur: buyruğa verilebilecek yanıt onu işitmektir; jouissance ise gelmez; nitekim hemen ardından “öyle kolayca jouissance’a erişmem” diyor. Türkçede bu sesteşlik yoktur. Aynı paragrafın sonundaki “ne ise o olduğunu söyleyen Tanrı” ise Çıkış 3:14’teki ehyeh aşer ehyeh (“Ben Ben Olanım”) formülüne gönderir; Lacan’ın Yahudilerin Tanrısını Aristoteles ile Platon’un tanrılarından ayırması buna dayanır.

Şimdi, kendisi burada elimin altındayken, taleplerinin alanında ilerlemek için (ve bunun konumuza ne kadar yakın olduğunu göreceğiniz için) tam sırası gelmişken, çoktandır fark ettiğimi pekâlâ tahmin edeceğiniz şeyi ortaya koyacağım: Tanrı’nın seçilmiş, ayrıcalıklı halkından talepleri arasında son derece kesin olanlar vardır. Öyle görünüyor ki bu Tanrı, terimlerini iyice kesinleştirmek için seminerimi önceden bilmeye ihtiyaç duymamıştır.

Bunlardan birine “sünnet” denir. Bize jouissance’ı buyurur, dahası kullanım talimatlarına da girer. Talebi kesinleştirir, nesneyi ayırıp çıkarır. Bu yüzden sünnetin kastrasyona sözde gönderimindeki olağanüstü arapsaçı, beceriksizlik ve analojik çağrışımın, sanırım uzun zamandır sizin de benim de gözümüze çarpmamış olması mümkün değildir. Elbette aralarında bir ilişki vardır; çünkü kaygının nesnesiyle ilişkilidir. Ama sünnetin kastrasyon ve kompleksi dediğimiz şeyin ya nedeni ya temsilcisi ya da herhangi bir biçimde analoğu olduğunu söylemek büyük bir yanılgıdır.

Bu, tam da belirtinin dışına çıkmamaktır: yani sünnet edilmiş şu ya da bu öznede, kendi iziyle nevrozunda kastrasyon kompleksi bakımından söz konusu olabilecek şey arasında kurulabilecek karışıklığın dışına çıkmamaktır. Çünkü sonuçta sünnetten daha az kastrasyon uygulayan hiçbir şey yoktur.

37 Bkz. André Neher, Notes sur Qohélét (L’Ecclésiaste), Éditions de Minuit, 1999. 38 “Yetmişler”, Kutsal Kitap yazılarının tümünün (Eski Ahit’in) eski Yunanca çevirisine verilen addır.

Kesi temiz olduğunda, iyi yapıldığında, sonucun oldukça zarif olduğunu kuşkusuz inkâr edemeyiz. Sizi temin ederim ki antikacıların, analist olduğum bahanesiyle kamyon kamyon [gülüşmeler] evime getirdikleri (sekreterimin gerekirse avluda kendilerine geri verdiği) bütün şu Magna Graecia cinsel organlarının, erkek cinsel organlarını [sic] kastediyorum, yanında sünnet uygulamasında estetik bakımdan şimdiden sağlıklı bir şey vardır. Çünkü estetik diye nitelemeye cesaret edemediğim bir vurgulamayla, bütün bu cinsel organlarda fimozun özellikle iğrenç biçimde öne çıkarıldığını söylemeliyim.

Üstelik analitik yazılarda dolaşıp duran karışıklıkları bu konuda yinelemeyi sürdürenlerin bile çoğu, işlevsel bakımdan en azından kısmen, “biseksüel tip” denilen ikircikliği gösteren düzeyinde azaltmak kadar asli bir şey bulunduğunu uzun zamandır kavramıştır. Baudelaire bir yerde, “Hem yara hem bıçağım” der.³⁹ Öyleyse hem iğne hem kın olmayı neden normal durum sayalım? Sünnetin bu ritüel özeninde, rollerin bölünmesi bakımından sağlıklı bir şey doğurabilecek bir yan olduğu açıktır.

Gayet iyi seziyorsunuz ki bu açıklamalar konudan sapma değildir. Tam da ötesini konumlandıran soruyu açarlar. Bu açıklamadan sonra sünnet artık bir tür ritüel kapris gibi görünemez; talepte size nesnenin çevrelenmesi, kesinin (tam da söylenecek söz budur), bu sınırlandırılmış bölgenin işlevi olarak ele almayı öğrettiğim şeye uygun bir şey olarak görünür.

Burada Tanrı bir sunu ister; hem de çok kesin olarak, nesneyi çevreledikten sonra ayırıp çıkarmak için ister. Bundan sonra bu geleneksel işaretle tanınanların kökenleri ve topluluk hâlindeki deneyimleri, kaygıyla ilişkilerinin azaldığını (belki de hiç değil!) görmüyorsa soru tam da buradan başlar.

Burada anılanlardan biri (dinleyicilerim arasında gerçekten hiç kimseyi işaret etmiyorum) özel bir notta bir gün bana “Hıristiyan Kabalacıların sonuncusu” adını verdi. İçiniz rahat olsun: kimi araştırmalarım, tam anlamıyla gösterenlerin hesabı üzerinde zaman zaman oyalanmama yol açsa da gematriam⁴⁰ kendi hesabında kaybolmayacaktır. Deyim yerindeyse, mesanemi hiçbir zaman bilginin feneri sanmama yol açmayacak; tersine, bu fenerin bir kör fener [sic] olduğu ortaya çıkarsa, gerektiğinde onda mesanemi tanımamı sağlayacaktır.

Fakat Freud’dan sonra geldiğim için onun Tanrısını Freud’dan daha doğrudan sorguluyorum: Che vuoi?, “Benden ne istiyorsun?” Başka bir deyişle: arzunun yasayla ilişkisi nedir? Felsefi geleneğin her zaman eksilttiği ama Freud’un yanıtladığı sorular; herkes gibi siz de henüz fark etmemiş olsanız bile bu yanıtla yaşıyorsunuz. Yanıt: ikisi aynı şeydir!

[Çeviri notu 8] Prendre des vessies pour des lanternes (“mesaneleri fener sanmak”) Fransızcada yerleşik bir deyimdir: bir şeyi apayrı bir şey sanmak, kabaca aldanmak. (Eskiden kurutulmuş hayvan mesanesinin içine mum konarak fener yapıldığı söylenir.) Lacan deyimi tersine çeviriyor: gematria ile uğraşması onu mesanesini bilginin feneri sanmaya götürmeyecek; tersine, o fenerin ışığı kapatılabilen bir kör fener olduğu anlaşılırsa, orada kendi mesanesini tanıyacaktır. Türkçede karşılık gelen bir deyim olmadığı için cümle birebir bırakıldı.

Belki size öğrettiğim şeyin, öğrettiğim şeyin sizi götürdüğü ve metinde zaten bulunan, Oidipus mitinin altında maskelenmiş olan şeyin anlamı şudur: antitez ilişkisi içindeymiş gibi görünen arzu ile yasa, Şey’e erişimimizi engelleyen tek ve aynı bariyerdir. Nolens volens, ister istemez, arzularken Yasa’nın yoluna girerim. Bu nedenle Freud yasanın kökenini “Babanın arzusu” denen opak, kavranamaz şeye bağlar. Ama bu keşfin ve bütün analitik araştırmanın bizi geri götürdüğü şey, bu aldatmacanın arkasındaki hakikati gözden kaçırmamaktır.

Nesnelerim ister normlaştırılsın ister normlaştırılmasın, arzuladığım sürece ne arzuladığıma dair hiçbir şey bilmem. Sonra zaman zaman bütün ötekilerin arasından bir nesne belirir; neden orada bulunduğunu gerçekten bilmem.

Bir yanda kaygımı örttüğünü öğrendiğim nesne, fobinin nesnesi vardır; ama bunun bana açıklanması gerektiğini inkâr etmiyorum. O zamana dek yalnızca kafamda ne bulunduğunu biliyordum; olsa olsa bende ondan bulunduğunu ve ondan korkmuş olduğumu söyleyebilirdim. Öte yanda neden tam onu arzuladığımı gerçekten gerekçelendiremediğim nesne vardır; ben ki kızlardan nefret etmem…

39 Charles Baudelaire, Kötülük Çiçekleri, LXXXIII; “Kendinin Celladı”, J.G.F.’ye:

…İlahi senfonide Sahte bir akort değil miyim, Beni sarsıp ısıran Obur İroni yüzünden?

O çığlıkçı, sesimin içinde! O kara zehir, bütün kanım! Ben uğursuz aynayım, Cadı onda kendine bakar.

Hem yara hem bıçağım! Hem tokat hem yanağım! Hem uzuvlar hem çarkım, Hem kurban hem celladım!

Kendi yüreğimin vampiriyim,; O büyük terk edilmişlerden biri, Sonsuz gülüşe mahkûm Ve artık gülümseyemeyen!

40 Gematria (גימטריה) sözcüğü, geometri anlamındaki Yunanca sözcükten türemiştir. Gematria, harflerin ve cümlelerin sayısal değerlerinin toplanarak yorumlandığı, İbrani Kutsal Kitabı’na özgü bir tefsir biçimidir. Eski Akdeniz uygarlıklarında olduğu gibi sayıların alfabenin harfleriyle gösterildiği İbrani rakam sistemine dayanır. Gematria, Temura ve Notarikon, Tevrat’ı çözmek için kullanılan harf birleştirme sanatının (hokmat ha-zeruf) üç yöntemidir.

…öyleyken neden küçük bir ayakkabıyı daha da çok seviyorum? Bir yanda kurt, öte yanda çoban kız vardır.

Kaygı üzerine bu ilk konuşmaların sonunda sizi burada bırakacağım.

Tanrı’nın kaygı verici buyruğundan başka işitilecek bir şey vardır; Diana’nın avı vardır (seçtiğim bir zamanda, Freud’un yüzüncü yılında [1956], onun Freudcu arayışın yolu⁴¹ olduğunu size söylemiştim); ve bir şey daha vardır… kaygı konusunda gelecek dönem için sizi buluşmaya çağırdığım şey… “kurdun ölüm borusu” vardır.

[Çeviri notu 9] Hallali, av borusuyla çalınan ve avın kıstırıldığını ya da öldüğünü bildiren çağrıdır. Diana (Yun. Artemis) avın tanrıçasıdır; Lacan 1956’da, Freud’un doğumunun yüzüncü yılında verdiği “Freudcu Şey” konuşmasını Diana’nın avıyla bitirmişti (bkz. dipnot 41). Kurdun burada anılması rastlantı değil: ders boyunca Kurt Adam’ın düşü ile ağaçtaki kurtlar konuşuldu, gelecek dönem oradan sürecek.

41 Bkz. “La chose freudienne”, Écrits, s. 401 ya da c. 1, s. 398 ve sonucu: “Diana, köpekleri değerlerinden tanıyacaktır…”

MAGRITTE

Seminerin Fransızca baskısındaki şekil, s. 49

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.

Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.