Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 9. Ders · 23 Ocak 1963
9. Ders: Eyleme Geçiş ve Acting-out
Bugün size küçük (a) diye gösterdiğim şeyden söz etmeyi sürdüreceğiz. Eksenimizi korumak, başka bir deyişle, açıklamamın kendisiyle size sapma fırsatı vermemek için, önce onun özneyle ilişkisini hatırlatacağım.
Yine de bugün söylememiz, vurgulamamız gereken şey, onun büyük Öteki dediğimizle, A ile gösterilen Öteki’yle ilişkisidir. Çünkü göreceğimiz üzere, (a)’nın yalıtılmışlığını bu Öteki’nden aldığını ve öznenin Öteki’yle ilişkisinde bir artık olarak kurulduğunu anlamak esastır.
Bu nedenle, bölme aygıtıyla eşbiçimli olan bu şemayı yeniden çizdim.; En sağ üstte özne: diyalektiğimizde başlangıç noktasını gösterenin işlevinden alan özne. Bu diyalektiğin kökenindeki varsayımsal S öznesi, Öteki’nin yerinde gösteren tarafından damgalanmış olarak kurulur; deneyimimizin erişebildiği tek özne budur.
- Bunun tersine, Öteki’nin bütün varoluşu eksik bir güvenceye asılıdır: üzeri çizili Öteki.
- Fakat bu işlemden bir artık kalır; bu, (a)’dır.

Geçen sefer başlattım, önünüze getirdim (örnek yoluyla; tek örnek değil, çünkü bu örneğin, kadın eşcinselliği vakasının gerisinde Dora vakası beliriyordu) evet, öznenin (a) ile ilişkisinin yapısal bir özelliği olarak önünüze getirdim:
(a) bakımından temel bir olanak, evrensel denebilecek bir ilişki söz konusudur; çünkü onu bütün düzeylerde daima yeniden bulacaksınız. Tam da artık işlevine bağlı olduğu için bunun (a)’nın en ayırt edici niteliği olduğunu söyleyeceğim. Freud’un kadın eşcinselliği vakasını kendisine getiren passage à l’acte dolayısıyla kullandığı söz dağarcığından ve metninden ödünç alarak buna “düşmeye bırakma”, niederkommen lassen adını verdim.
Kuşkusuz, bu vaka karşısında Freud’un bizzat verdiği yanıtı da tuhaf biçimde aynı “düşmeye bırakma”nın damgaladığını belirterek bitirdiğimi hatırlıyorsunuzdur. Bu, bütünüyle örnek oluşturan bir güçlük karşısındaki yanıttır. Freud’un eylemi, tutumu ve deneyimi hakkında bize tanıklık ettiği her şey içinde bu “düşmeye bırakma” benzersizdir; aynı zamanda metninde öylesine açık, öylesine göze batıcıdır ki kimi okurlar için neredeyse görünmez hâle gelir.
Geçen sefer size belirttiğim üzere, bu “düşmeye bırakma” passage à l’acte’ın temel bağıntısıdır. Yine de passage à l’acte’ta bu düşmeye bırakma hangi taraftan görülür? Tam da öznenin tarafından.
Passage à l’acte, dilerseniz fantazmda, çubuk tarafından olabildiğince silinmiş göründüğü ölçüde öznenin tarafındadır. Devinimin düzensizliği olarak duygu-hareketinin davranışsal eklenişiyle birlikte en büyük “mahcubiyet” anında özne, deyim yerindeyse, kendini fırlatır: bulunduğu yerden, yalnızca kökten tarihselleşmiş bir özne olarak özne statüsünü koruyabildiği sahnenin yerinden kendini atar ve esas olarak sahnenin dışına düşer. Passage à l’acte’ın kendi başına yapısı tam budur.
Kadın eşcinselliği gözlemindeki kadın, kendisini Viyana’daki yarı yeraltı tramvayının geçtiği kanaldan ayıran küçük korkuluğun üzerinden atlar. Dora ise (size çok önceden belirttiğim gibi) Bay K.’nın beceriksiz tuzak cümlesi, “Karım benim için hiçbir şey ifade etmiyor,” karşısında içine düştüğü mahcubiyetin doruğunda passage à l’acte’a geçer: tokat.
Burada tokat, en kusursuz ikirciklilikten başka hiçbir şeyi ifade edemez: Sevdiği Bay K. mıdır, Bayan K. mı? Bunu bize elbette tokat söylemeyecektir. Fakat böyle bir tokat, kaderde kuşaktan kuşağa yankılandığını görebileceğimiz, bir yaşamın yönünü değiştiren makas değeri taşıyan o işaretlerden, o kritik anlardan biridir.
“Sahneden kaçış” yönü, passage à l’acte’ı kendi özgül değeri içinde tanımamıza ve (göreceğiniz gibi) bütünüyle başka bir şey olan acting-out’tan ayırt etmemize olanak verir.
Size son derece açık bir başka örnek vereyim mi? Firar denen şeye bu etiketi yakıştırmaya kim karşı çıkar? Daima az çok çocuksu bir konuma yerleştirilmiş olan ve kendisini firara atan özne için firar, sahneden bu çıkıştan, öznenin her yerde reddedilmiş bir “çekirdeği” aramak, onunla karşılaşmak üzere saf dünyaya yaptığı bu başıboş yolculuktan başka nedir? Deyim yerindeyse “miço olur”; elbette geri gelir, döner; bu da kendini öne çıkarma fırsatı olabilir.
[Çeviri notu 1] Fransızcada se faire mousse “gemici çocuğu, miço olmak”, se faire mousser ise “kendini övmek, kendini öne çıkarmak” (sözcüğü sözcüğüne “köpürtmek”) demektir. Lacan iki deyimi arka arkaya koyarak kaçan çocuğun gidişi ile dönüşünü aynı sese bağlıyor: giderken miço olur, dönünce kendini köpürtür. Türkçede bu ses bağı kurulamıyor.
Bu gidiş tam olarak sahneden dünyaya geçiştir. Kaygı üzerine bu söylemin ilk evrelerinde iki düzlem arasındaki temel ayrımı önünüze koymuş olmam bu yüzden yararlıydı: bir yanda Gerçeğin bastırıp toplandığı yer olan dünya; öte yanda ise insanın özne olarak kurulmak, sözü taşıyan kişi olarak yerini almak zorunda olduğu Öteki sahnesi. Ne var ki özne, ne denli hakikat iddiasıyla ortaya konursa konsun, sözü ancak kurmaca yapısındaki bir yapı içinde taşıyabilir.
Bu artığın kendi niteliğiyle en karakteristik biçimde nasıl kendini geçerli kıldığını size anlatmak için bugün ilkin (yani kaygının işlevinde daha ileri gitmeden önce) acting-out’tan söz edeceğim.
Kaygı üzerine bir söylemde, ilk bakışta daha çok kaygıdan kaçınma düzenine ait görünen bir şey üzerinde bu kadar durmam size şaşırtıcı değilse bile yeni bir dolambaç gibi gelebilir: Bir dolambaç daha, fazla bir dolambaç değil midir? Yine de dikkat edin; burada yalnızca söylemimde daha başlangıçta temel bir sorgulama olarak noktalanmış olan şeyi yeniden buluyorsunuz. Soru, özne ile Öteki arasında kaygının öylesine mutlak bir iletişim kipi olup olmadığıdır ki, gerçekten de kaygının özne ile Öteki’nin tam anlamıyla ortak şeyi olup olmadığı sorulabilir.
Buraya, daha sonra yeniden bulmak üzere küçük bir işaret, beyaz bir taş bırakıyorum. Bu, hem bize en çok güçlük çıkaran hem de korumamız gereken özelliklerden biridir: Kaygı üzerine hiçbir söylem, bazı hayvanlarda kaygı olgusunu hesaba katmamız gerektiğini görmezden gelemez. Sonuçta burada ilkin bir sorudan başka ne vardır? Hayvanda bir duygudan (belki de yalnızca bu duygudan) nasıl bu kadar emin olabiliriz?
Çünkü hayvanda karşılaştığımızda kuşku duyamayacağımız tek duygu budur. Böylece kaygının daha önce belirttiğim, aldatmayan bir şey olma özelliğini dışsal bir biçimde yeniden buluruz.
Bugün katetmeyi umduğum yolun grafiğini böylece ortaya koyduktan sonra, Öteki’yle, büyük A’yla ilişkisi üzerinden yaklaştığımız (a) hakkında bazı hatırlatmalarda bulunacağım. Şimdiye kadar söylediklerimde zaten işaret edilmiş olan şu noktadan hareket ediyorum: Kaygı (burada şemada stenografik olarak yansıtıldığını gördüğünüz ve bu nedenle biraz yaklaşık göründüyse özür dilediğim üzere) Freud’un son düşüncesinin bize gösterdiğine uygun biçimde, Ben’de bir sinyaldir.
Kaygı Ben’de bir sinyalse, şemada ideal benin [i’(a)] bulunduğu yerde bir yerde olmalıdır. Daha önce sizi, bir yerdeyse tam burada [X] bulunması gerektiğini kavramaya yeterince hazırladığımı düşünüyorum. Kaygı, benin imgesel alanında bir kenar görüngüsüdür. “Kenar” terimi, Freud’un bizzat benin bir yüzey, hatta (diye ekler) bir yüzey izdüşümü olduğu yönündeki savına dayanarak meşrulaşır. Bunu zamanında hatırlatmıştım.

Öyleyse kaygının, deyim yerindeyse, bir renk olduğunu söyleyelim; bu “renk” terimini eğretilemeli kullanışımı daha sonra, sırası geldiğinde gerekçelendireceğim. Bu renk, aynasal yüzeyin [i’(a)] tam kenarında ortaya çıkar; aynasal yüzeyin kendisi de, aynasal olduğu ölçüde, buradaki gerçek yüzeyin [i(a)] tersine çevrilmiş biçimidir.
Unutmayalım: i(a) dediğimiz şey gerçek bir imgedir; ideal ben, ideal-ben, benin bir özdeşleşmeler dizisi aracılığıyla kurulduğu işlevdir. Neyle özdeşleşmeler? Bazı nesnelerle. Freud’un Das Ich und das Es’te⁶² esas olarak özdeşleşme ile aşkın ikircikliliğini önümüze koyduğu nesnelerle. Freud’un bu ikircikliliğin yarattığı sorunu özellikle vurguladığını ve bunun kendisini şaşkın bıraktığını biliyorsunuz.
62 S. Freud, “Ben ve İd”, Psikanaliz Üzerine Denemeler içinde, Payot, 1968, s. 177.
Dolayısıyla bu ikircikliliğe bizim de ancak söylem içindeki kendi öznelliğimizin statüsünü sınayan formüller yardımıyla yaklaşabilmemize şaşırmayacağız. Burada söylemden, ister bilgin söylemi ister öğreten söylem olsun, söylemi kastediyorum. Bu ikirciklilik, uygun yerde çoktandır önünüzde vurguladığım⁶³ varlık ile sahip olma ilişkisiyle gösterilir.
63 Bkz. 1956-57 Semineri: Nesne İlişkisi.

Özdeşleşmenin nesnesi olan bu (a) (Freud’un yapıtındaki belirgin uğraklardan yalnızca birini işaretlemek gerekirse, örneğin yasın temelinde özdeşleşme bulunur) aşkın nesnesi olan (a) da ancak şu ölçüde olur: Ortaçağdan ve gelenekten gelen terimi kullanırsak, “seven” kişiden eğretilemeli biçimde koparılan şey (a)’dır; onu sevilebilir biri, erômenos olarak ortaya koymak üzere erôn, yani eksiğin öznesi yapan da budur. Dolayısıyla onu tam anlamıyla aşk içinde kuran, ona deyim yerindeyse aşkın aracını veren şey budur: yeniden aynı noktaya geliyoruz; insan sahip olmadığı şeyle sever, sahip olmadığı şeyle âşıktır.
Bu (a), söylemimizde yalnızca geçen gün kesinleştirdiğimiz cebirsel özdeşlik işlevinden dolayı (a) diye adlandırılmaz; biraz mizahla söylersek, “artık sahip olmadığımız şey” olduğu için de böyle adlandırılır. Bu nedenle gerileyici yoldan, özdeşleşme biçiminde, artık sahip olunmayan bu (a) olmak şeklinde yeniden bulunabilir. Freud’un, özdeşleşme ile aşk arasındaki ilişkileri belirlediği noktaya “gerileme” terimini yerleştirmesine yol açan şey tam budur.
Fakat (a)’nın ne ise o, yani araç olarak kaldığı bu gerilemede, deyim yerindeyse sahip olup olmamak, olduğumuz şey aracılığıyla gerçekleşir. Burada kurulmuş gerçek imge [i(a)] aracılığıyla gerçekleşir: i(a) olarak ortaya çıktığı zaman, bu imgenin boynunda küçük (a) nesnelerinin çokluğunu yakalarız ya da yakalayamayız.
Şemamda bunlar, arkadaki içbükey ayna sayesinde oluşumun içine alınıp alınmayan gerçek çiçeklerle temsil edilir. İçbükey ayna, korteksin yapısında karşılığını bulması gereken bir şeyin, insanın beden imgesiyle ve bu bedenden kurulabilen çeşitli nesnelerle belli bir ilişkisinin temelinin simgesidir. Köken bedenin parçaları, i(a)’nın kurulma fırsatı bulduğu anda ya yakalanır ve kavranır ya da yakalanmaz.
Bu nedenle, ayna evresinden önce ileride i(a) olacak şeyin, henüz onlara sahip olup olmamanın söz konusu olmadığı küçük (a)’ların düzensizliği içinde bulunduğunu kavramalıyız. “Otoerotizm” terimine verilmesi gereken gerçek, en derin anlam da buna karşılık gelir: Deyim yerindeyse insan kendisinden bütünüyle yoksundur. Uygunsuz biçimde söylendiği gibi eksik olan dış dünya değildir; kişinin kendisidir. Bazılarınızın şizofrenlerde tanıyıp karşılaştığı parçalanmış beden fantazmının olanağı burada bulunur.

Sözünü ettiğim kişilerin şizofrenlerde biçimlendiğini gördükleri parçalanmış beden fantazmının belirlenimi hakkında karar vermemize bu tek başına izin vermez. Bu nedenle şizofrenin belirleniminin koordinatlarına ilişkin yakın tarihli bir araştırmanın değerine işaret ettim. Bu araştırma söz konusu belirlenimi hiç de tüketme iddiasında değildi; yalnızca şu özelliği, tam olarak ve daha fazlasını değil, kaydediyordu: Şizofrenin annesinin, çocuğu rahmindeyken onun ne olduğuna ilişkin söyleminde çocuk, çeşitli biçimlerde işe yarayan ya da engel oluşturan bir bedenden başka bir şey değildi. Yani söz konusu olan, (a)’nın saf Gerçek olarak öznelleştirilmesiydi.
i(a)’nın ortaya çıkışından önceki bu uğrağı, bu durumu; bütün küçük (a)’lar ile, bunların kendisine göre sahip olunan ya da olunmayan artık hâline geleceği gerçek imge arasındaki ayrımdan önceki durumu bir kez daha gözlemleyelim.
Evet, şu noktayı belirtelim: Freud bize kaygının bu kenar görüngüsü, benin sınırında, burada [X] görünmemesi gereken başka bir şeye karşı verilen sinyal olduğunu söylüyorsa (çünkü artık olan (a), büyük A’nın, Öteki’nin tiksindiği şeydir) nasıl olmuştur da düşünmenin hareketi, deneyimin kılavuzları ve rayları analistleri, önce Rank’ı, ardından bu noktada onu izleyen Freud’u, kaygının kökenini bu aynasal-öncesi, otoerotik-öncesi düzeyde, doğum düzeyinde bulmaya götürmüştür; öyle bir düzey ki, orada kim bir benin kuruluşundan söz etmeyi düşünebilir? Analitik koroda hiç kimse bunu düşünmemiştir.
Burada, ben kurulduktan sonra kaygıyı bir sinyal, ben içindeki bir kenar görüngüsü olarak tanımlamak mümkün olsa bile, bu tanımın kesinlikle tüketici olmadığını kanıtlayan bir şey vardır.
Bunu, kaygıya eşlik ettiği en iyi bilinen olgulardan birinde açıkça yeniden buluruz. Analitik olarak kuşkusuz ikircikli biçimde kavranan (görüş ayrılıklarında bunu görebilirsiniz ve geri dönmemiz gerekecek) bu olgular, benin kendi yapısına en aykırı olanlardır: depersonalizasyon olguları. Bu da depersonalizasyonu sahih biçimde nereye yerleştireceğimiz sorusunu ortaya çıkarır; bundan kaçınamayız. Bu olgunun Fransız Okulu’ndan daha önce göndermede bulunduğum bir ya da birkaç yazarın⁶⁴ işaretlemelerinde nasıl bir yer edindiği bilinir.
Bu işaretlemeler ile burada geliştirdiğim şey arasındaki ilişkilerin kolayca tanınacağını düşünüyorum; yani bu işaretlemelerin, daha önce sunmuş olabileceğim taslaklara yabancı olmadığını varsayıyorum.
Burada neredeyse duyulur hâle gelen mesafe kavramı, özneye kendisinden bu uzaklığı veren şeyin ayna ile ve Öteki boyutuyla ilişkisini daima vurgulamış olmamın zorunluluğunda belirir. Fakat bundan, herhangi bir “yaklaştırma”nın bu mesafenin zorunluluğundan doğan güçlüklerden herhangi birine çözüm sağlayabileceği sonucu da çıkarılamaz.
Başka bir deyişle psikozda nesnelerin, deyim yerindeyse, istilacı olmaları onları ben için tehlikeli kılan şey değildir; bu nesnelerin tam da yapısı onları “benleştirme”ye elverişsiz kılar. Bunu size, kimi nesnelerin yapısına aynada temsil edilemeyen bir biçim olanağını soktukları ölçüde kullandığım topolojik göndermeler (dilerseniz eğretilemeler, fakat bence bundan daha ileri giderler) aracılığıyla kavratmaya çalıştım.
Fenomenolojik olarak depersonalizasyonun (cümlemizi kendiliğinden açık görünen bir şeyle bitirelim) aynasal imgenin tanınmamasıyla başladığını söyleyelim.
Bunun klinikte ne kadar açık olduğunu, özne aynada kendisini bulamadığında ya da buna benzer herhangi bir durumda depersonalize edici bir yalpalamaya ne sıklıkla kapılmaya başladığını herkes bilir. Fakat olguyu bildiren bu formülün yetersiz olduğunu daha kesin biçimde eklemleyelim.
Aynada görülen şey kaygı verici olduğu için Öteki’nin tanımasına sunulamaz. Ayna deneyiminin, Öteki’nin uzamında ideal benin kuruluşunun örnek uğrağı olarak işaretlediğim o anda çocuk, aynasal imgeyle öyle bir ilişkiye girer ki başını, size alışıldık diye betimlediğim hareketle, arkasında duran ötekine (tanığa, yetişkine) çeviremez. Normalde çocuk, sevincinin belirtilerini gülümsemesiyle bu yetişkine iletir; böylece onu aynasal imgeyle ilişkiye sokan bir şeyi paylaşır. Buradaysa çocuk, başka bir ilişkinin tutsağıdır; bu hareketi yapamayacak kadar ona kapılmıştır.
Burada saf ikili ilişki, klinisyenlerin psikozda kaydettiği bu mülksüzleştirilme duygusu, özneyi büyük Öteki’yle ilişkisinden yoksun bırakır. Aynada temsil edilme tuhaftır; İngilizlerin dediği gibi odd’dur, çiftsizdir, simetrinin dışındadır. Maupassant’ın Horla’sıdır: uzamın dışındaki şeydir; çünkü uzam, üst üste getirilebilirliğin boyutudur.
[Çeviri notu 2] Le Horla, Maupassant’ın 1887 tarihli öyküsüdür; anlatıcı evinde kendisinden başka görünmez bir varlığın bulunduğunu duyumsar, sonunda aynada kendi yansımasını göremez olur. Başlık Fransızcada hors là (“oradaki dışarısı”) diye duyulur; Lacan bunu hors-l’espace, yani “uzamın dışı” diye okuyor. Yedinci dersin sonunda anılan Maupassant sahnesi de aynı öyküdendir.
Geldiğimiz bu noktada, doğum kaygısına bağlı bu ayrılmanın, bu kesinin ne anlama geldiği üzerinde duracak mıyım? Burada birtakım belirsizlikler sürüp gider ve her türlü karışıklığı doğurur. Doğrusunu söylemek gerekirse zamanım yok; ancak işaret edebilirim. Geri döneceğim. Yine de şunu bilin: Kaygı olgusunun yapılandırılması konusunda burada ciddi çekinceler koymak gerekir. Freud’un metnine başvurmanız yeterli olacaktır.
Göreceğiniz üzere Freud, doğum kaygısı düzeyinde başta vazomotor ve solunumsal hareketlerden oluşan bütün bir kümelenmenin kurulmasını elverişli bulur. Bunun “gerçek bir kümelenme” olduğunu ve daha sonra sinyal işlevine taşınacağını söyler. Freud’a göre bu, histerik nöbetin kuruluş biçimine benzer; histerik nöbet de belirli duygulanımsal anları ifade etmek üzere miras alınmış hareketlerin yeniden üretilmesidir.
Oysa bu bütünüyle düşünülemezdir. Çünkü başlangıçta bu karmaşıklığı benle, sonradan benin sinyali olarak hizmet etmesini sağlayacak bir ilişki içine yerleştirmek olanaksızdır; bunu ancak i(a) ile (a) arasındaki ilişkide aramamız gereken yapısal şey aracılığıyla yapabiliriz.
Fakat bu ilişkiyi kavramaya başlamamızı sağlayan başlangıçtaki ayırt edici ayrılma, anneden ayrılma değildir. Söz konusu kesi, çocuğun anneden kesilmesi değildir. Çocuğun başlangıçta annenin içinde oturma biçimi, memelilerde yumurtanın anne bedeniyle ilişkisinin bütün sorununu ortaya koyar. Bildiğiniz gibi yumurta, bir yönüyle anne bedenine göre yabancı bir beden, bir parazit; koryonunun villöz kökleriyle kendisini kabul etmek üzere özelleşmiş rahim organına gömülmüş ve rahim mukozasıyla belirli bir iç içelik içindeki bir bedendir.
Bizi ilgilendiren kesi, klinik olarak tanınabilir birtakım olgularda izini taşıyan ve bu nedenle savuşturamayacağımız kesidir. Bu kesi, kavrayışımız bakımından şükürler olsun ki doğan çocuğun dünyaya düştüğü anda gerçekleşen kesiden çok daha doyurucudur. Çocuk neyle birlikte düşer? Zarlarıyla birlikte.
Bu aynasal-öncesi bütünün, yani (a)’nın tam bir kavrayışına ulaşmak için zarları bedenin öğeleri olarak kabul etmeniz gerektiğini anlamanız üzere sizi yüz yıldan daha eski olmayan herhangi bir embriyoloji kitabına göndermem yeter. Zarlar yumurtadan farklılaşır. Onların farklılaşma biçiminin geçen yıl cross-cap çevresindeki çalışmalarımızı örneklediğini son derece ilginç biçimde göreceksiniz. Embriyolojinin zarlarla ilgili bölümlerini gösteren şemalarda bu iç-dış yapısının bütün çeşitlerinin nasıl belirdiğini kolayca bulacağınıza güveniyorum: Fetüsün içinde yüzdüğü dış sölom; amniyonuyla çevrelenmiş fetüsün kendisi; ektodermik bir yaprakla çevrelenen ve dışa doğru entoblastla süreklilik içindeki yüzünü sunan amniyotik boşluk.
Kısacası, embriyonun zarlarından kesilmesiyle ayrılan şey ile cross-cap üzerinde ısrarla ele aldığım belirli, esrarengiz bir (a)’nın ayrılması arasındaki benzerlik açıkça duyulur hâldedir. Buna ileride yeniden dönmemiz gerekecekse, bugün bunun için yeterince işaret verdiğimi düşünüyorum.
Öyleyse bugün yapmamız gereken, acting-out’un (a) ile A arasındaki bu temel ilişki hakkında ne gösterdiğine dair size duyurduğum şeyi ele almaktır. Passage à l’acte’ın tersine, acting-out olan her şey onu yalıtmamıza imkân verecek belirli özelliklerle kendisini sunar.
Acting-out’un bu (a) ile derin ve zorunlu ilişkisine sizi, bir bakıma elinizden tutarak, düşmenize izin vermeden [sic] götürmek istiyorum. Klinik işaretlemelerinizde, “düşmeye bırakmamak için elden tutma”nın, öznenin karşılaştığınızda kesinlikle onun için bir (a) diye gösterebileceğiniz bir şeyle kurduğu belirli türde ilişkilerde ne kadar temel olduğunu gözlemleyin.
Bunlar çok yaygın türde birliktelikler oluşturur; fakat bu yaygınlık onları ele almayı kolaylaştırmaz. Çünkü söz konusu (a), özne için son derece rahatsız edici bir üstben de olabilir.
“Fallik kadın” dediğimiz anne tipi (bu adlandırma tümüyle yersiz değildir ama onunla ne kastettiğimizi ne kadar sık hiç bilmeyiz) hakkında bu etiketi uygulamadan önce ihtiyatlı olmanızı öneririm. Fakat biri size, bir nesne kendisi için ne kadar kıymetliyse açıklanamaz biçimde onu düşerken tutmamaya o denli korkunç bir biçimde ayartıldığını; bu tür bir felaketten mucizevi bir şey bekler gibi olduğunu; en sevdiği çocuğun da bir gün açıklanamaz biçimde düşürdüğü çocuk olduğunu söylerse (ve bilirsiniz ki Yunan tragedyasında, Giraudoux’nun⁶⁵ keskinliğinden kaçmamış olan bu nokta Elektra’nın Klytaimnestra’ya karşı en derin sitemidir: annesi bir gün onu kollarından kaydırıp düşürmüştür) işte o zaman, evet, olay özelinde “fallik anne” denmesi gereken şeyin özdeşleştirmesini yapabilirsiniz. Kuşkusuz başka kipler de vardır; fakat bunun bana en az aldatıcı görünen kip olduğunu söyleyelim. Şimdi acting-out’a girelim.
65 Jean Giraudoux, Elektra, Théâtre complet içinde, Paris, Gallimard, Pléiade, 1982.
Kadın eşcinselliği vakasında intihar girişimi bir passage à l’acte ise, kuşkulu şöhrete sahip, en yüce nesne işlevine yükseltilen hanımla yaşanan bütün macera bir acting-out’tur. Dora’nın tokadı bir passage à l’acte ise, Freud’un büyük bir keskinlikle hemen açığa çıkardığı, Dora’nın K. ailesi içindeki bütün paradoksal davranışı acting-out’tur.
Acting-out, öznenin davranışında esas olarak kendisini gösteren bir şeydir. Her acting-out’taki gösterici vurguya ve Öteki’ne yönelişe dikkat çekilmelidir. Kadın eşcinselliği vakasında Freud bunun üzerinde ısrar eder: Davranış herkesin gözü önündedir. Bu teşhir ne ölçüde ve ne kadar çok skandal hâle gelirse genç eşcinsel kadının davranışı da o denli vurgulanır.
Fakat gösterilen şey (adım adım ilerliyoruz) esas olarak olduğundan başka bir şey olarak gösterilir. Bu “şey”in ne olduğunu kimse bilmez; fakat başka bir şey olduğundan da hiç kimse kuşku duymaz. Genç eşcinsel kadın vakasında bunun ne olduğunu Freud yine de söyler: “Babasından bir çocuk istemişti,” der. Bununla yetiniyorsanız, fazla talepkâr değilsiniz demektir; çünkü bu çocuğun annelik ihtiyacıyla hiçbir ilgisi yoktur.
Az önce çocuk ile anne arasındaki ilişkinin sorunsalına en azından işaret etmekte ısrar etmemin nedeni tam da budur. Analitik düşüncenin bütün kayışının tersine, bilinçdışı arzunun açıklanmasının işlenmiş ana akımına göre bu ilişki, deyim yerindeyse yanal bir bağıntı içine yerleştirilmelidir.
Annenin çocukla bu normal ilişkisinde (en azından onun ekonomik etkisinden kavrayabildiğimiz kadarıyla) dolu, yuvarlak, kapalı bir şey vardır. Gebelik evresinde öylesine tamamdır ki, onun etkisinin i(a) ile (a) arasındaki kesi ilişkisine nasıl uygulandığını görmek, onu bu ilişkiye dâhil etmek için son derece özel önlemler almamız gerekir.
Sonuçta, analizlerimizin hangi anında kadın analizanlarımızın hamile kaldığını ve bunun onlara ne işe yaradığını bilmek için aktarım deneyimimiz yeterlidir: Bunun daima en derin narsisizme dönüşün siperi olduğunu pekâlâ biliriz. Fakat bunu bırakalım. Genç eşcinsel kadın bu çocuğa kesinlikle başka bir şey olarak sahip olmak istemişti.
Şükürler olsun ki bu “şey” Freud’un gözünden kaçmaz. O, bu çocuğu fallus olarak istemiştir; yani Freud’daki öğretinin en gelişmiş biçimde belirttiği üzere, o sırada kesi ve eksik diyalektiğimize bütünüyle giren bir şeyin ikamesi, Ersatz’ı olarak: düşmüş (a)’nın, eksik olan (a)’nın ikamesi olarak.
Arzusunun gerçekleşmesinde başarısız olması, ona bu arzuyu hem başka türlü hem de aynı biçimde gerçekleştirme olanağı verir: erôn olarak kendisini seven konumuna yerleştirir. Başka bir deyişle, sahip olmadığı şeyin, fallusun konumuna geçer; ona sahip olduğunu iyice göstermek üzere onu verir. Bu gerçekten de bütünüyle gösterici bir biçimdir. Freud’un söylediği gibi, büyük H ile Hanım’a karşı şövalyece hizmet eden biri gibi, bir erkek gibi, sahip olduğu şeyi (fallusunu) ona kurban edebilecek biri gibi davranır.
Şimdi bu iki terimi, gösterme (tanıtlama) ile arzuyu birleştirelim. Bu arzu, özünün ve mevcudiyetinin kendisini başka bir şey olarak göstermek olduğunu gördüğünüz bir arzudur; fakat başka bir şey olarak kendini gösterirken yine de kendisini gösterir, kendisini imler. Dolayısıyla acting-out’ta arzunun, hakikat olarak kendisini öne sürmek için, kuşkusuz ancak tekil bir biçimde hedefine ulaşabildiği bir yola girdiğini söyleyeceğiz.
Buradaki çalışmalarımızdan hareketle, belirli bir bakımdan hakikatin bu arzunun doğasında olmadığını zaten biliyoruz. “Arzu, eklemlenmiş olsa da eklemlenebilir değildir” şeklindeki temel formülü hatırlarsak, burada karşı karşıya olduğumuz olgu bizi daha az şaşırtır.
Size bir halka daha verdim: Burada gösterdiğim nesne, geçen sefer onun nedeni olarak adlandırdığım nesneyse, arzu nesnel olarak eklemlenmiştir. Acting-out esas olarak bir sergilemedir, bir göstermedir. Kuşkusuz örtülüdür; fakat yalnızca konuşan ve bunu hakikat kılabilecek özne olarak bizim için örtülüdür. Kendi içinde örtülü değildir; tersine olabildiğince görünürdür ve tam da bu yüzden, belli bir düzlemde görünmezdir. Gösterdiği şey nedenidir: artık, düşen şey, bu işte yere düşen şey; gösterilenin esası budur.
Buradaki, deyim yerindeyse “kurmaca yapısı içinde Ötekileştirilmiş” özne [S] ile hiçbir zaman bütünüyle sahihliği güvence altına alınamayacak Öteki [A] arasında ortaya çıkan şey bu artık (a)’dır; “bir libre et”tir. Sanırım neyi alıntıladığımı biliyorsunuz.⁶⁶ Arzunun ve melankolinin deliklerini tıkamak için istenilen bütün borçlar alınabilir; ama hesapların tartısı hakkında bir şeyler bilen Yahudi sonunda “bir libre et”i ister.
[Çeviri notu 3] “Bir libre et”; Shakespeare’in Venedik Taciri’ndeki a pound of flesh: Shylock’un verdiği borcun karşılığı olarak sözleşmeye yazdırdığı teminattır; borç ödenmezse borçlunun bedeninden bir libre (eski Fransız ağırlık birimi, yaklaşık yarım kilo) et kesilecektir. Lacan’ın kullanımı doğrudan bu sahneye gönderir: arzunun delikleri borçla kapatılabilir, ama hesabı gören taraf sonunda bedenden bir parça ister; nesne (a) budur.
Acting-out olan şeyde daima yeniden bulacağınız özellik budur. Tedavinin Yönetimi⁶⁷ hakkındaki raporumda, Ernst Kris’in intihal vakası gözlemi üzerine yazdığım bir noktayı hatırlayın.
Kris, belki ileride adlandırmamız gerekecek belirli bir yol üzerinde bulunduğu için hastasını hakikat araçlarıyla hizaya getirmek ister. Ona, en çürütülemez biçimde intihalci olmadığını gösterir: Kitabını okumuştur; kitap gerçekten özgündür, tersine onu kopyalayanlar başkalarıdır. Özne buna itiraz edemez, yalnızca hiç umurunda değildir.
Peki çıktıktan sonra ne yapar? Bildiğiniz üzere (burada zaman zaman yazdıklarımı okuyan birkaç kişinin, hatta çoğunluğun bulunduğunu düşünüyorum) gider taze beyin tıkınır! Burada vakanın mekanizmasını yeniden hatırlatmıyorum. Size bir acting-out’u ve onun ne anlama geldiğini, küçük (a) ya da “bir libre et” diye gösterdiğim şeyi tanımayı öğretiyorum.
67 J. Lacan, “Tedavinin Yönetimi ve Gücünün İlkeleri”, Écrits, s. 598 ya da cilt 2, s. 75.
Hasta taze beyinlerle Ernst Kris’e yalnızca şu işareti verir: “Söylediğiniz her şey doğru, fakat meseleye hiç dokunmuyor; geriye taze beyinler kalıyor. Bunu size iyice göstermek için buradan çıkar çıkmaz gidip onları tıkınacağım ve gelecek seansta size anlatacağım.”
Israr ediyorum: Bu konularda ne kadar yavaş gidilse azdır. Bana, “Bunun özgün yanı nedir?” diyeceksiniz. Daha doğrusu soruları da yanıtları da ben kuruyorum. Umarım söylemezsiniz; fakat yeterince vurgulamamışsam yine de şöyle diyebilirsiniz: “Bu acting-out’un ve bu bilinmeyen arzuyu göstermenin özgün yanı nedir? Semptom da aynıdır. Acting-out bir semptomdur; semptom da kendisini başka bir şey olarak gösterir. Bunun kanıtı yorumlanmak zorunda olmasıdır.”
Pekâlâ, o zaman noktaları koyalım. Semptomun doğrudan yorumlanamayacağını; bunun aktarımı, yani Öteki’nin devreye sokulmasını gerektirdiğini biliyorsunuz. Belki bunu henüz tam kavramıyorsunuzdur. Öyleyse, “Evet, acting-out hakkında tam da bunu söylüyorsunuz,” diyeceksiniz. Hayır!
Burada söz konusu olan, yorumlanmak zorunda olmanın semptomun doğasına esas olarak ait olmadığını söylemektir. Düşünebileceğinizin tersine, semptom acting-out gibi yorumu çağırmaz.
Bunu yine de açıkça söylemek gerekir: Acting-out yorumu çağırır; benim sorduğum soru ise bu yorumun mümkün olup olmadığıdır. Size mümkün olduğunu göstereceğim. Fakat bu mesele hem uygulamada hem de analitik kuramda askıdadır. Öteki durumda, yani semptomda yorumun mümkün olduğu açıktır; ama semptoma eklenen belirli koşullar altında: Aktarım kurulmuş olmalıdır.
Semptom doğası gereği, acting-out gibi yoruma seslenen bir şey değildir. Çünkü (fazlasıyla unutuluyor) analiz semptomda şunu keşfeder: Semptom, özünde Öteki’ne bir çağrı değildir; Öteki’ne gösterilen şey değildir. Semptom doğası gereği jouissance’tır, bunu unutmayın; kuşkusuz tıka basa doldurulmuş, gerçekleşmemiş bir doyumdur, untergebliebene Befriedigung’dur.
Semptom, acting-out gibi size ihtiyaç duymaz; kendi kendine yeter. Size arzudan ayırt etmeyi öğrettiğim düzenin, yani jouissance düzeninin içindedir. Başka bir deyişle İyi’nin bariyerini (Etik üzerine seminerime⁶⁸ gönderme yapıyorum) yani haz ilkesinin bariyerini aşarak Şey’e doğru gider. Bu nedenle söz konusu jouissance bir Unlust olarak ifade edilebilir.
Bütün bunları yalnızca ben icat etmiyorum; bunları eklemleyen de ben değilim. Freud’da tam bu terimlerle söylenir: Almanca terimi henüz duymamış olanlar için Unlust, hazsızlık demektir.
Şimdi acting-out’a dönelim. Semptomdan farklı olarak acting-out, aktarımın başlangıcıdır; vahşi aktarımdır. Aktarımın olması için analize ihtiyaç bulunmadığını tahmin edersiniz: Analizsiz aktarım acting-out’tur; analizsiz acting-out aktarımdır.
66 William Shakespeare, Venedik Taciri, Flammarion, çift dilli tiyatro dizisi, 1999. 67 Écrits, s. 598 ya da cilt 2, s. 75. 68 Bkz. 1959-60 Semineri: Psikanalizin Etiği, 20 Ocak ve 30 Mart oturumları.
Bundan şu sonuç çıkar: Aktarımın örgütlenmesi (bizim örgütlememizi, aktarımın Handlung’unu, ele alınışını kastediyorum) hakkında sorulması gereken sorulardan biri şöyle kurulabilir: Vahşi aktarım nasıl evcilleştirilebilir? Vahşi fil çitin içine nasıl sokulur? At, manejde döneceği çembere nasıl alınır?
[Atın çembere alınması için ayrıca bkz. L’étourdit (1972): söylemlerin dönüşü.] Aktarım sorununu bu uçtan sormak çok yararlı olurdu; çünkü acting-out karşısında nasıl davranılacağını sormanın tek yolu budur.
Yakın zamanda acting-out’la ilgilenecek kişilere Psychoanalytic Quarterly’de yayımlanan Phyllis Greenacre’ın “General Problems of Acting Out” makalesini⁶⁹ haber vereyim. Makale 1950 tarihli 19. cildin dördüncü sayısındadır; dolayısıyla bulunamayacak gibi değildir.
Birçok bakımdan ilginç bir makaledir; her durumda benim için bir anıyı çağrıştırır. Yaklaşık on yıl önce, henüz uzak sayılabilecek bir zamanda, bazı araştırmacıların ziyaretini kabul etmiştik. Onlardan biri olan Phyllis Greenacre bana güzel bir acting-out gözlemleme fırsatı verdi: Bana ait Japon işi küçük bir midye avcısı netsuke’sini gözlerimin önünde çılgınca mastürbe etti; sözünü ettiğim nesne hâlâ bunun izlerini taşır [gülüşmeler]. Bunun çok hoş bir konuşmaya vesile olduğunu söylemeliyim [gülüşmeler].
Bu konuşma, Bayan Lampl de Groot ile yaptığım ve tavana yaklaşacak kadar sıçramaları da içeren çeşitli passage à l’acte’larla noktalanmış konuşmadan çok daha iyiydi.
“General Problems of Acting Out” başlıklı bu makalede çok yerinde gözlemler bulunur. Yine de (okuyacak olanlar görecektir) önünüzde çizmeye çalıştığım özgün çizgilerle aydınlatıldıklarında daha çok şey kazanırlar.
Öyleyse soru, acting-out karşısında nasıl davranılacağıdır. Greenacre üç yol olduğunu söyler: yorumlamak, yasaklamak ve Ben’i güçlendirmek. Yorumlama konusunda büyük yanılsamalar taşımaz; Phyllis Greenacre gerçekten son derece iyi bir kadındır. Az önce söylediklerimden sonra, acting-out’u yorumlamanın az etkili olmaya mahkûm olduğu söylenebilir; en azından acting-out tam da bunun için yapıldığından.
Şeylere yakından baktığınızda, çoğu kez öznenin acting-out’ta yaptığı şeyi sizin yorumunuza sunmak üzere yaptığını çok iyi bildiğini görürsünüz. Fakat işte sorun şudur: Önemli olan, yorumladığınız şeyin anlamı (bu anlam ne olursa olsun) değil, geriye kalan artıktır. Dolayısıyla en azından bu yol, başka bir şey eklenmedikçe çıkmazdır. Varsayımları tek tek noktalayarak üzerinde durmak çok ilginçtir.
Yasaklamak doğal olarak insanı gülümsetir. Yazarın kendisi bile şöyle der: “Birçok şey yapılabilir; fakat özneye ‘Acting-out yok!’ demek gerçekten de oldukça güçtür.” Zaten hiç kimse bunu düşünmez.
Yine de bu noktada analizde daima bulunan önsel yasaklamaları gözlemleyebiliriz. Seans içinde acting-out’u önlemek için açıkça birçok şey yapılır; ardından hastalara analiz süresince yaşamları açısından temel kararlar almamaları söylenir. Bütün bunlar neden yapılır? “Elimizin uzandığı yer” ile özne ya da analist için tehlike denebilecek şey arasında belli bir ilişki bulunduğu bir olgudur. Aslında analizde sanıldığından çok daha fazlası yasaklanır.
Az önce söylediğimi, tehlikeli olanı yasakladığımızı örneklemek gerekirse, bunun temel nedeni hem hekim hem de (kimin söylediğini artık hatırlamıyorum) iyi insanlar olmamızdır. Kendini bize emanet eden hastanın “canının yanmasını” istemeyiz. En şaşırtıcı olanı da bunu başarmamızdır. Acting-out’u fark ediyor olmamız, yine de birçoğunu engellediğimizin işaretidir.
Bayan Greenacre’ın hakiki bir aktarımın daha sağlam biçimde kurulmasına izin verilmesinden söz ederken kastettiği şey bu mudur?
Burada analizin görülmeyen belirli bir yönüne dikkat çekmek istiyorum: Onun kaza sigortası ve sağlık sigortası yönüne. Çünkü yine de son derece ilginçtir: Bir analist “deneyim” denen şeyi (yani çoğu zaman kendi tutumunda bilmediği her şeyi) edinmeye başladığı andan itibaren analizler sırasında kısa süreli hastalıklar ne kadar seyrekleşir! Biraz uzayan bir analiz boyunca soğuk algınlıkları, gripler ve bütün bunlar nasıl silinip gider; hatta uzun süreli hastalıklar bakımından bile.
Toplumda daha çok analiz olsaydı, sosyal sigortaların ve hayat sigortalarının tarifelerini değiştirmek için toplumdaki analiz oranını hesaba katmaları gerektiğini düşünüyorum.
Tersine, bir kaza olduğunda (yalnız acting-out’tan söz etmiyorum) hasta ve çevresi bunu çok düzenli biçimde analizin hesabına yazar; bir bakıma doğası gereği analize yükler. Haklıdırlar: Bu bir acting-out’tur, dolayısıyla Öteki’ne yönelir. Kişi analizdeyse analiste yönelir.
Analist bu yeri aldıysa, kendisi düşünsün; kabul ettiği yere ait sorumluluğu yine de taşır. Bu sorular, analistin arzusundan söz ederken ve onun sorusunu ortaya koyarken ne demek istediğimi belki aydınlatır.
Aktarımı nasıl evcilleştirdiğimiz sorusuna (gördüğünüz gibi bunun basit olmadığını söylüyorum) bir an bile takılmadan, her zaman karşı çıktığım şeye, burada söz konusu olanın Ben’i güçlendirmek olduğu düşüncesine de bir an için olsun kapılmayacağım.
69 Phyllis Greenacre, “Acting-out’un Genel Sorunları”, L’angoisse Seminerine Eşlik Eden Kitap içinde, A.F.I., 1998.
Çünkü bu yola on yıldan çok daha önce, hatta artık ondan daha az söz edilmeye başlanacak kadar çok on yıl önce girmiş olanların kendi itiraflarına göre, “Ben’i güçlendirmek” literatürde açıkça kabul edilenden başka bir anlama gelemez: Özneyi Öteki’ndeki ideal benin yansıması olan imgeyle değil, analistin beniyle özdeşleşmeye götürmek.
Bunun sonucu, Balint’in⁷⁰ bize betimlediği şeydir: Bu biçimde nitelenen bir analizin sonunda ortaya çıkan, gerçekten manik nitelikteki son kriz. Bu kriz neyi temsil eder? Tam olarak, bütünüyle dokunulmadan kalmış olan (a)’nın ayaklanmasını.
70 Michael Balint, İlk Aşk ve Psikanalitik Teknik, “Analizin Sonu”, Payot, 2001.
Şimdi Freud’a ve kadın eşcinselliği vakası gözlemine dönelim. Bu vaka hakkında şimdiden bütünüyle hayranlık verici birçok saptamamız var. Freud bir yandan, “Burada aktarım denen bir şeyin meydana geldiğine işaret eden hiçbir şey bulunmadığı son derece açıktır,” der. Öte yandan aynı zamanda, daha o dönemde ve (size söylüyorum) kendi konumundaki bir tür kör noktanın belirdiği bu vakada şöyle der: “Yine de bir an için bile aktarım olmadığı varsayımında durmak söz konusu olamaz. Böyle yapmak, aktarım ilişkisinin ne olduğunu bütünüyle yanlış tanımaktır.” Bunu Freud’un kadın eşcinselliği vakası üzerine söyleminde açıkça formüle edilmiş olarak buluruz.
Yine de Freud, rüyalarında kendisine yalan söyleyen bir hastayla karşılaştığı gün (Freud vakayı tam da böyle niteler) bir an durup afallar. Kadın eşcinselliği üzerine bu söylemin agalma’sı, kıymetli şeyi budur. Freud da soruları ve yanıtları kendisi kurar: “Öyleyse ne olacak, bana bilinçdışı yalan söyleyebilir mi diyeceksiniz?” Çünkü bildiğiniz üzere bu hastanın rüyaları, kendisine yazgılı olduğu cinsiyete doğru her gün daha büyük ilerlemeler kaydetmektedir.
Freud buna bir an bile inanmaz; haklıdır da. Çünkü rüyalarını kendisine aktaran aynı hasta bir yandan da ona şöyle der: “Evet, elbette, bu benim evlenmemi sağlayacak; aynı zamanda kadınlarla daha da rahat ilgilenmeme de izin verecek.” Böylece kendisine yalan söylediğini bizzat söyler. Freud da bundan kuşku duymaz. Aktarım ilişkisine dair hiçbir görünüm bulunmaması tam da budur.
Freud nerede durur? “Öyleyse en derin olan, gerçek hakikat saymaya alıştığımız bu bilinçdışı bizi aldatabilir mi?” Bütün tartışması bu Zutrauen, yani duyulacak güven çevresinde döner: “Bu güveni koruyabilir miyiz?” diye sorar.
Evet! Bunu çok ayırt edici bir cümlede öne sürer. Cümle öylesine eksiltili ve yoğunlaştırılmıştır ki, sözünü ettiğim o dil sürçmesine yakın tökezleme niteliğini taşır. Cümleyi yeniden okuyacaksınız; bugün yanımda getirmedim, gelecek sefer getireceğim, çok güzeldir. Daima şu nokta çevresinde bir takılma söz konusudur: “Bu bilinçdışı her zaman güvenimizi hak eder. Rüyanın söylemi,” der, “bilinçdışından başka bir şeydir; bilinçdışından gelen bir arzu tarafından yapılır.” Fakat bunu kendisi formüle edecek kadar ileri gitmese de aynı anda şunu kabul eder: Kadın gerçekten bir şey arzulamaktadır; bu arzu bilinçdışından gelir ve kendisini bu yalanlar aracılığıyla ifade eder. Rüyalarının yalancı olduğunu Freud’a kendisi söylemektedir.
Freud’un önünde durduğu şey, her semptomatik yalanın sorunudur. Çocuktaki yalanın ne olduğuna bakın: Önemli olan, öznenin yalan söylerken ne demek istediğidir.
Tuhaf olan, Freud’un bütün çarkların bu kilitlenmesi karşısında “düşmeye bırakması”dır. Çarkları tam olarak neyin kilitlediğiyle, yani atıkla, bu küçük artıkla, her şeyi durduran ve burada söz konusu olan şeyle ilgilenmez. Ne karşısında sıkıştığını görmeden (bilinçdışının sadakatine yönelmiş bu tehdit karşısında kuşkusuz gösterdiği üzere duygulanır) passage à l’acte’a geçer.
Freud, tutkusu olan hakikatin kökeninde “kurmaca yapısı”nı görmeyi reddeder. Fantazmdan söz ederken yakın tarihli bir konuşmada önünüzde vurguladığım Epimenides paradoksu, “Yalan söylüyorum” ve bunun bütünüyle kabul edilebilirliği üzerine yeterince düşünmemiştir. Çünkü yalan söyleyen, kendisini arzu olarak öne sürdüğü anda özneyi filozofun “Yalan söylüyorum”daki çelişki karşısında durduğu mantıksal hükümsüzlüğe teslim eden arzudur.
Fakat sonuçta Freud’un burada kaçırdığı şeyi biliyoruz: Söyleminde eksik olan, kendisi için daima soru hâlinde kalmış olan şeydir: “Bir kadın ne ister?”
Freud’un düşüncesinin tökezleyişi, geçici olarak şöyle adlandırabileceğimiz bir şey karşısındadır (bana kadının kendi başına yalancı olduğunu söyletmeyin) dişillik ele avuca gelmez ve bu yönden Freud için bir şey düşer. Yi King’in terimlerini kullanırsak bu akışkan yumuşaklık, Freud’un neredeyse boğularak can vereceği şeydir.
Nişanlısı, son yeminlerini karşılıklı ettikleri gün, geleceği güvence altında denilen (yani hiçbir geleceği olmayan) belli belirsiz bir kuzenle, ya da benzeri genç bir züppeyle gece gezintisine çıkmıştır. Biyografiye⁷¹ yeniden bakmadığım için tam hatırlamıyorum; ona “belli belirsiz bir kuzen” diyorum, başka biri de olabilir. Freud onun küçük bir gezinti yaptığını kısa süre sonra keşfeder.
Kör nokta buradadır: Freud kadının kendisine her şeyi söylemesini ister. Eh, kadın bunu yaptı: talking cure, chimney-sweeping. Bir süre bacayı iyice temizledik; orada hiç sıkılmadık. Önemli olan aynı bacanın içinde birlikte bulunmaktır.
[Çeviri notu 4] Yi King, Fransızcadaki eski yazımıyla Yijing (I Ching), yani “Değişimler Kitabı”dır: Çin’in en eski kehanet ve bilgelik metni. Kitabın kavram dağarcığında yin ilkesi boyun eğen, yumuşak, akan olanla; yang ise sert ve dayatıcı olanla eşleştirilir. Lacan “akışkan yumuşaklık” derken bu dağarcıktan ödünç alıyor ve onunla Freud’un “Bir kadın ne ister?” sorusu karşısındaki tıkanıklığını adlandırıyor.
Bacadan birlikte çıktığımızdaki soru (bildiğiniz gibi yazılarımdan birinin⁷² sonunda hatırlattım ve Talmud’dan alınmıştır) şudur: “İkisinden hangisi gidip yüzünü yıkayacaktır?”
Evet… Size yalnızca o yazıyı değil, Freudcu Şey⁷³ üzerine yazdığımı da yeniden okumanızı öneririm. Freudcu Şey’in orada gösterildiğini, hatta şunu söylemeye cesaret edeyim, belirli bir vurguyla gösterildiğini görebilirsiniz. Sürüp giden bu avın devamını gösteren Diana diye işaret ettiğim şey budur.
Freudcu Şey, Freud’un “düşmeye bıraktığı” şeydir; fakat ölümünden sonra bile, hepimiz biçimi altında, bütün avı peşinden sürükleyen yine odur. Bu takibi gelecek sefer sürdüreceğiz.
71 Ernest Jones, Sigmund Freud’un Yaşamı ve Yapıtı, Paris, PUF, 3 cilt, 2006. 72 J. Lacan, “Ernest Jones’un Anısına: Sembolizm Kuramı Üzerine”, Écrits, s. 697 ya da cilt 2, s. 175. 73 J. Lacan, “Freudcu Şey”, Écrits, s. 401.
Netsuke (midye avcısı).


Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.
Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.
