Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 8. Ders · 16 Ocak 1963
8. Ders: Arzunun Nedeni
Bugün, size (a) nesnesi diye adlandırmayı öğrettiğim şey hakkında birtakım şeyler söylemeyi başarabilmek istiyorum; geçen sefer kaygıya ilişkin ileri sürdüğüm, “kaygı nesnesiz değildir” özdeyişi bizi bu (a) nesnesine yöneltiyor.
İşte bu nedenle (a) nesnesi bu yıl söylemimizin merkezine geliyor. Ve gerçekten de başlık olarak aldığım kaygı çerçevesine yerleşiyorsa, bunun nedeni tam da ondan esas olarak ancak bu yoldan söz edilebilmesidir; bu da kaygının onun tek öznel çevirisi olduğu anlamına gelir.
Burada karşımıza çıkan bu (a), yine de çok önceden ortaya konmuş ve sizi ona getiren bu yol üzerinde başka bir yerde duyurulmuştu. Arzunun dayanağı olarak fantazm formülünde, S ◊ a (S’nin (a) arzusu) biçiminde duyurulmuştu.
İlk noktam, dolayısıyla, hatırlatmak, eklemlemek ve bir kesinlik daha eklemek olacak (beni dinlemiş olanların kavraması kuşkusuz olanaksız olmayan, ama bugün altını çizmenin de bana yararsız görünmediği bir kesinlik. İlk noktam) umarım dördüncü bir noktaya kadar varabilirim; analitik olarak “arzu nesnesi” diye tanımladığımız ölçüde nesnenin bu işlevini kesinleştirmektir.
Söz konusu serap, öznelci diyebileceğimiz bir bakış açısından doğar; yani deneyimimizin kuruluşunda bütün vurguyu öznenin yapısına yerleştiren bakış açısından. Modern felsefe geleneğinin, yönelimsellik işlevini açığa çıkararak, diyelim Husserl’in⁵³ çevresinde en uç noktasına taşıdığı bu geliştirme çizgisi, “arzu nesnesi” diye adlandırılması gereken şeye ilişkin bir yanlış anlamanın tutsağı olmamıza yol açar. Arzu nesnesi, bize hiçbir noesis’in⁵⁴, hiçbir şey düşüncesinin bir şeye yönelmeden var olmadığı öğretildiği tarzda tasarlanabilir mi? İdealizmin Gerçeğe giden yolunu yeniden bulabildiği tek nokta budur. Arzu söz konusu olduğunda durum böyle midir? Ve her birimizde bulunan, sezgiye ihtiyaç duyan o dinleme düzeyi için şöyle soracağım: “Arzu nesnesi önde midir?”
Söz konusu serap budur; analizde “nesne ilişkisi” denen yönde ilerlemek isteyen her şeyi kısırlaştıran da odur. Onu düzeltmek için şimdiye dek birçok yoldan geçtim.⁵⁵ Şimdi size sunacağım şey, bu düzeltmeyi vurgulamanın yeni bir yoludur. Kuşkusuz gerektiği kadar ayrıntılı geliştirmeyeceğim; bu formülasyonu (umarım) size başka bir yoldan ulaşabilecek başka bir çalışmaya⁵⁶ ayırıyorum.
Sanırım bugün, az önce ortaya koyduğum bu noktayı vurgulamak için yeterli sayabileceğim toptan formülleri işitmek, kulakların çoğu için yeterli olacaktır. Epistemolojinin ilerleyişinde “neden” kavramının yalıtılmasının ne kadar çok güçlük doğurduğunu biliyorsunuz. Neden kavramı, peş peşe indirgemelerden geçerek sonunda en ince ve en ikircikli işlevine kadar götürülmeden, sözcüğün en geniş anlamıyla “fiziğimiz” diyebileceğimiz gelişme içinde varlığını sürdüremedi.
Öte yandan, hangi indirgemeye tabi tutulursa tutulsun bu kavramın, deyim yerindeyse “zihinsel” işlevinin ortadan kaldırılamayacağı açıktır. Bir tür metafizik gölgeye indirgenmiş olsa bile, neden işlevinin çevresinde varlığını sürdüren bir şey bulunduğunu pekâlâ seziyoruz; bunun sezgiye başvuru sayesinde ayakta kaldığını söylemek bile yetersizdir. Ve iddia ediyorum ki, analitik deneyimden hareketle yapabileceğimiz bu yeniden inceleme temelinde, bilimimizin düzeyine getirilmiş bütün bir Saf Aklın Eleştirisi gerçekleştirilebilir.
“Onu tanıtmak için” demeye pek cesaret edemiyorum; çünkü sonuçta formüle edeceğim şey burada yalnızca söylemden ibarettir ve bu diyalektiğe henüz çok az demir atmıştır. Bu nedenle hedefimizi sabitlemek üzere, size işittirmek istediğim şeyi söyleyeceğim: nesne, (a) nesnesi, bir noesis’in yönelimselliğine benzer herhangi bir şey içinde konumlandırılmaması gereken, arzunun yönelimselliği olmayan bu nesne, bizim tarafımızdan arzunun nedeni olarak tasarlanmalıdır. Az önceki eğretilememe dönersem: nesne arzunun arkasındadır.
53 Husserl: Kartezyen Meditasyonlar, Vrin, 2000. 54 Husserl’e göre noesis düşünme ediminin kendisi, noema ise bu düşüncenin nesnesidir. 55 Bkz. 1956-57 semineri: Nesne İlişkisi. 56 Bkz. “Kant ile Sade”, Critique, sayı 191, Nisan 1963 ya da Écrits, s. 765 (cilt 2, s. 243).
Özne kuramında ihmal edilmesi, eksiltilmesi, savuşturulması, merkezi bilgi kuramı, gnoseoloji olarak beliren bütün bu eşgüdümün bugüne kadarki yetersizliğini doğurmuş olan boyut, işte bu (a) nesnesinden çıkar. Aynı şekilde, talep ettiği topolojik ve yapısal yenilik içinde nesnenin bu işlevi, Freud’un formülasyonlarında ve özellikle dürtüyle ilgili olanlarda bütünüyle hissedilir durumdadır.
Bunu bir metin üzerinde denetlemek isterseniz, sizi Psikanalize Giriş’in 32. dersine⁵⁷, Vorlesungen’in yeni dizisi denen şeyde bulunan ve geçen sefer alıntıladığım derse göndermem yeterli olsun. Dürtünün Ziel’i, yani amacı ile Objekt’i arasındaki ayrımın, düşünceye ilk anda kendini sunan şu fikirden (bu amaç ile nesnenin aynı yerde bulunduğu fikrinden) büsbütün farklı olduğu açıktır.

Freud’un size işaret ettiğim dersteki bu bölümde bulacağınız ifadeleri, ilki “eingeschoben” [araya sokulmuş] terimi olan son derece çarpıcı sözcükler kullanır: nesne bunun içine kayar, bir yerden geçer; yer değiştirmeyi belirten Verschiebung’da kullanılan sözcükle aynıdır bu. Tam da bize özgü olan kavrayış düzeyinde kaçıp giden bir şey olma temel işlevindeki nesne, burada bu niteliğiyle işaretlenmiştir.
Öte yandan bu düzeyde iki terim açıkça karşı karşıya getirilir: äußeres (dışsal, dışarıdaki) ve inneres; içsel, içerideki. Nesnenin kuşkusuz äußeres’te, dışarıda konumlandırılması gerektiği; eğilimin doyumunun ise ancak Inneres’te, bedenin içinde değerlendirilmesi gereken bir şeye ulaştığı ölçüde gerçekleştiği kesin olarak belirtilir. Befriedigung’unu, doyumunu orada bulur.
Bu aynı zamanda, size tanıttığım topolojik işlevin, bu çıkmazı, bu bilmeceyi çözmek için buraya getirilmesi gereken şeyin “belirli bir içselleştirmeden önceki bir dışarısı” kavramı olduğunu açıkça formüle etmemize yaradığını söylemektir: özne Öteki’nin yerinde kendisini, onun için ben ile ben-olmayan ayrımını başlatan bu aynasal biçim içinde kavramadan önce, burada [(a)’da] konumlanan dışarısı.

Neden kavramını yeniden ele almayı denerseniz, size söylüyorum, bu neden kavramı işte bu dışarıya, her türlü içselleştirmeden önceki nesnenin bu yerine aittir. Bugün metafizik yapmaktan kaçınacağımı da söylediğim için, bunu kulaklarınıza işittirmenin en basit yoluyla hemen örnekleyeceğim.
Onu imgede göstermek için fetişin kendisinden yararlanmam rastlantı değildir; çünkü nesnenin arzunun nedeni olarak bu boyutu fetişte açığa çıkar. Arzulanan şey küçük ayakkabı, meme ya da fetişi hangi şeyde cisimleştiriyorsanız o değildir; fetiş arzuyu nedenler, arzu da gidip tutunabildiği yere, küçük ayakkabıyı mutlaka kendisinin giymesi gerekmeyen o kadına tutunur; küçük ayakkabı onun çevresinde bulunabilir. Memeyi taşıyanın o olması bile gerekmez; meme kafanın içinde bulunabilir. Fakat herkesin bildiği şey şudur: fetişist için fetişin orada olması gerekir; fetiş, arzunun ayakta durmasını sağlayan koşuldur.
Burada geçerken, sanırım Almancada az kullanılan ve elimizdeki belirsiz Fransızca çevirilerin bütünüyle gözden kaçırdığı bir terime işaret edeceğim: kaygı söz konusu olduğunda Freud’un Libidohaushalt ile gösterdiği ilişki. Burada, kesinti, kaldırma düzeninden bir şeye işaret edecek Aushaltung ile içerik anlamına gelecek Inhalt arasında duran bir terimle karşı karşıyayız. Ne biri ne ötekidir; libidonun dayanağıdır. Kısacası bugün sözünü ettiğim nesneyle bu ilişki, kaygının sinyal işlevi ile yine de libidonun ayakta tutulmasında bir kesinti diyebileceğimiz şeyle olan ilişkisi arasında sentez kurmaya elverecek biçimde burada yöneltilmiş ve işaret edilmiştir. Buna geri döneceğiz; çünkü bugün önünüze getirmeyi düşündüğüm noktalardan biri budur.
Fetişe yaptığım bu göndermeyle, arzu nesnesi olarak nesneye ilişkin iki olası bakış arasındaki büyük farkı; (a)’yı esaslı bir öncelik içinde en başa koyduğumda söz konusu olan şeyin kesinliğini yeterince işittirdiğimi varsayıyorum. Bunu biraz ileride daha çok örnekleyeceğim; söylemimizin bütün devamı onu durmadan daha ileriye taşıyarak örnekleyecek. Fakat araştırmamızın bizi nereye götüreceğini, söz konusu olan şeyin ne olduğunu daha şimdiden iyice işittirmek istiyorum: zihinsel alışkanlığınızın size özneyi aramanız gereken yer diye gösterdiği yerde (istemenize rağmen özne olarak profili beliren o şeyin yerinde; örneğin Freud’un “eğilimin kaynağı” dediği yerde; kısacası söylemde “siz” diye eklemlediğiniz şeyin, “Ben” dediğiniz yerin tam orasında) tam anlamıyla bilinçdışı düzeyinde (a) bulunur.
[Çeviri notu 1] Libidohaushalt Freud’un sözcüğüdür ve Almancada açık bir anlamı vardır: Haushalt “ev idaresi, bütçe, hane ekonomisi” demektir; yani libido ekonomisi, libidonun idaresi. Lacan sözcüğü burada kendi kulağıyla bölüyor: Aushaltung (kesme, kaldırma) ile Inhalt (içerik) arasında duran bir şey olarak okuyup “libidonun dayanağı” diye karşılıyor. Bu bir yanlış değil, kasıtlı bir çarpıtmadır: Lacan sözcükten kesinti fikrini çıkarmak istiyor, çünkü kaygıyı libidonun ayakta tutuluşundaki bir kesinti olarak tanımlayacak. Türkçe bu bölmeyi taşıyamadığı için Almanca sözcükler olduğu gibi bırakıldı.
Bu düzeyde siz (a), yani nesnesiniz; bunun tahammül edilemez olduğunu herkes bilir; hem de yalnızca, sonuçta onu ele veren söylem için tahammül edilemez değil.
57 S. Freud: Psikanalize Giriş Üzerine Yeni Konferanslar, çev. Anne Bermann, Gallimard, 1984. Yeni konferansların dördüncüsü: “Kaygı ve İçgüdüsel Yaşam” (önceki Psikanalize Giriş’in 28 dersini izleyen 32. ders).
Bunu, sadizm ve mazoşizm denen işlevleri, sanki yalnızca bir tür içkin saldırganlığın düzlemi ile onun tersine çevrilebilirliği söz konusuymuş gibi bırakmaya alıştığınız oluklarda bir kayma, hatta bir sarsıntı yaratmayı amaçlayan bir gözlemle hemen örnekleyeceğim. Tam da onların öznel yapısına girmek gerektiği ölçüde, aralarındaki farklılığın çizgileri belirecek; bunların esasını şimdi göstereceğim.
Sadizm, grafiğin düzenlediği aynı ayrımları yalnızca kısaltılmış bir şema biçiminde, burada gösterdiğim türden dört köşeli bir formül içinde ortaya konabiliyorsa:
Burada A’nın, Öteki’nin tarafı; burada ise, diyelim, S öznesinin, henüz kurulmamış bu “Ben”in tarafı vardır. Deneyimimizin içinden sorgulanması, gözden geçirilmesi gereken bu özne hakkında bildiğimiz tek şey, hiçbir durumda öznenin geleneksel formülüyle, yani nesneyle her ilişkide tüketici olabileceği varsayılan şeyle çakışamayacağıdır; eğer burada [x] sadist arzu [ds] denen bir şey varsa.
Taşıdığı bütün bilmeceyle birlikte, bu arzu ancak ötekinde esas olarak yaratmayı hedeflediği yarılma, ayrışma üzerinden eklemlenebilir ve formüle edilebilir: ötekine, tahammül edilemeyecek şeyi belirli bir sınıra kadar dayatarak; ötekinde, özne olarak varoluşu ile maruz kaldığı, bedeninde çekebildiği şey arasındaki bu bölünmenin, bu açıklığın belirdiği tam yeterli sınıra kadar. Sorgulanması gereken esas şey öylesine bu ayrım, bu bölünme, bu açıklıktır ki, sadist niyette aranan aslında ötekinin ıstırabından çok onun kaygısıdır.



Tam da burada, bu yılki sanırım ikinci dersimde kaygıya ilişkin ortaya koyduğum ilk formüllerde size O diye değil, sıfır diye okumayı öğrettiğim küçük S₀ işaretini eklemliyor, gösteriyor, kaydediyorum: ötekinin kaygısı, bu kaygı karşısındaki özne olarak temel varoluşu; sadist arzunun titreştirmeyi bildiği şey budur. Bu nedenle geçmiş seminerlerimden birinde onun yapısını, Kant’ın saf pratik aklın, tam anlamıyla ahlaki bir iradenin uygulanma koşulu olarak eklemlediği şeyle tam anlamıyla türdeş saymakta tereddüt etmedim; kısacası, saf bir ahlaki iyiyle ilişkinin belirebileceği yegâne noktayı orada konumlandırmakta tereddüt etmedim.
Bu hatırlatmanın kısalığı için özür dilerim. Bu yakınlaştırmaya katılmış olanlar onu hatırlayacaklardır. Katılamamış olanlar ise sanırım çok geçmeden, bu yakınlaştırmayı çevresinde düzenlediğim metin olan Yatak Odasında Felsefe’ye yazdığım önsözde bundan yeniden ele alabildiğim şeyi göreceklerdir.
Bugün önemli olan ve üzerine yeni bir çizgi eklemeyi amaçladığım tek şey şudur: sadist arzuyu asıl niteleyen, eyleminin, ritüelinin yerine getirilişinde ne aradığını bilmemesidir (çünkü tam anlamıyla ritüelin bütün yapılarını bulduğumuz insan eylemi türü söz konusudur. Bilmediği şey ne aradığıdır. Aradığı, tam anlamıyla kendisini gerçekleştirmek, kendisini görünür kılmaktır) kime? Çünkü her hâlükârda bu açığa çıkış kendisi için ancak donuk kalabilir; kendisini saf nesne, kara fetiş olarak görünür kılmak. Sadist arzunun tezahürü, son sınırında, onun faili olan kişi bir gerçekleşmeye doğru gittiği ölçüde işte buna indirgenir.
Aynı şekilde, Sade figürünün ne olduğunu aklınıza getirirseniz, çağların akışı, kuşaklar boyunca figürünün imgesel olarak işlenmesi içinde bir tür töz dönüşümüyle ondan çıkan, geriye kalan şeyin tam da bir biçim olmasının rastlantı olmadığını fark edersiniz; Man Ray, onun imgesel portresini yapması gerektiği gün daha iyisini bulamamıştır: taşlaşmış bir biçim.
Mazoşistin konumu bütünüyle başkadır; biliyorsunuz, onun için kendisini nesne olarak cisimleştirmek ilan edilmiş amaçtır: ister masanın altında köpek olsun, ister bir sözleşmede üzerinde işlem yapılan, devredilen, pazara çıkarılacak başka nesneler arasında satılan bir mal, bir kalem olsun. Kısacası, başka bir nesneyle, ortak nesne, değiş tokuş nesnesi dediğim şeyle özdeşleşmesi, tam da şu olanaksızı aradığı yoldur: herkes gibi bir (a) olduğu ölçüde kendisini ne ise o olarak kavramak.
Yine de olanaksız kalan bu tanınmanın onu neden bu kadar ilgilendirdiğini, kuşkusuz, analizindeki birçok özel koşul açığa çıkarabilir. Fakat bu özel koşulları anlayabilmeden önce, burada kurulması gereken ve en yapısal olan belirli bağıntılar vardır. Şimdi yapmayı deneyeceğimiz şey budur. İyice işitin: mazoşistin nesne özdeşleşmesine kayıtsız şartsız ulaştığını söylemedim. Sadistte olduğu gibi bu özdeşleşme ancak bir sahne üzerinde görünür. Ne var ki sadist, bu sahnede bile kendisini görmez; yalnızca artığı görür.
Mazoşistin görmediği bir şey de vardır; belki birazdan bunun ne olduğunu göreceğiz. Fakat bu, ilki şu olan birkaç formülü hemen ortaya koymama izin veriyor: bugün eklemlediğim anlamda kendisini kendi arzusunun nesnesi olarak tanımak daima mazoşistçedir. Bu formül, güçlüğü size duyumsatma yararını taşır; çünkü küçük “kukla tiyatromuzu” kullanmak ve mazoşizm varsa bunun üstben çok kötü olduğu için bulunduğunu söylemek pek elverişlidir. Örneğin elbette mazoşizmin içinde gerekli bütün ayrımları yaptığımızı biliyoruz: erojen mazoşizm, kadınsı mazoşizm, ahlaki mazoşizm. Fakat bu sınıflandırmanın yalnızca dile getirilmesi, “bu bardak var, Hıristiyan inancı var ve Wall Street’in düşüşü var” demem hâlinde yaratacağım etkiye biraz benziyor.
[Çeviri notu 2] “Erojen mazoşizm, kadınsı mazoşizm, ahlaki mazoşizm”, Freud’un 1924 tarihli “Mazoşizmin Ekonomik Sorunu” yazısındaki üçlü ayrımıdır. Lacan sınıflandırmayı hemen ardından alaya alıyor: üç terim ortak bir düzlemde durmaz; biri bedensel bir bölgeye, biri bir konuma, biri bir ahlaka gönderir. Bardak / Hıristiyan inancı / Wall Street şakasının anlattığı budur.
Bu, yine de bizi biraz aç bırakmalıdır. Mazoşizm terimi bir anlam kazanacaksa, onun için biraz daha birleştirici bir formül bulmak gerekir. Üstbenin mazoşizmin nedeni olduğunu söyleseydik, bu doyurucu sezgiden pek uzaklaşmış olmazdık; şu farkla ki, daha önce nesnenin arzunun nedeni olduğunu söylediğimize göre, üstbenin de en azından bugün ortaya koyduğum biçimiyle neden olarak bu nesnenin işlevine katıldığını görürdük.
Bunun ne ölçüde doğru olduğunu size duyumsatmak için, önünüze açmamız gerekecek biçimiyle bu nesnelerin kataloğuna, dizisine girmem; bu yeri, dilerseniz, alabileceği ve sayılabilir bütün içeriklerle örneklemem gerekecek. Onları en başa koymuyorsam, içerik olarak görüp aklınızı yitirmemeniz; bunların analiz konusunda her zaman yeniden karşılaştığınız aynı şeyler olduğuna inanmamanız içindir. Çünkü bu doğru değildir!
Anne memesinin ya da scybale’in işlevini bildiğinizi sanıyorsunuz; fallus konusunda zihninizde hangi karanlıkların kaldığını pekâlâ biliyorsunuz. Hemen sonra gelen nesne söz konusu olduğunda ise (merakınıza yem olsun diye yine de size söylüyorum: gözün kendisi) artık hiçbir şey bilmiyorsunuz. Bu nedenle, söz konusu nesneye ancak ihtiyatla yaklaşmak gerekir; hem de haklı olarak! Çünkü sonuçta kaygının onsuz var olmadığı nesne buysa, tehlikeli bir nesne olduğu açıktır. Öyleyse ihtiyatlı olalım; çünkü ısırır.
Bu, şimdilik, iki ders önce söylediğim ve dinleyicilerimden birinin [Safouan?] kulağına takılan şu sözün hangi anlamda söylendiğini görünür kılma fırsatı verecek: arzu ile yasa aynı şeydir, demiştim. Arzu ile yasa, nesneleri ortak olduğu ölçüde ve bu anlamda aynıdır. Dolayısıyla burada, birbirlerine göre duvarın iki yüzü ya da bir şeyin önü ile arkası oldukları düşüncesiyle kendimizi teselli etmek yetmez. Bu, güçlüğü fazlasıyla ucuza kapatmaktır.
Bunu size duyumsatan noktaya doğrudan varmak için şunu söyleyeceğim: psikanalizin başlamasını sağlayan merkezi mitin, Oidipus mitinin değeri başka hiçbir şeyden değil, bunu duyumsatmaktan gelir. Oidipus miti başka bir şey söylemez: başlangıçta arzu, Babanın arzusu ile yasa bir ve aynı şeydir; yasa ile arzunun ilişkisi öylesine sıkıdır ki yalnızca yasanın işlevi arzunun yolunu çizer; anneye yönelik, annenin arzusu olarak arzu, yasanın işleviyle özdeştir: yasa onu yasakladığı ölçüde onu arzulamayı buyurur, çünkü sonuçta anne kendi başına en arzulanabilir nesne değildir.
Her şey bu anne arzusu çevresinde örgütleniyorsa; tercih edilmesi gereken kadının (çünkü söz konusu olan budur) anneden başka biri olduğu buradan hareketle ortaya konuyorsa, bunun anlamı nedir? Arzunun tam yapısına bir buyruğun girmesi, kendisini dayatması; kısacası “emir üzerine” arzulamamız değil midir? Bütün Oidipus miti, yasayı yapanın Babanın arzusu olduğu dışında ne söyler?
Bu bakış açısından mazoşizm, arzu ile yasa bir araya geldiğinde görünmenin (ve açıkça görünmenin; mazoşist için tek değeri budur) değerini ve işlevini kazanır. Çünkü mazoşistin görünür kılmayı amaçladığı şey (ekliyorum: küçük sahnesi üzerinde; çünkü bu boyut asla unutulmamalıdır) Öteki’nin arzusunun yasa koyduğu bir şeydir. Bunun etkilerinden birini hemen görürüz: mazoşistin kendisi, dışarı atılmış şeyin işlevi diye adlandıracağım işlev içinde görünür. Sözünü ettiğimiz nesnemiz (a), başka bir yere koyamadığı için köpeklere, pisliğe, çöpe, ortak nesnenin hurdalığına atılmış, dışarı fırlatılmış şey görünümündedir.
Bu, sapkınlıkta örneklendiği biçimiyle (a)’nın görünebildiği yönlerden biridir. Ve bu, ancak çevresinde dolaşarak sınırlarını çizebildiğimiz şeyi, yani (a)’nın işlevini hiçbir biçimde tüketmez. Fakat mazoşizm yolunu tuttuğuma ve onu buraya getirdiğime göre, (a)’nın bu işlevini konumlandırmak için başka işaretlemelere girişmemiz gerekir. Bunlardan birini mazoşizm düzeyinde görüyorsunuz. Size şunu hatırlatıyorum: önce (en başta onun büyük bağıntı işlevi olarak ele alınması gereken şey) Babanın arzusunu Yasayla birleştiren bu özdeşliğin, Babanın arzusunun bu bileşik özdeşliğinin merkezi etkisi “kastrasyon kompleksi”dir; çünkü Yasa, Baba öldürüldükten sonra Babanın arzusunun geçirdiği o esrarengiz deri değiştirme, o dönüşüm aracılığıyla doğduğu anda ortaya çıkar. Hem analitik düşüncenin tarihinde hem de en kesin bağ olarak tasarlayabileceğimiz her şeyde sonuç, her durumda kastrasyon kompleksidir. Bu nedenle şemalarımda, tam da (a)’nın eksik olduğu yerde -φ gösteriminin belirdiğini daha önce gördünüz.
Öyleyse bugünkü birinci noktada size arzunun nedeni olarak nesneden söz ettim.
İkinci noktada, “kendisini arzusunun nesnesi olarak tanımak daima mazoşizmdir” dedim. Bununla ilgili olarak, üstbenin belirli bir görünümü altında bize sunum olarak profilini gösteren şeye işaret ettim; bu (a) nesnesinin yerinde -φ biçiminde olup biten şeyin bir bakıma “değeri düşürülmüş” bir özelliğini belirttim.
Şimdi üçüncü noktamıza, tam da (a) nesnesinin eksik olarak belirmesi olanağıyla ilgili noktaya geliyoruz. Bu olanak onun için yapısaldır; bunu kavranabilir kılmak üzere hazırlanmış bu şema, bu imge, size tanıdık gelsin diye bir süredir önünüze getiriliyor ve hatırlatılıyor.
Analitik özne düzeyindeki, beden olarak varlığını sürdüren şeyin “kaynağı”ndaki (a) nesnesi (bu beden kendi iradesini, deyim yerindeyse, kısmen bizden kaçırır) Freud’un sözünü ettiği o “kaya”dır; metinlerinde onunla her karşılaştığında çevresini sözcüğü sözcüğüne işaretleyişini görmenin son derece dokunaklı olduğu, libidonun bu son ve indirgenemez rezervidir. Ve bugün dersimi, bu inancı yenilemek için nereye gitmeniz gerektiğini söylemeden bitirmeyeceğim.
[Çeviri notu 3] Freud’un “kaya”sı: “Sonlu ve Bitimsiz Analiz”in sonunda, çözümlemenin daha derine inemediği yeri biyolojik anakaya (der gewachsene Fels) diye adlandırır; erkekte kastrasyon kaygısı, kadında penis isteği. Lacan bu kayayı yeniden adlandırıyor: indirgenemez olan şey biyoloji değil, libidonun son rezervi, yani nesne (a)’dır. Yedinci dersteki “analizin sınırı” tartışması buraya bağlanır.

Bu küçük (a), bulunduğu yerde, tanınabileceği düzeyde (“eğer mümkün olsaydı”; çünkü az önce kendisini arzusunun nesnesi olarak tanımanın daima mazoşizm olduğunu söylemiştim) “eğer mümkün olsaydı”: mazoşist bunu yalnızca sahne üzerinde yapar. Ve artık sahnede kalamadığında neyin gerçekleştiğini göreceksiniz. Fakat sahne çok uzağa, düşlerimizin alanına kadar uzansa da, her zaman sahnede değiliz. “Sahnede olmadığımız” ve onun berisinde kaldığımız, ne olup bittiğini Öteki’nde okumaya çalıştığımız ölçüde, orada [-φ] yalnızca eksiği buluruz.
Nesne ile, öznenin Öteki’nin yerinde kurulduğu noktadaki zorunlu eksiği arasındaki bu bağ, bu eşgüdüm (yani mümkün olduğu kadar uzakta, “bastırılanın geri dönüşü” içinde belirebilecek olanın bile ötesinde ve Urverdrängung’u, bütünüyle bilinemez diyemeyeceğimize göre hakkında konuştuğumuz, bilinmeyenin indirgenemezliğini kuran bağ) aktarım çözümlememizde ἄγαλμα [agalma]⁵⁸ terimiyle önünüze getirdiğim şeyin yapılandığı, yerleştiği noktadır.
Aktarımın her zaman (hem de haklı olarak!) az çok ihmal edilen bu boyutu, bu boş yer tam da boş yer olarak hedeflendiği ölçüde kurulur, oluşur. Bu yerin, aynasal imgenin kuruluşunun kendi sınırını gösterdiği belirli bir kenar, belirli bir açıklık, belirli bir yarık olarak bu imgede maddeleşen bir şeyle çevrelenebilmesi: işte kaygının seçkin yeri burasıdır.
Ayrıcalıklı durumlarda tanıma dünyasının, benim “sahne” dediğim şeyin sınırını ve yanılsamalılığını işaretleyen bu pencere gibi açılan şeydeki kenar görüngüsü. Bunun, bu şemada en az iki kez örneklenen şu kenara, şu çerçeveye, şu yarığa bağlı olması:
- burada aynanın kenarında,; ve aynı şekilde bu küçük ◊ işaretinde,
…kaygının yerinin burası olması: ortada aranması gereken şeyin sinyali olarak daima aklınızda tutmanız gereken budur.
58 1960-61 Semineri: Aktarım…, 1 Şubat 1961 oturumu.
Başvurmanızı istediğim Freud⁵⁹ metni, okunması giderek daha şaşırtıcı hâle gelen bir metindir⁶⁰: yeni başlayanların Freud’un metninde önce saptanması gerekenler olarak gördüğü zayıflıklar, yetersizlikler ile; takıldığı her şeyin, Freud’un bizim çizmeye çalıştığımız tam da bu alanın çevresinde ne ölçüde bulunduğunu açığa vurduğu derinlikten oluşan iki yüzü yüzünden.

Elbette önce Dora⁶¹ metnine aşina olmanız gerekir. Bu metin (Şölen üzerine söylemimi dinleyenlere) aktarım söz konusu olduğunda daima savuşturulan diğer boyutu hatırlatabilir: aktarım, bir durumu, bir eylemi, bir tutumu, eski bir travmayı yeniden üretmek ya da yinelemekten ibaret değildir. Sokrates’in analitik müdahalesiyle ilgili vurguladığım başka bir koordinat da daima vardır; yani, burada andığım vakalarda adıyla söylersek, Gerçekte mevcut bir aşk.
Aktarımın aynı zamanda bu sevginin sonucu olduğunu bilmezsek ondan hiçbir şey anlayamayız. Analistler analiz sırasında bu mevcut aşkı (çeşitli biçimlerde mevcut olan bir aşkı) hatırlamalıdırlar; en azından görünür biçimde orada olduğunda hatırlasınlar! Aktarımın merkezi sorusu, diyelim bu gerçek aşkın işlevi içinde kurulur: öznenin ἄγαλμα [agalma], yani kendisinde eksik olan şey hakkında kendine sorduğu soru. Çünkü o bu eksikle sever. Size öteden beri “aşk, sahip olmadığını vermektir” diye tekrarlayıp durmam boşuna değildir.
[Çeviri notu 4] Urverdrängung Freud’un terimidir: ilk bastırma, kökensel bastırma. Bastırılanın geri dönüşüne hiç açılmayan, hiçbir zaman bilince gelmemiş olan çekirdeği adlandırır; dolayısıyla “geri dönen” değil, baştan dışarıda kalan. Lacan onu burada nesne (a) ile eşleştiriyor. Aynı paragraftaki incognito ise “kimliği bilinmeyen” demektir; Lacan “bilinemez” demekten kaçınıyor, çünkü hakkında konuşuyoruz.
Hatta kastrasyon kompleksinin ilkesi budur: fallusa sahip olmak, onu kullanabilmek için tam da fallus olmamak gerekir. Kişinin fallus olduğunun ortaya çıktığı koşullara geri dönüldüğünde (çünkü kişi aynı zamanda fallustur; bir erkek için bunda kuşku yoktur, bir kadın içinse hangi görünüm aracılığıyla fallus olmaya getirildiğini yeniden söyleyeceğiz) işte o zaman durum her zaman çok tehlikelidir.
Sizden ayrılmadan önce, bütünüyle Freud’un hastasıyla, size hatırlatıyorum, analizde eşcinselliğe yönelişinin esasen ailesindeki bir doğuma, evinde küçük bir çocuğun belirmesine ilişkin esrarengiz bir düş kırıklığı çevresinde gerçekleştiği ortaya çıkan bu genç kızla ilişkilerine ayrılmış bu metni dikkatle yeniden okumanızı istemem yeterli olsun.
Mutlak hayranlık uyandıran bir benzetme bilimi dokunuşuyla Freud, genç kızın kuşkusuz itibarı şüpheli bir kadına yönelik bu gösterişli aşkında ne bulunduğunu görür; bize, bu kadın karşısında özünde eril bir tarzda davrandığını söyler.
Orada yazılı olanı yalnızca okumakla yetinirsek (Tanrım) “erillik” hakkında ne olduğunu bilmeden konuşmaya öylesine alışmışızdır ki, Freud’un burada vurgulamak istediği şeyin, “saray aşkı” denilen şeyin işlevini öne çıkararak her yoldan önünüzde mevcut kılmaya çalıştığım şey olduğunu fark etmeyiz.
Hanımı uğruna her şeye katlanan, en silik, en az tözlü lütuflarla yetinen, hatta yalnızca bunlara sahip olmayı yeğleyen şövalye gibi davranır; nihayet aşkının nesnesi, ödülü denebilecek şeyin karşıtına ne kadar çok gidebilirse, o da bu nesnenin değerini o kadar abartır, onu seçkin bir saygınlığa o kadar yükseltir.
Bütün kamusal söylenti, sevgilisinin davranışının gerçekten son derece şüpheli olduğunu açıkça ona dayatmadan edemediğinde, bu yüceltme boyutuna yalnızca onu kurtarmaya yönelik ek ve güçlendirici amaç katılır.
Bütün bunların altını Freud hayranlık verici biçimde çizer. Söz konusu genç kızın onun muayenehanesine nasıl getirildiğini biliyorsunuz: bütün kentin fikrini bile bile ve ona gerçekten meydan okuyarak sürdürülen bu ilişki bir gün… Freud, bu üslubun aileden X’e karşı kışkırtıcı ilişkisini hemen görmüştür ve bunun çok geçmeden, kesinlikle baba olduğu anlaşılır… bu ilişki bir karşılaşmayla sona erer.
Genç kız sevgilisiyle birlikteyken, bize söylendiğine göre işe giden söz konusu babayla yolları kesişir; baba ona öfkeli bir bakış fırlatır. Bundan sonra sahne çok hızlı gelişir: bu serüven kendisi için kuşkusuz oldukça karanlık bir eğlenceden ibaret olan, artık açıkça bundan bıkmaya başlayan ve ayrıca büyük güçlüklere maruz kalmayı da kuşkusuz istemeyen kişi… genç kıza bunun yeterince uzun sürdüğünü, bundan böyle burada bırakmaları gerektiğini; her gün yaptığı gibi ona sayısız çiçek göndermeyi, adımlarına sıkı sıkıya yapışmayı bırakmasını söyler.
Genç kız hemen kendisini bir yerin üzerinden atar… Küçük Hans vakasına tam anlamını verebilmek için Viyana haritalarını titizlikle incelediğim bir dönem olduğunu hatırlarsınız. Bugün, büyük olasılıkla boulevard Pereire tarafında hâlâ görebildiğiniz şeye benzer bir şeyin bulunduğu o yeri size söyleyecek kadar ileri gitmeyeceğim… yani dibinde artık çalışmayan küçük bir demiryolunun rayları bulunan küçük bir hendek. Genç kız kendisini işte oradan atar, niederkommt: kendisini düşürür.
[Çeviri notu 5] Niederkommen Almancada hem “düşmek, aşağı inmek” hem de “doğurmak, loğusa olmak” demektir; Niederkunft doğum demektir. Genç kızın kendini demiryolu hendeğine bırakması Freud’un metninde bu iki anlamı birden taşır; kızın bütün öyküsü, ailede bir çocuğun doğmasının yarattığı düş kırıklığından başlamıştı. Türkçe “kendini düşürmek” bu ikiliği kısmen taşıyor: hem düşmek hem çocuk düşürmek. Lacan bu düşüşe ilerleyen derslerde nesne (a)’nın düşüşü olarak dönecek.
59 Sigmund Freud: “Bir Kadın Eşcinselliği Vakasının Psikogenezi Üzerine”, Nevroz, Psikoz ve Sapkınlık içinde, PUF, 1999. 60 Bkz. 1956-57 Semineri: Nesne İlişkisi, 9, 16 ve 23 Ocak 1957 oturumları. 61 Sigmund Freud: “Bir Histeri Çözümlemesinden Parça” (1905), Dora, Beş Psikanaliz, a.g.e.
Bu niederkommen hakkında söylenecek birkaç şey var. Onu buraya getiriyorsam, bunun nedeni, anlamını tüketmek için doğum olayındaki niederkommen anlamıyla benzerliği söylemenin, hatırlatmanın yetmediği bir eylem olmasıdır. Bu niederkommen, öznenin (a) olarak ne olduğu ile birdenbire ilişkiye sokulduğu her durumda esastır. Melankolik öznenin kendisini pencereden atmaya böylesine yatkın olması ve bunu her zaman şaşırtıcı bir yıldırım hızıyla gerçekleştirmesi boşuna değildir.
Sahne ile dünya arasındaki bu sınırı bize hatırlatan pencere, öznenin bir bakıma kendisini içinde hissettiği bu temel dışlanmaya geri döndüğü eylemin ne anlama geldiğini gösterir; öyle bir anda ki, yalnızca biz analistlerin hakkında fikir sahibi olabileceğimiz bir öznenin mutlağında arzu ile yasanın bu birleşimi gerçekleşir.
Lesboslu şövalye kadın ile, deyim yerindeyse Karenina’vari nesnesinden oluşan çiftin babayla karşılaşması anında tam da bu olur. Çünkü passage à l’acte’ın nasıl meydana gelebildiğini anlamak için babanın öfkeli bir bakış attığını söylemek yetmez. Burada ilişkinin en temeline, yapıya bağlı bir şey vardır. Çünkü söz konusu olan nedir? Kısa, ama sanırım işitmenize yetecek kadar hazırlanmış terimlerle söyleyelim: babaya bağlılığı ile, doğru hatırlıyorsam küçük erkek kardeşinin doğumu nedeniyle yaşadığı düş kırıklığı hayatında dönüm noktası olan genç kız ne yapacaktır?

Bir şövalyenin, eril ayrıcalıklarının kurbanını sunduğu hanımı karşısında yaptığı şeyi kendi kadın kastrasyonundan yapmak; hanımını, bu kurbanın kendisine tersine çevrilmiş bir ilişkiyle bağlı olan şeyin dayanağı hâline getirmek: yani eksiğin yerine tam da Öteki’nin alanında eksik olanı, başka deyişle en üstün güvenceyi; yasanın gerçekten Babanın arzusu olduğunu, bundan emin olunduğunu, Babanın bir “şanı”, mutlak bir fallus [Φ] bulunduğunu koymak.
Kuşkusuz, hınç ve intikam bu genç kızın babasıyla ilişkisinde belirleyicidir. Hınç ve intikam şudur: “Babanın bu yasasını, bu en üstün fallusu işte buraya yerleştiriyorum. Benim Hanımım odur; senin boyun eğen kadının, senin nesnen olamıyorsam, kendi içimdeki yetersizliğin, geri çevrilmiş olanın idealize edilmiş ilişkisini taşıyan ve yaratan kişi benim.”
Genç kızın narsisizmini geliştirmeyi, bakımını, cilvesini, güzelliğini bırakarak Hanımın hizmetkâr şövalyesi olduğunu unutmayalım. Bütün bunlar bu basit karşılaşmanın içine girdiği ve öznenin tam onayını kazanmış bütün bu sahne, babanın bakışına sunulduğu ölçüde, kaygının koordinatları için size verdiğim ilk tabloya başvurarak “en üstün mahcubiyet” diyebileceğimiz şey meydana gelir. Buna duygu-hareketi eklenir (tabloya dönün, kesin koordinatlarını göreceksiniz) sevgilisinin ona yaptığı sahneyle yüzleşmenin birdenbire olanaksızlaşmasından doğan duygu-hareketi.
Tam anlamıyla passage à l’acte denen şeyin iki temel koşulu (burada, acting-out ayrımı üzerine söyleyebileceğim şeyi biraz öne almamı isteyen birine sesleniyorum; buna geri dönmemiz gerekecek) passage à l’acte’ın bu iki koşulu gerçekleşmiştir.
O anda öznenin başına gelen, indirgenmiş olduğu bu küçük (a) ile mutlak özdeşleşmesidir. Davranışındaki her şeyin üzerine kurulduğu Babanın arzusu ile babanın bakışında mevcut hâle gelen bu yasanın karşılaşması, onun kendisini kesin biçimde özdeşleşmiş ve aynı anda reddedilmiş, sahneden dışarı atılmış hissetmesine yol açar. Bunu ancak “bırakılmak”, “kendisini düşmeye bırakmak” gerçekleştirebilir.

Bugün bunun hangi yöne gittiğini size göstermeye zamanım yetmiyor: Freud’un yasta nesneyle özdeşleşmeye ilişkin ünlü saptaması, onu yas tutan kişinin intikamı diye ifade ettiği bir şeyin yöneldiği şey sayması yeterli değildir. Yas tutarız ve yasın değersizleştirici etkilerini hissederiz; çünkü yasını tuttuğumuz nesne (biz bilmeden) kastrasyonumuzun dayanağı hâline gelmiş, bizim bu dayanak yaptığımız nesnedir. Kastrasyon bize geri döner ve özünde bu kastrasyon konumuna geri dönmüş olduğumuz ölçüde kendimizi ne isek o olarak görürüz.
Zamanın beni sıkıştırdığını ve burada yalnızca bir işaret verebildiğimi pekâlâ seziyorsunuz. Fakat söz konusu olanın ne ölçüde bu olduğunu iki şey iyi gösterir: birincisi, hasta analizinde ne kadar göz alıcı ilerleme kaydederse kaydetsin, bunun üzerinden deyim yerindeyse “ördek tüyünden akan su gibi” geçip gittiğini Freud’un hissediş biçimidir.
İkincisi, küçük (a)’nın Öteki’nin aynasındaki bu yerini mümkün bütün koordinatlarla adıyla göstermesidir. Elbette benim topolojimin öğelerine sahip değildir, ama daha açık söylenemez; çünkü burada şöyle der: “Önünde durduğum, çarpıp kaldığım şey, hipnoz karşısında olup biten şeye benzer bir şeydir.”
Peki hipnozda, hipnozun içinde ne olur?
Özne, Öteki’nin aynasında, bu küçük noktalı vazo düzeyinde bulunan, aynalaştırılabilir her şeyi okuyabilir: doğruca oraya gider! Aynanın, sürahi tıpasının, hatta hipnotizörün bakışının hipnoz araçları olması boşuna değildir. Ve hipnozda görülmeyen tek şey, tam da sürahi tıpasının kendisi ve hipnozun nedeni olan hipnotizörün bakışıdır. Hipnozun nedeni, hipnozun sonuçları içinde kendisini teslim etmez.
Başka bir gönderme: obsesyonelin kuşkusu. Obsesyonellerin analizlerinin uzun zamanlar boyunca, hem de pek güzel sürmesini sağlayan bu kökten kuşku neye yönelir? Obsesyonel tedavisi, analist ile analiz edilen arasında her zaman gerçek bir “balayı”dır; çünkü merkezde Freud’un obsesyonelin nasıl bir söylem tuttuğunu çok iyi gösterdiği şu söz vardır: “Bu adam gerçekten çok iyi, bana dünyanın en güzel şeylerini anlatıyor; sorun şu ki bunlara tam anlamıyla inanmıyorum.” Obsesyonelin kuşkusunun yeri merkezîyse, bunun nedeni tam burada [-φ] bulunmasıdır. “Genç eşcinsel kadın” vakasında ise söz konusu olan, bizi aydınlatması gereken şeydir: fallusun kendisinin (a)’nın yerine belirli bir yükseltilişi.
Ve işte burada… bunu söylemekte çekiniyorum, çünkü bu ayrıca öylesine hayranlık verici biçimde aydınlatıcı bir metindir ki size diğer özelliklerini vermeme gerek yok. Fakat lütfen bunu, o zamandan beri bizi alıştırdıkları nakaratlardan biri sanmayın… Freud, söz konusu olanı henüz keşfetmekteyken metnini şununla bitirir: eşcinselliğin belirleniminde bünyesel öğeler ile tarihsel (hangileri olduğu önemli değil) öğelerin ayrımı; ve Objektwahl’ın, nesne seçiminin kendine özgü analitik alan olarak yalıtılması; onu kökensel mekanizmalar içeren bir şey olarak ayırt etmesi.
Gerçekten de her şey öznenin (a) ile ilişkisi çevresinde döner. Paradoks, geçen sefer size Freud’un kastrasyon kompleksi düzeyinde nasıl işlem yapılacağı sorusunu bize miras bıraktığı nokta olarak gösterdiğim şeye komşudur. Bu paradoks gözlemde yazılı olan ve analistler arasında en yaygın şaşkınlık konusu olmamasına şaştığım şu olguyla gösterilir: bu analiz, Freud’un onu bırakmasıyla sona erer. Dora’yla olanlarda (buna geri döneceğim) şimdi ne gerçekleştiğini daha iyi eklemleyebiliriz: her şey bir beceriksizlik olmaktan çok, çok uzaktır; Dora sonuna kadar analiz edilmemiş olsa da Freud’un sonuna kadar açık gördüğü söylenebilir.
Fakat burada, küçük (a)’nın, nesnenin işlevinin, simgesel ilişkisini yine de pek iyi anladığı bir passage à l’acte aracılığıyla Gerçeğe geçecek kadar baskın olduğu bu noktada, Freud pes eder: “Hiçbir yere varamayacağım,” der kendi kendine ve onu kadın bir meslektaşına yollar. “Onu bırakma” girişimini üstlenen kendisidir.
Sizi düşüncelerinize sunmak üzere bu terimle baş başa bırakacağım; çünkü bütün bunların aktarımın analitik kullanımında temel bir göndermeyi hedeflediğini pekâlâ seziyorsunuz.
Man RAY’in hayalî Sade portresi

Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.
Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.
