Lacan Seminerleri · Kaygı Semineri · 11. Ders (ek oturum) · 20 Şubat 1963
11. Ders (ek oturum): Ek Oturum: Granoff ve Perrier
PERRIER; GRANOFF
Wladimir GRANOFF
Bu konulardan size nasıl söz edeceğimizi biraz düşündük. Üstelik pratik bir güçlükle karşı karşıyaydık: Malzemeyi nasıl kesecek, birkaç makaleye ya da birkaç kısa bölüme nasıl ayıracaktık?
Sonunda herhangi bir plan belirlemedik. Başka bir deyişle, bu makaleleri görece eşitsiz ölçülerde biliyoruz; çünkü bibliyografik malzeme bakımından da aynı ölçüde kıtlık çektik. Bu nedenle gerçekten yapabileceğimiz tek şeyin, onlar hakkında burada… sizin önünüzde kendi aramızda konuşmak ve sizi az çok tanık tutmak olduğuna karar verdik.
Nasıl ilerleyeceğimiz, yani onları nereden göreceğimiz ve nereden ele alacağımız konusunda şunu hesaba kattık: Bunu yapmamızı isteyen Lacan’dı ve belirli bir anlayışla istemişti; bu makalelerde, şu anda bize öğretmekte olduğu şey bakımından (İngilizcede söylendiği gibi) neyin relevant ya da irrelevant⁸⁰ olduğunu görmemizi istemişti. Sonunda bize en mantıklı yol bu göründü.
Başka bir deyişle, bize sözünü ettiği şey, kendisinin kavradığı biçimiyle analiz olduğuna göre, bibliyografyada bulunabilecek hemen her makalenin (yeter ki iyi seçilmiş olsun) ele aldığı sorular bakımından uygun olduğu açıktır. Bunlardan bazıları kuşkusuz onun duyarlılığını uyarmış daha çok unsur içerir; bu unsurların şu ya da bu yazarın, örneğin Margaret Little’ın duyarlılığını da uyarmış olduğu görülür. Şu makalenin iyi, bu makalenin daha az iyi olduğunu söylediğimizde, onun apaçık niteliklerini, edebî niteliklerini ve diyelim hazırlayıcı değerini bir yana bırakıyoruz elbette.
Mesele aynı zamanda, belirli bir makalede duyarlılığımızı daha çok uyaran unsurların ve özellikle biçimleriyle daha çok uyaran unsurların bulunmasıdır. Burada, bu ölçüte göre kusursuz makalelerle karşı karşıyayız: Bu seminerde hâkim olan güncel formülasyonlara yerleşmeleri bakımından kusursuzlar.
Şu anda sürmekte olanı, yani kabaca analiz hakkında geliştirilebilmiş, hâlen geliştirilebilen ya da hâlâ benimsenen çeşitli anlayışları göz önüne alırsak, bu anlayışların analistlerin anlayışları olması nedeniyle, gerçekte “karşıaktarım”ı ele alan (doğru, sınırlı) literatürde özel bir canlılıkla ortaya konacakları açıktır.
Burada elbette bir güçlük var. Çünkü karşıaktarımdan söz etmeye gelince, şeylerin (denildiği gibi) henüz olgunlaşmadığı söylenebilir; çeşitli nedenlerle insan bunu yapmaya pek eğilim duymaz.
Bununla birlikte, konuları karşıaktarım başlığı altında sunmaktan kaçınmak için ne türlü akrobasi yapılırsa yapılsın, sonunda yazarların kendilerinin ele aldığı biçimiyle, yani en azından bu başlık altında ele almanın hemen hemen kaçınılmaz olduğunu fark ettim.
Dolayısıyla karşıaktarım konusunda (yani son kertede analize ilişkin görüşler konusunda) analitik hareketin tarihi boyunca, 180 derece açılmış bir pergelin taradığı alan olarak temsil edilebilecek bir şeyle karşı karşıya olduğumuz düşünülebilir.
Başlangıçtaki bu konumları Freudcu konumlar diye adlandırmayacağım; çünkü Freudcu konumu görece az araştırdım. Fakat en azından kronolojik bakımdan başlangıç konumlarının Barbara Low’un makalesinde özellikle iyi temsil edildiğini kabul edersek, bu yelpazenin öbür ucunda Thomas Szasz’ın girişimi gibi bir şey bulunduğunu söyleyebiliriz. Bu girişimin özelliği, çağdaş girişimler arasında (en ilginci değilse bile) sanırım en ilginçlerden biri olmasıdır: Titizliği, sunumunun nitelikleri, yazarın kullandığı ölçütü araştırması ve bu ölçüt karşısındaki sertliği bakımından kuşkusuz böyledir. Bu yüzden girişim, sınırda canavarca olan bir tür çiçekte doruğa ulaşır; fakat insan, bu çiçeğin canavarca olmaktan büsbütün başka bir şey olmasına aslında pek az kaldığını hisseder. Bu yelpazeyi taramak için ayrılan süre elbette son derece sınırlıdır.
O hâlde kronolojik sırayla Barbara Low’un makalesini ele alalım. Yanılmıyorsam Lucerne Kongresi’nde ya da Zürih Kongresi’nde, yedinci kongrede sunduğu ve 1935’te International Journal’da yeniden yayımlanan makaledir bu. Geçerken, Zeitschrift’teki Almanca metin ile İngilizce metin arasında birkaç küçük ayrım bulunduğunu belirtelim. Fakat bu kez alışılmış tarafgirliğimizi bir yana bırakmamız gerektiğini düşünüyorum: Yazarın dili İngilizcedir ve bu defa Almanca metne ayrıcalık tanımamız için hiçbir neden yoktur.
⁸⁰ İlgili ya da ilgisiz.
Low’un konumunun, kabaca, analiz uygulamasını bir sanatın icrasına benzetmeyi amaçladığını görüyoruz. Kabaca ve çok kesin olarak ifade ettiği konum budur: “Çünkü,” der, “analist, konumuna doyumları (daha doğrusu onun psikolojik telafiler dediği şeyi) katmaksızın sürdürülmesi özellikle güç bir konumdadır.”
Almancada Entschädigung: tam anlamıyla tazmin ya da zararı giderme düzeninden bir şey. Analistin devreye sokmamasının olanaksız olduğu bu giderimler (açıkça zarar fikrini içeri alırlar) üç temel yoksunluk tarafından ortaya çıkarılır:
- Birincisi, özellikle pregenital düzeylerde narsistik hazdan ketlenmeyle ilgilidir. Burada elbette Low’un, pregenitallik denen bütün sorunların daha sonraki döneme göre henüz daha az gelişmiş olduğu bir çağda yazdığını belirtmek gerekir.
- Sonra, onun için çok önemli, neredeyse merkezî bir nokta gelir: Entelektüel alanda dogmatik kesinliğin ketlenmesi.
- Üçüncüsü ve katlanılması güç olan bakımından en önemlisi, analistin üstbeni düzeyindeki sancılı değişikliklerdir.
Bu dram nerede geçer? Nerede oynanır? Analistin kuşağının çabasının yöneldiğini söyleyebileceğimiz yerde elbette. Lacan’ın bu makaleye duyabileceği yakınlığın da aynı anda bulunduğu yer şudur: Barbara Low için bütün bunlar aslında ikinci bir sahnede oynanır. En azından meseleyi sunduğu düzeyde, Barbara Low’un analitik duruma ilişkin nihai fantazmı düz bir fantazmdan pek uzak geçmez; bu oldukça muhtemeldir. İkinci sahne olarak başvurduğu da elbette Hamlet’in ikinci sahnesi, yani sahne içindeki sahnedir.
Ona göre analistin konumu ne olmalıdır? Analiste tavsiye edeceği sükûneti öne çıkarmak için Milton’ın Kayıp Cennet’inden kısa bir alıntı yapar; ardından Hamlet’in oynamaya gelen oyuncu topluluğuna verdiği öğütlere gelir.⁸¹
Hamlet’ten alıntı yapma biçimi oldukça tuhaftır. Ne yazık ki elimde Fransızca bir Hamlet baskısı yok; bu nedenle alışılmış çevirinin ne olduğunu bilmiyorum. Her neyse, Low şunu aktarır:
- “Fazla tame olmayın…”
Bunu nasıl çevirebileceğimizi doğrusu bilmiyorum: Fazla çekingen olmayın. Esasında tame, ehlileştirilmişliktir.
- [Salondan bir ses]: Ürkek.
Ürkek. “Fazla ürkek olmayın… Tutkuların seli, fırtınası, hatta (diyebilirim ki) kasırgası içinde bir ölçülülük edinmeli ve elde etmelisiniz.”
Ölçülülük (temperance) elbette bizi hem mizaca (temperament) hem de perhize, yoksunluğa gönderir; ama her şeyden önce sözcüğün İngilizcedeki ilk anlamına, belirli bir dengeye yollar. Ne var ki onun yaptığı alıntıda, “Be not too tame”den sonra bütün üç noktalar eksiktir.
Sonraki satırda bir tür tersine çevirme yapar; çünkü “Be not too tame”, izleyen paragrafta bulunan, ama onun ilk olarak aktardığı sözdür. Bunun ikincil olmakla birlikte oldukça ilginç bir yanı vardır. Çünkü burada, size en sonda söz edeceğim bir yazarda (çağdaş bir yazar olan Lucia Tower’da, o da bir kadın) bütünüyle geliştirilmiş hâlde yeniden bulacağımız bir şeyle daha şimdiden karşılaşırız.
İlk paragrafta, yani “Fazla ürkek olmayın” demeden önce, Hamlet tutkuların kasırgasından neden söz eder?
Oyuncunun abartmaması ve özellikle Termagant’ı aşmaması gerektiğini söylemek için. Kimdir bu kişi? Doğrusu kesin olarak bilmiyorum. Bildiğim tek şey, kiliselerin dışında başlayan ve Orta Çağ’da sonunda profesyonel gezici oyuncu topluluklarını doğuran bir tür komedide, yani Pasyon oyunlarında sahneye çıkarılan bir tanrısallık olduğudur. Bu kişiyi Chesterwoodson oyunlarında ve Country Plays’de buluruz.
Peki hangi rolü oynar? Chesterwoodson oyunlarında kendisinden “güneşin aydınlatmaya cesaret edemediği kişi” diye söz eder. Country Plays’de ise kendisini her insanın efendisi olarak sunar. Başka bir deyişle Hamlet burada oyuncularından, taklit içinde kendisini tümerklikle donanmış olarak sunan bir kişiyi aşmamalarını ister.
İster tümerklik söz konusu olsun, ister hiçbir tür boşluk içermeyen bir kişi, bu bizi bütünle ilgili bir meşguliyete, belirli bir bütünlük düzenine gönderir. Bu da size söz edeceğim yakın tarihli bir makalede, “yüzde yüz” başlığı altında doruğuna ulaşır; bu ifadeyi hem Margaret Little’da hem Lucia Tower’da göreceğiz.
Margaret Little’da elbette… yalnızca yüzde yüzden, bu durumda yüzde yüz sorumluluktan söz edilir. Barbara Low söyleyeceğini nasıl bitirir? Analitik uygulamayı sanatsal bir etkinliğe benzeterek. Neden? Çünkü yaratıcıdır. Bu arada bize, bilgiççe olmayan şeylere duyduğu zevkin bin bir işaretini verir.
⁸¹ Shakespeare, Hamlet, III. perde, 2. sahne.
Freud’un yapıtıyla ilişkisini anlatır; bunu okura sevincini ileten neşeli bir tutum olarak betimler. Kendisi için aynı damardan gelen yazarları da anar. Elbette bunlar rastgele kişiler değildir; başta Ferenczi gelir. Sanırım biz de meseleyi böyle hissedeceğimizi söylemekte onunla kolayca anlaşırız. Zaten kendisi de olağanüstü güzel bir İngilizceyle yazar. Klinik bir örnek verdiğinde, aktardığı hastanın (kendi deyişiyle) hiç de küçümsenmeyecek nitelikte bir yazar olması ayrıca dikkate değerdir.
Demek ki yaratıcı etkinlik. Bu yaratıcı etkinliği olanaklı kılan nedir? Analitik etkinlik içinde doyuma ulaşan şeylerden biri “bakmak” ise (bu da elbette özellikle “dogmatik kesinliğimizin ketlenmesi” düzeyinde her tür güçlüğü yaratmaya elverişlidir) bu “bakma”nın sıkıntılarını dönüştürmenin bir yolu vardır, der. “Bakmak” yerine konumumuz “-den yaşamak” olursa: İngilizcede living from, Almancada Leben zu schöpfen.
Dolayısıyla ilgilenmemizin çeşitli biçimlerinden biri olan bu living from, sanatsal bir etkinlik olarak etkinliğimizin yaratıcı değerinin asıl itici gücüdür. Burada Szasz’ın 1956 tarihli makalelerinden biriyle buluşur. Szasz, serbest mesleklerin ve özellikle analizin uygulanmasında duyulan doyumlara değinirken şu gözlemde bulunur: Kültürel bağlamımızda, sanatsal etkinlikler (özellikle entertainment, yani gösteri) dışında, söz konusu etkinliğin bizzat icrasında sözcüğün ilk anlamıyla doyum duyulmaz.
Bu, Low’u burada beklenmedik görünebilecek bir biçimde, bu doyumu, bu “-den yaşama”yı nasıl tasarladığına dair imgeli bir anlatıma götürür. Verdiği örnek, daha doğrusu illüstrasyon, bir yemek yemektir. Bu elbette çok çarpıcıdır; çünkü aynı şeyi yirmi yıl sonra yayımlanmış başka bir makalede yeniden bulacağız: Yemek yemek. Başka bir deyişle, der, birinin yanında kendi yemeğini yemek başka, biriyle ortaklaşa yemek başka bir şeydir. Onun için bu düzeydeki çıkış, birlikte yenilen yemekten doğan bir tür mistik kardeşliktir.
İyi yemeğin bu kardeşliği (brotherhood) yirmi yıl sonra başka bir makalede yeniden karşımıza çıkar. Şimdi ondan söz etmenin sırası mı bilmiyorum; ama klinik örnek aklıma gelmişken söyleyeyim: Lucia Tower’ın Amerikan Psikanaliz Derneği Dergisi’nin Nisan 1956 sayısında “Karşıaktarım” başlığıyla çıkan makalesidir. Vaktim olursa bu makale hakkında yeniden birkaç söz söyleyeceğim.
Her hâlükârda Tower’ın verdiği klinik örnek şudur: Son derece can sıkıcı bir kadın hasta, dayanabileceği her şeyin ötesinde ona hakaret etmektedir.
“Güzel bir ilkbahar sabahı, bu hastayla randevumdan yirmi dakika önce, randevu defterim masamın üzerinde açık dururken muayenehanemden çıktım.”
Bir restoranda tek başına nefis bir yemek yedi; yemeğin nefis olduğunu özellikle vurgular. Sonra acele etmeden geri döndü. Muayenehanesine vardığında, muhtemelen sekreter ona hastanın büyük bir öfkeyle çekip gittiğini söyledi. Bunun ardından yoğun biçimde yaşanmış yirmi saatlik öfke geldi. Hastanın ayrılmasını, tedaviyi bırakmasını ya da geri dönerse kendisine daha da ağır hakaret edip tedaviyi bitirmek zorunda bırakmasını bekliyordu. Hasta gerçekten bu yola girmeyi denedikten sonra ona şöyle deyince şaşırdı:
“Açıkçası sizi suçlayamam.”
Margaret Little’ın makalesinin bize çok sayıda örneğini vereceği olağanüstü dönemeçlerden biri tam burada yer alır.
Gerçi Bayan Tower’ın kendisi de ilerleyen bölümlerde bu dönemeçlerden üçünü verir: Analistin duruma göre bir passage à l’acte’ı ya da bir acting-out’u sonrasında gelen keşiflerdir bunlar. Burada açıkça bir acting-out söz konusudur: Hastasının kendisine sunduğu nesnenin gerçekten zehirleyici bütün erdemlerinin ardından yediği o nefis yemek.
Barbara Low’dan ayrılıp Margaret Little’ın birinci ya da ikinci makalesine ve Szasz’ın bir makalesine ([François Perrier’ye dönerek] senin okuduğun değil) geçtiğimizde, yelpazenin öbür ucunda, Szasz’da analistin kaçınılmaz doyumlarının, sonunda onun kabul etmekte büyük güçlük çektiği bir şeyden oluştuğunu görürüz.
Bunlardan birkaçını sayar; bunlar alışılmış şeylerdir. Giderek tükenen zamanımızı onları sıralayarak harcamaya değmez. Yine de kendisinin bu sıralamaya kişisel katkısını şöyle tasarlar: Yazarların belki fazla dikkat çekmediği bir doyum vardır, der; çünkü bu, onlar için son derece güç bir şeydir. Bilginin uygulanmasından, yani şeyleri doğru gördüğünü kendine kanıtlama olanağından türeyen her şeydir bu.
Low’la arasındaki mesafe muazzamdır. Bir yandan, bilginin uygulanmasının, ihtiyaç duyulan kişi olma doyumuna dayandığı açıktır. Low’la arasındaki mesafeyi şöyle temsil edebiliriz. Low şöyle der:
“Analiz edilen kişiye göre konumum, meraklı olmamdır. Bu meşrudur; çünkü ilgiliyim.”
Szasz’ın konumu şudur:
“Görmeye hakkım var; çünkü sahip olduğum şeye, bilgime dayanarak bana ihtiyacınız var.”
Szasz’ın vardığı nokta şudur: Onu harekete geçiren son kertede politik kaygı içinde mesele, analistin arzusu değildir (bu onu hiç etkilemez) analistin iktidarıdır. Böyle bir konumun, çalıştığı bağlama, yani Amerikan bağlamına borçlu olduğu her şeyle birlikte.
Szasz’a göre, belirli bir iktidarın kullanılmasına bağlı doyumları tanımaya gösterilen direnç…
Onun için bütün mesele, bu iktidarı meşru kılmak; dolayısıyla onu son derece ileri bir bilimsel titizlik içinde geliştirmek ve mevcut formasyonun sakıncaları saydığı şeylerde olduğu gibi gayrimeşru bırakmamaktır. Mevcut formasyonu düpedüz casusluğa benzetir; bu yüzden bugün bütün analitik yayınlarca reddedilmektedir.
…bunu kabul etmeye gösterilen direnç, analistin ebeveyn konumunu işgal etmesine dayanır. Ebeveynin doyumlar elde etmesi söz konusu değildir; çünkü o kendi içinde bir yapıt ortaya koymaktadır.
Bu konuda oldukça eğlenceli biçimde, yurttaşlarının dönemin başkanı Eisenhower’a ilgisinden söz eder: Çalışmaya ne kadar zaman ayırıyor? Oyuna ne kadar zaman ayırıyor? Elbette oynaması gerekir; ama fazla değil, yoksa bundan zevk aldığı söylenecektir. Çalışıyorsa fazla çalışmaması gerekir; yoksa sonunda geberir ve böylece onu ebeveyn ikamesi olarak kaybederiz.
Bir yanda bu perspektif varsa, öte yanda Low’un sunduğu çerçevede dolaşan her şey vardır. Pergelin taradığı alan nasıl dolar? Burada daha Freudcu bir göndermeyle belki şu kesinleştirilebilir:
- Bir uçta, Freud’da aktarım, aşka benzer bir tür denklem içindedir. Güç olanın tam da bu olduğu, karşıaktarımın güçlüğünün de bu olduğu söylenebilir. Bu düzende yer alan şeyler konusunda onun bir yandan yasa, öte yandan çağdaş insanın nesne seçimine (yani Uygarlığın Huzursuzluğu’na) ilişkin konumunu biliyoruz.
- Öbür uçta, güncel analizde, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde örneklenen belirli bir iyimserliği; bununla bağıntılı olarak kaygının statüsündeki düşüşü; Lacan’ın üzerinde çok durduğu genital zırhın yükselişini ve bununla bağlantılı bir özgeciliği buluruz.
Öteki sahne olarak bilinçdışı elbette artık bulunmaz. Çünkü bu arada, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki analitik topluluğun bütün güçlü çabalarıyla birlikte, temel bir etken olarak yirmi yıllık ego psikolojisi devreye girmiştir. Bunun bütün sonuçlarını daha sonra Margaret Little’da (Klein’a bağlılığı nedeniyle en az bilgiççe, en saf biçimde) göreceğiz. Hatta belirli bir klinik malzeme seçimine duyarlılığında bile; burada size söz edeceğimi umduğum kapsülü, o sırada düzlemsel fantazmın yerine geçen fantazmlar olarak yüzeye çıkmaya başlayan bütün o küresel fantazmları düşünüyorum.
Hızlı geçiyorum; gerçekten çok ama çok az zaman ayırdık. Analistin yüzleşmek zorunda olduğu sorunların sürekliliği mutlaktır. Değişen nedir? Alanın başlangıçtan beri sahip olduğu boyut değil, aydınlatmadır; çünkü değişen şey gerçekten ışık demetinin doğasıdır. Ego psikolojisinin burada devreye girdiğini söylerken kastettiğim buydu.
Karşıaktarım tartışması, ego psikolojisinin bütünüyle gelişip bütün meyvelerini verdiği anda ortaya çıkar: Yurttaşlık hakkını o anda kazanır. Burada sizi, karşıaktarıma verilen belirli bir itibardan karşı uca (güçlük kaynağı olarak katıksız karşıaktarıma) kadar 180 derecelik belirli bir alanı tarayan parçalı temaların uzun istatistiklerinden esirgeyebiliriz.
Lucia Tower bunların özellikle titiz bir derleyicisidir. Sonunda bu derlemede, yelpazenin 180 derecesi boyunca bu geçişte ve tam da burada serpilebilen ironide belirli bir yanlış anlama bulunduğunu görürüz. Çünkü karşıaktarım sorusunun paradoksu şudur: Saygın mıdır? Lucia Tower’ın nihai konumu gibi, kaçınılmaz olduğu için saygındır.
Ya da Spitz’inki gibi uç bir konum vardır. Neden uç? Yalnızca burada sergiliyor göründüğü güven yüzünden. Karşıaktarım çok üzücü ve çok can sıkıcı olsa da, fazla can sıkıcı değildir; çünkü sonunda işin içinden pekâlâ çıkarız, küçük bir kazadır, der. Biraz zorluyor, biraz ileri itiyorum; ama yine de söylediği aşağı yukarı bu düzendedir.
Dolayısıyla ister kabul edilsin, hatta yüceltilsin, ister inkâr edilsin, bütün tartışmanın yine de bir yanlış anlama olduğu görülür. Korkaklıktan ya da ikiyüzlülükten söz etmenin büyük bir kibir taşıdığına inanıyorum. Çünkü analistler bu noktada başka pek çok yazar türünden zorunlu olarak daha kibirli ya da daha korkak değildir. Bu bakımdan en azından görünüşte biraz daha az ikiyüzlü oldukları bile söylenebilir; çünkü başkaları söz konusu olduğunda, analist olmayanlardan biraz daha ileri gitmeyi kendilerine vaat ediyor gibidirler.
Oysa burada tarihsel düzlemde işleyen bir şey olduğuna inanıyorum. Karşıaktarıma verilecek yorum ve rol düzeyinde, karşıaktarımı ne pahasına olursa olsun boğulması gereken bir şey yapmaya kadar varan bir hareket olmuşsa ve bugünkü girişimler bunun tersine onu yeniden itibarlı kılmaya çalışıyorsa, bunun nedeni başlangıçta analistler ile analiz edilenlerin kabaca benzer koşullarda bulunmuş olmasıdır. En azından bir analiste sahip olmuş olmak bakımından (burada analitik üstben sorununun bütünü devreye girer) Freud’a bağlılık dışında bu kadar çok yükümlülükle bağlı hissetmiyorlardı.
Oysa yirmi ya da otuz yıl sonra ortaklardan birinin henüz analiz edilmemiş, ötekinin ise çoktan analiz edilmiş olduğu görülür. Bu düzeyde karşıaktarımın sorgulanması, ortaklardan birinin analiz edilmiş olduğu varsayılırken ötekinin edilmediği ölçüde, bütün girişimin sorgulanmasından başka bir şey değildir. Analistin eylemi sorgulanır. Çünkü “Elbette analizler başarılı olmuyor; ben yarısını kaçırıyorum, herkes de öyle, sonra hastaları birbirimize aktarıyoruz…” demek başka şeydir. Girişimin başarısızlığından söz etmek (bu temelde kastrasyon kompleksi düzeninden bir şeye bağlanabilecek bir diyalektiğe ilişkin olurdu) başka; analistin bizzat varlıkta eksik kalması ya da kusursuz analiz edilmiş kişi olmayı başaramaması başka şeydir. Çünkü burada, “nesnesiz olmadığını” öğrendiğimiz kaygıyla ilgili önemli bir ayrım vardır.
Neredeyse bütünüyle kapanmış bir hâle gelen bu kapanış içinde Little’ın 1951 ve 1956 tarihli iki makalesi özellikle dikkate değerdir. Bir yandan Little bütünlük temasının, yani boğazına enlemesine takılmış bu “yüzde yüz”lerin çevresinde döner. Öte yandan, Lacan’ın seminerinde şu anda eksik başlığı altında geliştirilmekte olan şeyi içeri almak için elinde yalnız şu kalır: Kendisinde son derece silahsızlandırıcı, her hâlükârda son derece silahsız bir şeydir bu; ama kuşkusuz kesiyi devreye sokar. Şöyle der:
“Analizdeki büyük güçlük, şeyleri genel bir beklenmediklik, unexpectedness durumunda bırakmaktır. Bu,” der, “denetimin kaybı değildir; şeylerin… ben şöyle derdim, denetim kaybının da olabileceği bir durumdur, fakat yine de bir biçimde denetlenen, yani kabul edilen bir denetim kaybı olarak.”
Size söz etmeyi isteyip de söz etmeyeceğim 1951 makalesiyle (çünkü bize 1956 makalesinden söz edilmesi gerekiyor) 1956 makalesi arasında, yalnız altı yılda aşılmış büyük bir mesafe vardır. 1951’de Margaret Little’ın konumunda, analiz tamamlanmamış kalacaktır; fakat hastada yine de belirli bir working-through arzusu vardır.
Çok daha fazla vaktim olsaydı, bu kez kendimden alıntı yaparak sizi 1958’de verilmiş ve 1960’ta yayımlanmış bir konferansa gönderirdim. Ferenczi üzerine kısa bir çalışmanın son sayfalarında tam da arzudan, iyileşmeye yönelik iyi niyetten söz ediyordum. Bunu, Mélanie Klein aracılığıyla bir bakıma Margaret Little’ın manevi babası olan Ferenczi’den hareketle ele alıyordum: Bir yanda güçlü iyileşme arzusu, öte yanda analistin arzusu.
1956’da, analizin tamamlanmamışlığının yerine (Margaret Little yol almıştır) şunu savunur; üstelik sözünü ettiği her şeyde klasik incelemelerden ayrılmanın kesinlikle söz konusu olmadığında ısrar eden Szasz’ın tam tersine: Margaret çok ileri gider. Dürtüyü, passage à l’acte’ı, kısacası kuşkusuz deneysel nitelikte şeyleri apaçık biçimde savunur. Daha pek çok ilginç ve eğlenceli şey söyleyebilirdim. Prosedüre eylemin bu sızmasının Margaret Little’daki kadar her zaman açık ve saf olmadığını söyleyerek bitireceğim.
Aynı Amerikan Psikanaliz Derneği Dergisi’nde Frederick Krapp’ın çok yakın tarihli bir makalesinde, eylem hâlindeki analistin öz-analizi için önerdiği ve tavsiye ettiği yeni bir teknikle şaşkınlık içinde karşılaşırız. Bu makale başkalarından çok daha kötü değildir; kesinlikle rezalet bir şey değildir. Hatta önerdiği tekniğin şu olmasından kaynaklanan bir ilgi taşır: Hasta bir düş anlattığında, analist kendi içinde görsel çağrışımları uyarmalı ve hastanın düşünü izlemelidir.
Burada bir gözlem gerekir: Kendini böyle görsel imge tarafında kamçılamak elbette tam anlamıyla sözelleştirme yönünde ilerlemek değildir. Kuşkusuz daha çok acting-out tarafında bulunan bir şeydir; fakat en azından acting-out’dan daha fazla analiz edilebilir. Duyarlılıktan yoksun olmayan, titizlikten de kesinlikle yoksun bulunmayan bu iki yazarın vardığı nokta budur; çünkü bunu denetim koşulları altında kullanmayı önerirler.
Ama bu tekniğe özellikle uygun olarak sundukları destekleyici klinik malzeme, elbette hastanın düşler anlattığı durumlardır. Herkes biraz sakıncalı, hatta düpedüz müstehcen şeylerin daha çok düşlerde bulunduğunu bildiğine göre, bu çağdaş tekniği tam da Barbara Low’da hâlâ büsbütün başka bir işleme tabi tutulan şeyle (güncel dille konuşursak arzu ve eksikle) ilgili her şeyde önerirler. Başka bir deyişle meseleleri, Edinburgh Kongresi diyebileceğimiz şeyin düzeyinde ele alırlar.
Aslında siz de kendinizi burada konumlandıracaksınız. Kongrenin sonunda sanırım en önemli tartışmasını oluşturan, iki yazar (Gitelson ile Paula Heimann) arasındaki tartışmada şunu söylerler:
“Elbette insanın kendisini hastasının iyi nesnesi yapması söz konusu değildir; umarız Nacht’ın söylemek istediği bu değildir.”
Bu makaleler dizisindeki öteki yazar Nacht ise mutlak bir meşruiyetle şöyle karşılık verir:
“İyi ama evet, tam da öyle! Ne demek istediğimi anlamıyorsanız elimden bir şey gelmez; ama önerdiğim şey tam olarak budur.”
Margaret Little’ın makalesinde ne bulunduğunu bize iyi anlatmayı; yüzde yüzlerden ve bu önemli noktaların çevresinde dönen her şeyden söz etmeyi başarırsanız, söz konusu yazarların (Gitelson, Paula Heimann ya da Nacht) konumu ne olursa olsun, bunlardan hiçbirinin bize ötekinden daha kınanabilir ya da daha yanlış görünmediğini hep birlikte görebilecek durumda olacağız.
Bana öyle geliyor ki üçünün de erdemi, meseleleri bir tür radikalizm içinde sunmalarıdır. Bu, bu üç yazardan hiçbirinin (ne kadar güçlü biçimde itilirse itilsin) gerçekten sıkıştırıldığı formülasyonun ötesine geçemeyeceği duygusunu verir.
Sanırım başlangıçtaki planımızda çiçekten, yani Szasz’ın makalesinden söz etmesi gereken François’ydı.
François PERRIER
Granoff’u dinledikten sonra bu plan belki de en iyi plan değildir. Bize sorunun genel bir tablosunu çizdi, birkaç ek bibliyografik gönderme getirdi. Şimdi kuşkusuz ilginç bir makaleye döneceğiz; fakat bunun, bir yandan seminerin bugün bulunduğu eklemleme düzeyine, öte yandan Granoff’un bugünkü sunumunda bizi getirdiği yere göre daha sınırlı bir şey olduğu duygusundayım.
Granoff karşıaktarımdan yola çıktı. Pek çok çalışmanın konusu olan bu karşıaktarım çözümlemesinin her seferinde analitik alanın, analitik durumun belirli bir kavranışına gönderdiği kuşkusuzdur. Bize sözünü ettiği pergelin iki kutbunda bu kavrayışın birbirine karşıt iki yönünü görebilirsiniz: Bir yanda Barbara Low’un makalesinde, öte yanda Szasz’ın makalesinde.
Bu kavrayışların temelde ego psikolojisine başvuru biçimine bağlı olduğu açıktır. Analitik kuramın bütün evrimine de bağlıdırlar. Benim duygum şu: Bugün de geçen seferki gibi Freud’un “Sonlu ve Bitimsiz Analiz” makalesinin çevresinde dönüyoruz. Çünkü:
- Birlikte yeniden gözden geçirebileceğimiz şeyleri, örneğin Szasz’ın bu makalesinde göreceklerimizi aşan görüşler tam da bu makalede ortaya konur.
- Freud’un bütün terapötik çabalarının üzerinde karaya oturduğu o kayadan söz ederken karşılaştığı son güçlükler de aynı makalede belirmeye başlar.
Dolayısıyla güncel yaklaşımı konumlandırmak için bütün bu perspektife sahibiz. Bu yaklaşım, karşıaktarımdan ancak Freud’un ve özellikle öğrencilerinin evrimini çağrıştırdığı ölçüde yola çıkabilir. Granoff’un az önce söylediği gibi, başka analistler de analiz edilmiş kişiler hâline geldiği günden itibaren karşıaktarım sorununun ortaya konmaması artık olanaksızdır. Aynı anda bütün yapının kendisini, analistin formasyonu sorununu ve dolayısıyla analitik kuramın bütününü yeniden sorgular.
Analist imgesi Freud’a kendi oğullarının imgesi biçiminde göründüğü; bu oğulların hem kuramıyla hem pratikle hem de bu pratik içindeki kendi körlükleriyle uğraşacakları günden itibaren, Freud’un kendisine sunulan bu narsistik yakalanıştan kaçıp kaçmadığı; elbette asıl mesele budur. “Sonlu ve Bitimsiz Analiz”i okuduğumuzda Freud’un, belirli sayıda şeye, özellikle ölüm içgüdüsüne dönmek için bu narsistik yakalanışın ötesine geçtiği görülür. Ölüm içgüdüsü sorusu üzerinden, çalışmalarında hiçbir zaman ele alınmamış bütün bir arzu sorununun belirdiğini görür; işte bu seminerde sürekli ele alınan soru da budur.
Başka bir ön not bizi şunu saptamaya götürür: İster anılan yazarlardan ister Lacan’ın seminerinden söz edilsin, bu soruları tartışmak için çoğu zaman alışılmış deneyim alanımızın sınırındaki klinik vakalar aranır. Margaret Little’ın biraz sonra Bayan Aulagnier’nin size anlatacağı vakadan söz etmesi boşuna değildir. Little önce nevrotik ile psikotik ve sınırdaki şu hasta (dengesiz, karakter bozukluğu gösteren ve analiste en çok sorun çıkaran hasta) arasında ayrım yapar.
Lacan da kaygı kuramında (a) nesnesi kavramından ne anladığını ve yine bu kaygı kuramına göre bugün aktarım ile karşıaktarım hakkında bize söylemek istediği şeyi daha iyi eklemlemeye çalıştığında bu tür vakalara başvurur.
Szasz’ın makalesini ele aldığım anda zihnimizde güncel olan çeşitli göndermeleri böylece ortaya koyduktan sonra, bu makaleyle birlikte yeniden analizin kendisine, analitik duruma ve koordinatlarına döneceğiz. Analitik alanın ne olduğunu, kurallarını ve amaçlarını titiz biçimde eklemleme girişimine tanık olacağız.
Bu makale hem hayranlık uyandırır (gerçekten çok dürüstçe ve çok titiz biçimde yürütülmüştür) hem de sonunda oldukça derin bir hayal kırıklığı olan şey karşısında belirli bir şaşkınlık doğurur. Makalenin sonuna kadar Szasz’ın gitme olanağını daha baştan sezmeye başladığı kadar ileri gerçekten gittiğini gösterecek bir şeyi bekleriz; birden ego psikolojisinin en beter marifetlerinin içine yeniden düşer. Bize ne söyler?
Pek çok şey söyler; fazla uzatmak istemiyorum. Önce analitik disiplini bilimsel temellere dayandırma kaygısına gelir. Hepimizin taşıdığı umutla, herkesin üzerinde anlaşabileceği terimlere sahip olmayı ve böylece analizi yavaş yavaş kesin bilimler, kimya, fizik vb. kadar (ya da neredeyse onlar kadar) kesin bir bilim yapmayı ister.
Asıl kaygısı şunu göstermektir: Analitik durumu tanımlamak için son çalışmalarda, çağdaş ya da Freud-sonrası çalışmalarda söylenenlere dayanamayız; Freud’un ilk esinine, Freud’un kurduğu biçimiyle analitik duruma geri dönmek gerekir.
Analitik durumun Freud’un icat ettiği durum olduğunu, başka bir durum olmadığını söyleyerek bundan söz eder. Freud bu durumu, hipnotik ve katartik terapilerden uzaklaşmak zorunda kaldığı ölçüde icat etmiştir. Aynı zamanda tıbbi konumundan, yani hastaya yardım etme konumundan da uzaklaşıp bilimsel bir anlama, understanding konumuna geçmek zorunda kalmıştır. Bu understanding, sonunda Szasz’ın hedefinin başlıca nesnesidir.
Bu konuda zaten bildiğimiz şeyler söyler; gerekirse bunları okumaktan hoşnut olduğumuzu söyleyebiliriz. Analizi yeniden yazmanın, Freud’u hastaya ne pahasına olursa olsun yardım etmek isteyen ve yalnız onun iyiliğine olacak şeyi gören bir hekim olarak sunmanın duygusal bir tavır olduğunu bize hatırlatır.
Tersine, Freud’u deneyim alanının kendisi olan bir şeyi anlama kaygısı içinde gösterir. Aynı türden başka bir şey daha söyler: Analizi kesin bir alana, dar anlamıyla “psikanalitik tedavi” dediği şeye geri getirme kaygısını. Bu vesileyle, bayrağını henüz keşfedilmemiş topraklara dikmek isteyen bir fetih hareketi olarak analizi eleştirir. Psikanalizin kendine katmak istediği psikiyatrik sorunların yarattığı tehlikeleri de eleştirir; çünkü bu sırada kendi disiplinini özgül kılan şeyi belki yitirebilir.
Sonunda analizi tanımlamak için satranç oyununu model almak zorunda kalır. Freud’un Teknik Yazılar’ında bu örneği daha önce kullandığını bize hatırlatır; fakat örneği daha ileri götürmeye çalışır. Onun amacı bir yandan analitik tedavinin kurallarını tanımlamak, her şeyden önce de analizin amacını analiz kurallarına içkin bir şey olarak tanımlamaktır.
Satranç oyununda gösterim elbette açık olabilir. Oyunun oynanma biçimini belirleyecek ve hatta oyunun kimliğini kuracak olan, iki oyuncunun üzerinde anlaştığı bütün kurallardır.
Başka bir deyişle bu kurallar içinde nasıl oynanacağı kısıtlayıcıdır; birtakım sınırlar çizer ve aynı sınırları analizde de buluruz, der. Kurallar içinde gereken şey oyuncuların yeteneğidir: Yeni hamleler icat etme ve oyunun diyalektiğine girme becerileri. Bize şöyle der: Analiz içindeki, bu sınırlı alan içindeki özgürlük oyuncuların yeteneğiyle tanımlanır; oyuncular ustalaştıkça olanaklı hamlelerin sayısı şaşırtıcı ölçüde çoğalır. Karşılaştırmasını kuşkusuz biraz fazla ileri götürmüştür; konumunun oldukça canavarca niteliğini sonunda tanımlayan da budur.
Çünkü bize, başka türlü yorumlayabileceğimiz bir olgu olarak, durumu yapılandıranın kurallar olduğunu ve amacın bu kurallara dâhil, onlara içkin bulunduğunu önerir. Satrançta oyunun amacı (şahı almak, mat etmek) gerçekten oyunun kurallarına dâhildir. Analizde bu amacın ne ölçüde oyun kurallarına dâhil olduğunu araştırmayı önerecektir. Bence bunu başaramaz.
Fakat bu vesileyle kendi konumunun ve kendi arzularının bütün bir yanını bize gösterecektir. Oynamak için oyuncuların güçlerinin yeterince karşılaştırılabilir olması gerekir, der. Böylece bir uzlaşım üzerinde anlaşabilmeli ve her biri kendi yeteneğini oyuna katabilmelidir.
Dar anlamıyla analizde de aynı şey geçerlidir, der: Herhangi biri analiz edilemez; analiz edilenin sağlam bir beni olmalı ve analiz kuralları üzerinde anlaşabilmelidir. Bu, analitik tekniğin bozulmasını, psikoterapi türünden birtakım tekniklerde görülen körelmesini önler. Satranç oynamayı bilmeyen birine dama öğretilebilir, der; ama bu daraltıcı ve daralmış bir süreçtir. Psikoterapi de etkili olabilir; fakat tam anlamıyla psikanalizle aynı araştırma alanını sunmadığı kuşkusuzdur.
Sorduğu ve az çok tökezlediği soru şudur: Analizin amacı, özgürlüğe ve seçme özgürlüğüne saygı gösterirken kurallara dâhil olabilir mi; bu seçme özgürlüğü hangi düzeyde yer alabilir? “Bu amaç nedir?” diye sorar. Bu vesileyle başka yerlerde söylenenleri yeniden anar: Duygusal olgunlaşma, kişiliğin engelsiz gelişimi. Birtakım noktalarda pek çok uyuşmazlığın sürdüğünü belirtir:
- Yapısal bir değişim gerekir mi?
- Kişilerarası bir uyum mu elde edilmelidir?
- İyi iletişim mi hedeflenmelidir?
- Öznenin topluma başarıyla uyarlanması mı amaçlanmalıdır?
Bütün bu soruları binlerce kez duyduk ve sık sık eleştirdik. Amacı tanımlamak için verdiği örnek şudur: Bir atıcıyı, iyi bir tüfek atıcısını ve bir hedefi ele alalım. Oyunun hedefi nişan almak ve hedefi vurmaktır. Dolayısıyla amaç hedefin kendisi olabilir. Ama bu bir oyunsa, amaç durumun kendisi de olabilir: Tam isabet ettirmeyi, hedefi vurmayı denemek.
Analizde de aynı şey geçerlidir, der: Amaç belirtiyi hedeflemek, hastayı iyileştirmek olabilir; ya da durumun kendisi olabilir. Durum kendi başına ilginin nesnesi ve bizzat durumda üretilen etkileşimlerin doğasına ilişkin bir incelemenin nesnesi hâline gelebilir.
Böylece bir yandan analistin tıbbi konumu diyebileceğimiz şeye yönelik bütün bir eleştiri belirmektedir. Szasz bu düzlemde çok daha ileri gider; ama sonuçta kendisinin de söylediği gibi bunlar pek özgün görüşler değildir ve burada fazla bir şey katmazlar. Analistin tıbbi amacı tekniğin ve disiplinin kendisini yerinden eder. Szasz’ın girişimi, olabildiğince titiz biçimde bilimsel olarak kurulmuş bir durum örgütlemektir; fakat gördüğünüz gibi iki oyuncuyu sonunda simetrik konumlara yerleştirir.
İncelemenin nesnesinin bu alanda olup bitenlerin analizi olduğunu söyler; böylece analistin üçüncü kişi konumunu tanımlar elbette. Ama yine de alanın içinde kendisini analistin şu sağlam benine sahip biri olarak sunar ve kendi ölçüsünde, beni en az kendisininki kadar sağlam bir ortak talep eder. Bu yüzden analizin derin amacından ne anladığını tanımlamaya geldiğinde, karşılaştırma olarak üniversite öğreniminden ve üniversite sonrası öğrenimin sonuçlarından başka bir şey bulamaz.
Onun için analizin amacı, sürekli derinleşen bilimsel bir tutumdur:
- Öznenin sorunları karşısındaki tutumu;
- Öznenin iç nesneleriyle ilişkisi;
- Öznenin yaşanmış deneyimleri, tarihi ve bugünüyle ilişkisi.
Bu bilimsel tutum, der, analiz kurallarının kendisine içkindir; çünkü analiz bir bilginin uygulanma yöntemi değildir (bunda özellikle ısrar eder) hakikatin giderek derinleşen bir araştırmasıdır. Fakat bize göre (burada konuşan benim) bu hakikat kesin bilimlerin terimleriyle tanımlanmıştır.
Yaklaşımını ayırt eden şey, öznenin öznel hakikati ve arzunun hakikatiyle, onun teşvik etmek istediği nesnel hakikat arasında hiçbir ayrım yapmamasıdır. Hastayı yalnız analizini başarıyla tamamlamaya, aktarım nevrozunu analiz etmeye ve aktarımın aldatmacalarını gizemsizleştirmeye değil, daha sonra kendi yaşamında da aynı tutumu bulmaya götürmek ister.
Kendi yaşamındaki bu tutum nedir? Bilimsel tutumdur. Bu noktada, “aktarımın aldatmacaları” teriminin karşısına koyduğu “nesneleştirme” teriminden elbette kaçınamaz. Bu onu (şaşıracak mıyız?) analizin sonu sorusunu ortaya koymaya götürür. Analizin sonunun analitik durumun çözülmesi olduğunu kabul etse de, analitik sürecin bir anlamda hiçbir zaman sona ermediğini hatırlatır.
Onun için analitik sürecin bizi analizin bitimsizliği sorununa götürdüğünü görüyorsunuz. Bu analitik süreç, hastasına kendi başarısının (iyileşmesinin demeyeyim) anahtarı olarak sunduğu, giderek daha bilimsel, daha derin ve diyelim daha nesneleştirici araştırmadır. Çünkü bu makalede “analitik etki” dediği şey ile analitik tedaviyi, birinin ötekiyle ilişkili etkinliğini anarak kesin biçimde ayırmaya önem verir.
Dolayısıyla analistin analiz edilene karşı etkinlikte iktidar kullanması olacak her şeyden kaçınmaya büyük özen gösterir. Durumu titiz bilimsel normlara geri götürmek için büyük bir kaygı taşır. Fakat konumunu (övgülerimizi sunduktan sonra) iyi analiz edersek, bunun son derece tipik ve muazzam bir obsesyonel fantazm olduğunu görürüz. Bence bu, analizin varabileceği kutuplardan birini, bizi götürebileceği kutuplardan birini iyi gösterir.
Şimdi bu metni, yani analizin amacı hakkında ortaya koyduğu sorunu yeniden ele alırsak, buna cevap vermediğini açıkça görürüz. Başkalarının, özellikle Amerikan psikanalizinin birtakım ölçütlerini gizemsizleştirmeyi başarsa da, bize önerdiği ölçüt pek daha doyurucu değildir.
Onu rahatsız edenin kendi ego kavrayışı olduğu kuşkusuzdur. Sunumunun sonunda yaşamın sonluluğundan söz etmeye geldiğinde de bunu açıkça gösterir. Kesin bilimlerde bilimsel süreç hiçbir zaman durmasa ve bilim insanı gerçek sözü, son sözü hiçbir zaman söyleyemese bile, ölüm sorununun insanın karşısına çıktığını belirtir.
Söylediği her şey bundan ibarettir. Sanki o anda açılan bu açıklığın yerine önereceği şey analiz edilenin beni, analiz edilenin bilimsel beniymiş izlenimiyle bizi baş başa bırakır. Gerçekte bize analizin obsesyonel çözümünü tam da bu düzeyde önerir. Bu bana, Audouard’ın derneğin hazırlık öğretiminde obsesyonelin yapısını yeniden ve daha iyi tanımlamak için yaptığı bir sunumdaki bazı terimleri hatırlattı.
Granoff’un belirttiği gibi Szasz, kendi bilgisinin iktidarını kullanmanın analiste sağladığı doyumların verdiği hazza karşı kendini savunuyorsa, bunun nedeni karşıaktarımın onun için tam da bu düzeyde meydana gelebilmesidir. Bu açıkça son derece obsesyonel bir konumdur.
Audouard’ın terimleriyle, obsesyonel nevrotik bilgisinin yapısını savunur diyebiliriz. Her zaman bu araştırmadadır, sürekli derinleştirir; fakat “düşünüyorum” düzleminde. Burada tam da Lacan’ın seminerinde eleştirdiği bir “düşünüyorum” düzeyindeyiz; ben yalnızca buna değiniyorum.
Szasz’ın bize analitik durumun daha titiz tasarımı olarak önerdiği şeyin, kendi başına gösteren nitelikte bir yapının yükseltilmesi olduğuna inanıyorum. Bu bir bilgidir; onun beni, durum içindeki obsesyona özgü olan yapıyı yapılandırdığı ölçüde benidir. Bu nedenle, bu durumu kendisiyle oynayabilecek, analiz edilmiş bir alter egoya son derece ihtiyaç duyar. Bütün bunlardan kaçan, adı bile anılmayan nedir? Arzu sorunu.
Bunun obsesyonelin arzu sorunu olması işleri kolaylaştırmaz. Bugün bundan söz etmeyeceğiz. Fakat “Sonlu ve Bitimsiz Analiz”den söz ederken Szasz’ın, Freud’un bu makalenin sonunda “kaya”ya çarptığını düşündüğünde ortaya koyduğu sorudan özellikle kaçındığı söylenebilir. Freud dürtülerin gücünü ve hakkında söylediğinden daha fazlasını söylemeyi başaramadığı şu dişilliğin reddini yeniden anar; çünkü düpedüz dişilliğin ve kadın cinselliğinin dipsiz gizemini çağırır.
Bugün artık orada değiliz. Sözümü bununla bitiriyorsam, meseleleri doğrudan seminerin kendisine ve benden sonra Bayan Piera Aulagnier’nin söz edeceği şu (a) nesnesine geri getirmek içindir. Lacan’ın son sözlerini ve Freud’un “Sonlu ve Bitimsiz Analiz” makalesindeki konumu hakkında söylediklerini yeniden ele alırsak, yanılmıyorsam bize şunu söyledi: Analist olan nesnenin, ἐρώμενος’un [eromenos], bundan yoksun olan analiz edilenin gözünde bu nesneye sahip olduğu varsayılır.
Freud için bu nesne sabittir. Tam da bu ölçüde, bu hakikatlerin reddiyle ilgili her şey, yani sonunda hem bilinçdışı özne sorusunun hem de (a) sorusunun ortaya çıkabildiği bu Spaltung söz konusudur. Eğer doğru anladıysam, bu (a) yalnızca kayıp olarak vardır. Bir i(a), aynasal bir nesne hem dışsallığı hem içselliği ve böylece simgeleştirme olanağından hareketle gerçeği yaratacak bir dışarıyı kurduğu gün, ilksel nesnenin “geri dönülmez biçimde kayıp” olan bu (a)’sı, aynalaştırılabilir bir nesnenin ortaya çıktığı gün keşfedilir.
Dolayısıyla hem Freud’un çarptığı kaya olan hem de birtakım öznelerin arzu sorusunu konumlandırmaya yarayan şey tam da bu çatlak, bu yarık, bu Spaltung, bu açıklık düzeyinde yer alabilir. Söz konusu özneler herhangi özneler değildir. Çünkü Freud bu makalede bize Kurt Adam’dan söz eder. Max Brunswig epizodunu ve buruna vurulan küçük darbeyi hatırlarsınız. Ayrıca eski hastalarından birinden de söz eder: Çok daha sonra bir histerektomi geçirdikten sonra, kesinlikle analiz edilemez bir nüksetme yaşamıştır. Histerektomi, kadınsı gizem sorununu, bu boşluğu, bu eksiği travmatik biçimde yeniden ortaya koymuştur. Tam da bir (a)’nın belirebileceği düzeydir bu; fakat Freud o sırada bunu kesin biçimde tanımlayamaz ya da hedefleyemezdi.
Burada kullandığımız şey, arzunun her zaman analitik alanın dışında, Szasz’ın bize önerdiği satranç oyununun ve tahtasının dışında kalacağı biçimde harekete geçirilebilir. Bugün bize önerilen de budur. Dolayısıyla bu makaleyi size sunarken, gerçekte yalnızca karşı çıkmamız gereken bir göndermeye döndüm; şimdi bize önerilen araştırmada yeniden cesaret bulabilmemiz için.
Wladimir GRANOFF
Şimdi, Margaret Little’ın önerdiği davranış türüne, yani “kendine sınırlar koymaya” (ve bu sınırlara bağlı kalınamayacağını bilmeye; makalesinde kendi terimleriyle tam olarak böyle söyler) dinleyicilerin ısrarlı talebi üzerine örnek vereceğiz. Little, bu sınırlara bağlı kalamayacağını, zaman zaman passage à l’acte’a geçeceğini söyler. Biz de Piera Aulagnier’den Margaret Little’ın makalesini bugün değil, gelecek seminerin başında anlatmasını isteyerek bunu yapacağız; böylece Lacan’a kalan yetersiz payı daha da kısıtlıyoruz.
Meseleler belirli bir dekor içinde böylece yerleştirildi: Bir uçta bizi analizin nesnesi üzerine düşünmeye çağıran Szasz; öbür uçta çarpıcı bir formülle “Analist kendisini hastasının malzemesinin âşığı, the lover’ı yapmamalı mı?” diyen Barbara Low. Kat edilen yol bu ikisinin arasında yer alır.
Son olarak analitik kaygının en açık (en azından en canlı) bölümü, karşıaktarımla ilgili tartışmalara sığınmış bulunur diyebiliriz. Çünkü karşıaktarım, bu yazarların aşk dediği şeye burada yerleştirildiği sürece, başka yerde pek görülmeyen şeyin burada bulunduğu söylenebilir.
Margaret Little yüzde yüz angaje olmayı, kendini ortaya koymayı tavsiye eder. Kökenleri çok farklı olsa bile bunun temel bakımından Szasz’ın bugünkü konumundan hiç de ayrı olmadığını düşünüyorum. Yine de şunu ekler: “Tanımlanması en güç olan tam da budur; çünkü insan nasıl angaje olur?” Verdiği yanıt kuşkusuz dokunaklıdır: Burada yüzde yüz angaje olmak, haklarından vazgeçmek ve bir şey vermektir.
Bu “bir şey verme”nin normalde iyi işlemesi, vazgeçmenin de iyi işlemesi gerekir; yeter ki açık bir koşula uyulsun: Analist âşık olmamalıdır. Bu noktada, analizin kendi seyri düzleminde değil, karşıaktarım düzleminde Barbara Low’un konumuyla buluşur. Analist falls in love olmadığı sürece her şey yolunda gidebilmelidir. Her hâlükârda aşk-nefret iki kutupluluğu dayanılmaz bir şey getirirse düğüm nasıl çözülecektir?
Bu nedenle öğüdü passage à l’acte’a geçmektir. Bu öğüdün bir kadın tarafından verilmesi de önemlidir. Karşıaktarım üzerine yazılmış en duyarlı makalelerin, Szasz’ın hekim olmayan kişiler diye nitelediği yazarlarca yazılmış olması son derece dikkate değerdir. Ama bunun hekim olmamalarıyla bu kadar ilgili olduğundan emin değilim; bence asıl mesele kadın olmalarıdır.
Kadınlar arasında hekim olmayanların erkeklerden daha çok olması pekâlâ mümkündür; bunun açıklığa kavuşturulması gerekir. Fakat böyle tanımlanan konum içinde passage à l’acte’a geçilmezse, geriye öteki konum kalır: Sözümü onunla bitireceğim Lucia Tower’ın konumu. Tower, karşıaktarım üzerine son derece cesur geliştirmelerinden sonra, erkek hastalarla ilgili olarak sonunda bize şöyle der:
“Anlıyorsunuz, işe yaradı; çünkü hasta belirli bir noktada beni genel olarak kendi ihtiyaçlarına uydurdu.”
Bir dipnotta, oldukça tuhaf bir aceleyle şunu söyler:
“Bunun hiçbir passage à l’acte’la birlikte gerçekleşmediğinin herkes için yeterince açık olduğunu düşünüyorum; fakat bir kadın olarak, as a woman, ona güvenebildim, trust him.”
Doğrusu bu iyimser iklimde soru şudur: Ona trust mı etmeliydi, yoksa tersine distrust mı?
Yine de bir erkeğin karşısında kendisini kadın olarak konumlandırdığı ölçüde Freudcu bir konumla buluşur. Başka bir deyişle, Freud’un Teknik Yazılar’ının bize hatırlattığı gibi gerçek bir durum, gerçek bir aşk durumu ile aktarımsal aşk durumu arasında temelde bir fark yoktur. Dolayısıyla bugün dolaşıma giren “karşıaktarım nevrozu” adlandırması reddedilse bile, karşıaktarım aşkı sıradan bir aşktan daha az gerçek değildir.
Sunumunu burada bitirir ve onun buradaki anlamıyla hakikate son bir dokunuş eklemek gerekirse şuna dikkat çeker: Sözünü ettiği tedavinin belirli bir yön almasını sağlayan şey, üzerinde son derece saldırgan bir kadın analist figürünün (dolayısıyla son derece tehlikeli bir anne figürünün) bulunması ve durumun dizginlerini elinde tutmasıydı. Böylece Freud’da ve Barbara Low’da analistin bir biçimde âşığı olması gereken malzeme başlığı altında söz konusu edilen her şey, gerçekten analizin kapsülü olarak karşıaktarımın içine kaymış bulunur.
Kaynak Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre X: L'angoisse (1962-1963), texte établi par Jacques-Alain Miller, Paris, Éditions du Seuil.
Karşılaştırma Polity baskısı (2014, çev. A. R. Price) ve Cormac Gallagher transkript çevirisi. Çeviri hakkında: Lacan Seminerleri.
